Eski Ramazanlar Facebook'ta paylaş

Ah O Eski Ramazanlar
Eskiye rağbet olsaymış 'Bitpazarı'na nur yağarmış. Bu sözü de eskiler söylediğine göre o zamanlar eskiye rağbetin olmadığı anlaşılıyor. Hayyam bir rubaisine "Geçmiş günü beyhude yere yad etme" diye başlar.

Bundan, rağbetin hep yeniye olması gerektiği manası çıkmaz mı? Halbuki yine o, rubainin ikinci mısraında buna da hayır diyor: "Bir gelmeyecek ân için de feryad etme". İnsanoğluna geçmiş ve gelecek dışında zaman olarak ne kaldığını ise son iki mısra söylüyor: "Geçmiş gelecek hepsi masal bunlar hep / Eğlenmene bak, ömrünü berbad etme." Gün bugün, saat bu saat. Hedonist, eyyamcı belki biraz da pragmatist bir felsefe. Eğer geçmişi yad etmeyecek olsak şimdi Hayyam'ı da okumamış olurduk. Hayyam'ın, geçen yüzyıldaki (ağzım alışsın diye 20. yüzyıl için söylüyorum) tilmizlerinden biri de André Gide idi. Belki Hayyam'ı okumamıştı da. Ama onun Hayyam'dan biraz daha cesaretle Dünya Nimetleri'nde "At elinden o kitabı Nathanael" diyebilmişti.

Şimdi eskiye rağbet var. Yani 'Bitpazarı'na nur yağıyor. Abdülhak Hamid'in şiir için söylediği "Evet tarz-ı kadim-i şi'ri bozduk, herc ü merc ettik" dediği gibi bir ara eskiyi, hemen her şeyi ile bozup yok ettikten sonra şimdi kılıç artığı olanları baş tacı ediyoruz. En güzellerini yakıp yıktıktan sonra eski evlerin artakalanlarını korumaya gayret ediyorlar. Antikacılarda, muhakkak gerçek değer taşıyan objelerin yanında daha otuz kırk sene evveline kadar kullandığımız ateş ütüsü, sacayak gibi akla gelmeyecek nesneler itibar görüyor.

Bu nesneler gibi, geçmişte yaşanan hayat da bir başka itibar görmeye başladı. Son yıllarda ne kadar çok hatıra kitabı çıktı. Hiç şüphesiz bunların hepsi tarihin bir köşesine ışık tuttuğu için çok da faydalı oluyor. Fakat aralarında pek çoğu adeta marazî bir "maziperestlik" taşıyor: Ne kadar çok "Bir zamanlar.." veya benzeri adlarla çıkan kitap var: Bir zamanlar Boğaziçi, bir zamanlar Galata, bir zamanlar Kadıköy vs. Sosyologlar veya psiko-sosyologlar düşünsün. Bu kadar marazî bir geçmiş hasreti de toplumca hâlden memnun olmamanın ve geleceğe güvenememenin ifadesi olsa gerek.

Şimdilerde eski Ramazanlar da aranıyor. Eski Ramazanlar gerçekten daha mı güzeldi? Yoksa her kaybettiğimiz şey gibi o da mı bize güzel geliyor? Televizyon kanallarında konuşan otuz-kırk yaşlarındakiler bile çocukluk Ramazanlarının daha güzel olduklarından bahsediyorlar. Yaşım yetmişe gelmiş biri olarak, ben de çocukluğumda yaşlıların benzer şeyleri söylediklerini dinler ve onların çocukluklarındaki Ramazanların güzelliğinin nasıl olduğunu hayal etmeye çalışırdım. Çocukluğumuzun her şeyi güzeldir. Ağaçtan düşüp kolumuzu bile kırmış olsak. Şimdi insanın bu hissî davranışını dikkate alarak söyleyeyim ki benim çocukluğumdaki, yani altmış küsur yıl öncesinin Ramazanları da bugünkünden daha güzel değildi. Ve ileriki nesiller bizim bugün yaşadığımız Ramazanları da hasretle anacaklar.

Bu söylediklerim, şahsî veya toplum hafızasını dile getirmeye mani değildir. Değişen şeyleri değişmeleriyle görmekte ve yaşaması, devamı gerekli olanları ya ihya etmek veya geçmiş bir hatıra olarak bilmekte fayda vardır.
Ben bir kış Ramazan'ında doğmuşum. Kendimi hatırladığım zaman Ramazan artık sonbahara, çocukluk-gençlik arası yıllarımda da yaza geliyordu. Malum, her çocuk gibi beni de önce yarım oruçla kandırdılar. Yani sahura kalkmak, sonra ya öğünleri tam yiyip aralarda yememek veya öğleye kadar tutmak gibi. Bu, doğrusu işin eğlenceli tarafıydı. Oyuna da engel olmuyordu. Fakat yine çocuk yaşlarda, kendi isteğimle tuttuğum ilk tam orucumu iyi hatırlıyorum. Öğle vaktini biraz geçtikten sonra anneme sık sık, iftara ne kadar kaldığını, iftar yaklaşınca da babama, bayrama kaç gün kaldığını sorduğumu da unutmadım.

O yıllar devletin ve devletlilerin Ramazan'a ilgi gösterdiklerini bilmiyorum. Diyanet İşleri Reisliği o zaman da vardı; ama bir bülteni filan olmadığı gibi zaten tek olan devlet radyosunda da diyanet saati diye bir şey yoktu. Gazetelerin Ramazan'ı haber verdiklerini biliyorum da onların Ramazan ilâveleri değil, herhangi bir dinî yazı bile yayınlamadıkları da muhakkaktı. Ama toplum hayatında böyle bir kesinti yoktu. Mahallemiz, Balat ve Fener, çoğunlukla gayri müslimlerin yaşadıkları bir semtti. Çoğunu Rumların işlettikleri meyhaneler de kandillerde ve Ramazalar'da kapanır, hatta kepenklerine bunu hatırlatan bir kâğıt da yapıştırılırdı. Ramazan'a yakın alış-veriş artar, Ramazan'da camiler mutaddan daha çok canlanır. Fatih, Beyazıt, Sultan Ahmed gibi büyük camilerde özellikle ikindi akşam arası, pufla gibi minderlere oturmuş hafızlar mukabele okur, vaazlar verilirdi. Bu büyük camilere ilk girdiğiniz zaman sağdan-soldan değişik sesler birbirine karışır, her birinin etrafında, gördüğü ilgiye göre kırk-elli kişilik cemaat toplanmış kürsülerden hangisini dinlemek isterseniz oraya çökerdiniz.

Ramazan'ı, Osmanlı toplumunda özel bir zaman haline getiren, teravih ile sahur arasının doldurulması örfüdür (veya âdeti). Bu ayda esnaf ve devair de gündüz daha az çalıştığından teravihten sonra uyumak çok defa düşünülmezdi. Aileler arasında sohbetler, aile oyunları, bazı meclislerde dinî-ilmî bahisler (son yüzyıllarda sarayda verilen huzur dersleri gibi), bazı mekânlarda şiir ve edebiyat sohbetleri gibi zamanı faydalı, hiç değilse zararsız geçirme gibi bir gelenek teşekkül etmişti. Ancak bir süre sonra bunun Ramazan'ın ulviyetine yakışmayacak derecede seviyesiz gösterilere döndüğü görülmektedir. Muhtemelen 19. yüzyıl sonlarına doğru yani Tanzimat'ın getirdiği alafrangalaşmanın tesiriyle başlamış olan Direkler Arası eğlenceleri gibi. Ancak bunun da zannedildiği kadar genelleşmediğini, hepsi üç dört yüz metre uzunluğunda bu caddenin bile sadece bir kısmında çoğu Ermeni ve Rum truplarına ait kanto ve benzeri gösterilerin yer aldığını, bunun dışında daha seviyeli tiyatrolar, musiki fasılları, şiir sohbetleri yapılan mekânların bulunduğunu belirtmek gerekir. Unutulmamalıdır ki İkinci Meşrutiyet'e kadar dillere destan olan Hacı Reşit'in çayhanesi de, bir konservatuvar gibi çalışan Darüttalim-i Musiki de, Meşrutiyet'ten sonra ilmî sohbetlerin yapıldığı İttihad ve Terakki'nin İlmiye Mahfili de hep bu Direkler Arası'ndadır.

Benim çocukluğumda ise böyle Ramazan eğlenceleri pek kalmamıştı. Yalnız kışa rastlayan bir Ramazan'da Balat'ta bir kahvehanede bütün Ramazan boyunca Karagöz oynatıldığını biliyorum. Yaza gelen Ramazan'da ise, evimize yakın boş bir arsaya ip cambazları yerleşirdi. Çok defa bedava tarafından ya evimizin balkonundan yahut da bahçe duvarımıza oturarak seyrettiğim bu cambazların yüreklerimizi ağzımıza getiren gösterileri, ince saz fasılları ve yer yer Şekspir'den makaslanmış dramları bir başka konudur.

Orhan Okay
Arap Bacı Kalfalar
Şimdi artık kırıntıları kaldı. Birkaç sene sonra, bu kırıntıları da kaybolup sadece tarih sayfalarında yaşayacaklar... Arap Bacılar'dan, halayıklardan, dadılardan söz ediyoruz. Bu isimler bile onların bir evde ne kadar önemli olduğunu, incelik isteyen işlere verildiğini kolaylıkla anlatabilmektedir. Bundan 50 sene evveline kadar sadece büyük konaklarda, yalılarda, köşklerde değil, orta halli ailelerin konak yavrusu denilen birkaç odalı evlerinde dahi, muhakkak bir Arap Bacı bulunurdu. Sudan'dan, Habeşistan'dan, hatta Afrika'nın göbeğinden getirilmiş olan bu zenci kadınlar, siyah tenleri ile eski yaşantılara ayrı, hem de çok sevimli, zevkli bir renk katarlardı.

Vazifeleri çok çeşitli ve önemli idi bu kadınların. Gayet güzel yemek pişiren bacılar, çocuklara bakan dadılar, orta işleri gören halayıklar, varlıklı evlerin tatlı simalarıydı. Zengin konaklarında bu bacılardan birkaç tanesi bulunur, hepsine ayrı görevler verilirdi. Orta halli ailelerde ise, bütün bu işler tek bir bacıya verilir, böyle olduğu için de zavallı zenci kadına dur, otur olmaz, bütün gündüz ve geceleri de geç saatlere kadar durmadan çalışıp, ayakta kalırlardı. Hele Ramazanlar'da...

Bacıların işleri büsbütün artardı. Her gün en azından 8-10 çeşit yemek hazırlamak, iftardan sonra da sahur yemeklerinin hazırlığına girişmek her zaman onların işi idi. Arap Bacılar'ın Ramazan geceleri uykulu uykulu oradan oraya dolaşmaları, sahur pilavının pirincini ayıklarken uyuyakalmaları, hele bazen yemekleri ateşte unutup yakmaları, ev halkında hiddet değil, hoş bir gülümseme yaratırdı. Çünkü Arap Bacılar, evde en sevilen insanlardı. Onlara emektar gözü ile bakılır, belki fazla iş yüklenirdi ama; kalplerinin kırılmamasına da çok dikkat edilir, adeta el üstünde tutulurlardı.

Onlar da yanı şekilde ev halkını severlerdi. Örneğin, evin kızı gelin olup gidince, öz anne ve babasından daha fazla üzülürler, ana-babasının üzüntüsü zamanla azaldığı halde bu hisli kadınlar senelerce gizli gizli ağlarlardı. "Deryalarda yüzer balıklar, Bizim bekçi baklava sayıklar. Arap Bacı'yı sorarsanız, Uykuda pirinç ayıklar."
Bir Seyyahın Ramazan Anıları
Abdülhamid Han’ın Kadir Gecesi alayı

Yılın bu tek gecesinde sultan sarayından dışarıya namaza gider. Bunun için düzenlenen alay görülmeye değer manzaralar verir. Eski bir gelenek uyarınca Kadir Gecesi’nde sultanın camiye gidişi bir şenlik niteliğindedir. Bu, özellikle atalarının töresine bağlı İkinci Abdülhamid zamanında böyleydi. Ben onun son Kadir Gecesi alayını gördüm. Yıldız Sarayı’ndan Hamidiye Camii’ne kadar olan her yer ışık halkalarıyla doldurulmuştu. Caminin kendisi çepeçevre küçük yağ kandilleriyle aydınlatılmış ve daha arkalar Arapça yazılar ve mimari desenlerle süslenmişti. Limanın ve şehrin karanlık bir geceye karşı oluşturduğu etki, bir peri masalı gibiydi, uzaktaki gemi direkleri ve minarelerin soluk altın yaldızlarıyla parlıyordu. Tam o sırada bando sesleriyle askerler geldi, süngüleri lambanın ışığı altında ışıl ışıldı. Sonunda minareden müezzin sesi duyuldu. Biri adeta bir minör tatlılığında bir ezan okumaya başladı. Derken bando Hamidiye Marşına başladı, maytaplar gökyüzünü renkli yıldızlarla doldurdu ve imparatorluk korteji saray kapısından aktı. Çok güzel iki atın çektiği saltanat arabasının etrafında büyük beyaz fenerler taşıyan süslü üniformalara bürünmüş kalabalık dalgalanıyordu. Kırmızılar ve altınlar içinde arabanın üstünde oturan arabacı ve gri sakallı, omzuna askeri bir palto almış İkinci Abdülhamid belirdi. Sultan, “Padişahım çok yaşa!” selamına eliyle karşılık verdi. Gösteri alayı caminin avlusuna daldı ve majesteleri camiye girdi. Bir saat boyunca maytaplar patladı, kalabalık adeta bir şenlik havasındaydı. İçeriden zaman zaman tatlı bir ilahi sesi yükseliyordu. Derken majesteleri tekrar göründü, kalabalık ve askerler tekrar, “Padişahım sen çok yaşa!” diye haykırıyordu. Yüksek beyaz saray kapısı bir kez daha İslam halifesini içine aldı.

Kadir Gecesi Alayı

İstanbul’a yolu düşen her seyyah, ülkelerine döndüklerinde ramazana dair hiç olmazsa birkaç sayfa yazmadan edemez. Halkın bu aya olan hürmetini takdirle anılarına not düşen seyyahlar bile bu coşkuya kendilerini ister istemez kaptırır. İkinci Abdülhamid döneminde ramazan ayını İstanbul’da geçirmiş seyyahlardan H. G. Dwight’ın 1913 yılında İngiltere’de basılan “Constantinople Old and New” isimli eserinde bu aya dair düştüğü notlardan bir bölümü söyle:

Güneşin gökyüzünde olduğu sürece gerçek müminler dudakları arasından hiçbir yiyecek veya içecek maddesi geçmez. Bir sigaranın tatlı avuntusuna bile müsaade edilmez. Ancak güneşin batışını haber veren topun ateşlenmesinden, bir beyaz saç telinin siyahından ayırt edilebildiği aydınlığa kadar yiyip içilir.

Ramazanda güneş ufka doğru yaklaştıkça ışıklar yakılır, masalar kurulur, ekmekler bölünür, sular doldurulur, sigaralar yemeğe başlama beklentisi içinde eller ağza giden yolun yarısına kadar kaldırılır. Gün boyu süren bu perhizin bozulduğu an, iftar olarak adlandırılır. Bu, yemek içmek veya şölen anlamındadır. Ve bizatihi bir gelenektir. Gerçek bir iftar çeşitli ordövrlerle başlar; zeytin, peynir, yuvarlak ve sert bir hamur işi olan tatlı simitler ile reçeller ve pide denilen sıcak mayasız yuvarlak ekmekle devam eder. Daha sonra bir sebze çorbası ile peynir veya pastırma, ülkeye has bir çeşit kurutulmuş et (pastırma) ile pişirilmiş yumurtalar gelir ve yine mevsimine göre şaşırtıcı çeşitlikte sayısız yiyecek Mekke’den gelen kutsal zemzem suyu ile mideye indirilir. Zenginler bütün bir ay boyunca kapılarını herkes açık tutarlar. Gecenin son yemeğine sefer kelimesinde türetilmiş olan sahur denir. Bekçiler sahur için insanları zamanında uyandırmak amacıyla sokaklara davullarıyla dolaşırken bir başka top atışı da orucun yeniden başladığını haber verir.

İstanbul ışıl ışıl

Asırlar boyunca her zaman kutsal ve kıyılırken bile gururlu İstanbul, hiçbir zaman İslam’ın bu kutsal ayı için aydınlatıldığı kadar gurulu ve kutsal gözükemez. Ramazan ayı adı altında sayısız minarenin şerefesine dizilmiş ışık halkalarıyla bezeli karanlık bir kenti görmek dünyanın en güzel manzaralarından biridir. Yükselen çatıların üzerinden olağanüstü bir siluet olarak görülen camilerin iki, dört veya altı minaresi birden ışıklandırılır. Bunlar bir büyüleyici oyunda daha kullanılır. Minareler arasına ipler gerilir ve bunlara camdan minik yağ kandilleri dekoratif bir sıra ile asılır. Sanki altın kıvılcımlar saçıyormuş gibi, “Ya Allah” veya “Ya Muhammed” gibi sözler yer alır. Ayın on beşinden sonra karanlık gökyüzüne çoğu kez bir çiçeğin veya bir geminin şekli çizilir. Bu yıldızlara benzeyen zarif aydınlatmalara Türkler mahya ay ışığı derler.

Başka zamanlarda İstanbul’un sokakları geceleyin terkedilmişken, ramazan geceleri boyunca hayat doludur.

Sıra teravih namazında

Bu kutsal ay boyunca dini hamiyet diğer aylardan daha çok artar. Müminlere Kur’an okumaları ve diğer dini vazifelerini tam olarak yerine getirmeleri emredilir. Gün batımından iki saat sonra yapılan günün son ibadeti özel bir önem taşır. Bu genellikle yatsı olarak bilinir. Ondan sonra yapılan ibadete teravih denir. Ve her zamanki beş rekât yerine iki rekat kılınır. Kimileri bunun ağır bir iftar yemeği yemiş bir kişinin hazmına yardımcı olduğunu söyler. Camilerde her akşam vaaz verilir.

Türkler ramazanın yirmi yedinci gecesine çok önem verirler. Kadir gecesi diye adlandırdıkları bu gecede Kur’an’ın cennetin en yüksek katından yeryüzüne gönderildiği ve Cebrail’in (aleyhisselâm) bunu Peygambere vermeye başladığına inanırlar. Kadir gecesi akşamlarını çoğu insan camilerde geçirir. Her zamankinin yerine özel bir ibadet yapılır ve ondan sonra kalabalık bir cemaat, kutsal günlerin olaylarını anlatanlar etrafında oluşan gruplara dağılır.

Bu ayda Ayasofya Camii’nde sıra sıra namaz kılanlar görmeye değer bir manzara verir. Hepsi ayakkabısız olan erkekler, elleri bağlı ve başları aşağıda, yan yana ayakta dururlar. Kılıç ve fetih sancağıyla birlikte tepelikli minberinden imam, akşam duasını okur. Yüksek bir platformda bağdaş kurmuş oturan bir müezzin, ruhunun derinliklerinden gelen bir sesle artan tenorda Kur’an’dan mukabeleler okur. Ara sıra tutkulu bir “Allah!” nidası fırlar ya da ayaktaki binlerce kişiden derin bir “Amin” sesi yankılanır. O kalabalık cemaat, başlarını öne eğer, elleri dizleri üzerinde eğilir ve doğrulurlar. Sonra bir kez daha eğilir dizlerinin üzerine çöker ve kubbede yankılanan pes perdeden uzun bir gök gürültüsüyle alınlarını yere değdirirler. Kutsal bilgelik tapınağı bundan daha etkileyici bir saygı ve inanç gösterisine pek az tanıklık etmiş olmalıdır.

Türkiye Gazetesi'nde yayınlanan, Tolgay Uslubaş tarafından hazırlanan "Ramazan Günlüğü" bölümünden alıntılar yapılarak hazırlanmıştır. 28 Eylül 2006

Resim: Hüseyin Avni Lifij (1886-1927)

Buyrun Sultanın İftar Sofrasına
Sultan Abdülmecit’le Abdülaziz’in ablası olan Âdile Sultan; okumuş, yazmış, gayet zeki, iyi bir şair, kâtip ve yazısı güzel bir sultandır. Kaptanı Derya Mehmet Ali Paşa ile mutlu bir evlilik yapar, öyle ki, “Ben kocamla iftihar etmekteyim” der ve bu sözlerini her mecliste söylemekten çekinmez. Çok geçmeden bu mutlu çiftin Hayriye adında bir kızları dünyaya gelir. Mehmet Ali Paşa daha sonraları sadrazam olacak, ama çiftin mutlu evliliği ciddi kayıplarla yüzleşecektir. Çok geçmeden Adile Sultan önce kocasını, ardından da biricik kızını kaybeder. Bu acılara sabreden sultan, artık kendini bir kat daha iyilik etmeye vermiştir. Silivrikapı’da hâlâ duran “Bâl┠adlı tekkeyi baştan başa tamir ettirmiş, bir imaret yeri açtırmıştır. Her sene muharrem ayında kazanlarla aşureler pişirterek fukaraya ve civar mahallelere dağıttırır. Perşembepazarı’nda Arap Camii’ni yeniden inşa ettirip, yanına şadırvan ve mektep yaptırır. Medine’de yaptırdığı sebilhânenin giderlerini karşılamak üzere; arsa, fırın, sebil, kahvehane, dükkan, mağaza, değirmen, dokuz kagir menzil, bir hurma bahçesi, on dört oda, sofadan oluşan bir ribat, boş araziler vakfeder. Ayrıca, Eyüp, Galata, Dudullu ve civarında çok sayıda müstakil bina, ev, mağaza ve arazi gibi çok sayıda taşınmaz malını da hayır işler için bağışlar. Nakit olarak verdiği paraların İstanbul’un yoksullarına dağıtılması ise çok olağan vakalardandır.

İhtişamlı iftar sofraları

Kardeşlerinin vefatına kadar Âdile Sultan Sarayı bir ramazan boyu misafirlerle dolar ve benzeri saraylarda görülmeyen bir ihtişam ile meşhur ve malûmdur. Yemekler mücevherli sahanlarda verilir ve ramazanın ilk iftarına Hanedanı Âli Osman’a mensup bütün sultanların gelmesi adettir. Bu usul İkinci Abdülhamid saltanatının ilk senelerine kadar devam eder. Bu iftarın özelliği yalnız mücevherli takım taklavatında değil, yemeklerin yapılışındadır. Emektar ve işgüzar saraylı kadınların en meşhurları iç mutfağa sokulur, ince ve nadide yemekler hazırlatılır. Emîr dolmaları, piliçli muluhiyyeler; kaymaklı tepsi börekleri ve benzeri yemeklerin haremde yapılması adettir. İftar zemzemle bozulur bozulmaz, müezzinler derhal kamet getirir, imam yerine gider, akşam namazı eda edilir. Büyük sofralar paravanlarla ayrılır, harem ağaları, kalfalar, halayıklar, uşaklar misafirlerin arkasından namaza dururlar. Sultanın iki imamı, bir hayli müezzini vardı ki bunların sesleri birbirinden güzel ve tesirlidir. Namaz biter bitmez gümüş tepsiler içindeki billur kadehlerle şerbetler, şuruplar ve bir kat daha serinlik verici diş kiralarının dağıtılması asla ihmal edilmez.

Fukaranın hakkını gözetirdi

Sarayın halkından ve kalabalığından çok dışarıdaki fukarayı yedirmek ve giydirmek için bir hayli para harcayan Adile Sultan tahsisatını hemen hemen borç edercesine sarf eder, fakat kardeşleri zamanında maaşlarını herkes muntazaman aldığı için hazinesi dengesizlik çekmez. Fukarasını kendisinden fazla düşünen Âdile Sultan, “Benim kimsem kalmadı; ölümümden sonra mallarım hazineye gidip çürüyeceğine satılsın, açıklarımız kapatılsın, düzenimiz bozulmasın, fukaramız mahzun olmasın. Fazla gümüş takımlar, mücevherli sahanlar ve antika takımların getireceği para epeyce eder, bunlar satılsın” der; lâzım gelenlere ve bilhassa huzuruna çağırarak kâhyasına uzun uzun emirler verir. Bu emirler karşısında bir süreliğine tereddüde düşen kâhyasına, “Bu servet milletin sayesindedir. Allahü teâlâ, fukarasına elimizden geldiği kadar bakmamızı emrediyor, tereddüde mahal yoktur” der ve elinde lüzumsuz ne varsa satıp fukaraya bağışlar.

Senelerce saraydan çıkmayan Âdile Sultan, sekseni geçen yaşlılığında karyolasından kalkacak mecali yoktur, devamlı oturmayı yeğler, yemeğini bile oracıkta yer, ancak namaz vakitleri bu yerinden kalkar. Pirifaniliğin de verdiği yorgunluk haliyle sultan, gece gündüz uyur, çevresindekilere de; “Aman beni avutun, masal söyleyin, ninni söyleyin. Ne yaparsanız yapın, uyutun; kızımı, kocamı rüyada göreyim” der.

Çok sevdiği eşi ve yitirdiği evladının acısıyla yanan Âdile Sultan, nihayet Bağlarbaşı’ndaki Validebağ Sarayı’nda 1898’de vefat eder. İstanbul Eyüp’te, Bostan İskelesi yakınındaki türbesine defnedilir.

Dini kaidelere riayet ederler

İstanbul’da Arabi ayların dokuzuncusu olan ve Müslümanların oruç tuttukları ramazan ayında bulunduğum için her akşam yazmaya değer bir sahne gördüm. Bütün ramazan boyunca Türklere güneşin doğuşuyla batışı arasında yemek yemek, su içmek, tütün içmek yasaktır. Hemen herkes bütün gece boyunca bol bol yiyip içer ama güneş görünür görünmez, dini kaideye riayet ederler ve kimse bunu alenen ihlâl etmez.

Güneş dağların arkasında yarı yarıyadan fazla kaybolunca nevalelerini büyük bir zevk ve heyecanla hazırlamaya başladılar. İnce bir ışık kavisinden başka bir şey görünmeyince, top patlar ve aynı anda binlerce evde, kahvelerde, dükkanlarda sabırla bekleyen Müslümanlar ilk lokmalarıyla oruçlarını açarlar.

Edmondo De Amicis -1874, Constantinopoli” adlı eserinden...

Türkiye Gazetesi'nde yayınlanan, Tolgay Uslubaş tarafından hazırlanan "Ramazan Günlüğü" bölümünden alıntılar yapılarak hazırlanmıştır. 01 Ekim 2006
Eski Direklerarası Bir Başka Alemdi

İftara bir saat kala, Direklerarası'nda çaycı dükkânlarının ve tiyatroların önünde biriken bir yığın halk bunlar seyirciler. Fakat sokaktan geçen kalabalık omuz omuza. Kupa ve payton arabaları da 'destur' sesleri ile bu mahşeri yarmakta. Kimler yok bu kalabalığın içinde. Pek tabiî polislerden başka, Abdülhamid'in hafiyeleri de mekik dokuyorlar. Fakat hüviyetleri fazla kırmızı fesleri bir yana, şahıslarından pek belli değiller ki... Zaten bu gizli tehlikeyi bilen akıllılar bir köşedeki bakkaldan 'Yıldız şehriyesi' bile istemezler. Yasak kelimelerden!
Halk, hiç durmadan, bir sel gibi geçiyor. Mevsim yazsa, fesleri kaşlarına doğru hafif eğik, sinekkaydı traşlı, pomatlı bıyıkları ince ve yukarı doğru kıvrık, eldivenli ellerindeki ucu gümüş veya altın başlı bastona nazik nazik basarak yürüyen alafranga şık beyler. Ceketlerinin arasından alamod desenli yelekleri görünüyor. Gözlüklüler kelebek gözlüklü.

İşte mektepliler, bazısının kitapları koltuğunda. İşte eli tesbihli, gözleri orucun tesiri ve sigara tiryakiliği ile dalgın, yaşlı beyfendiler, uşakları arkalarında. İşte uzaktan, beyaz sarıkları ile göze çarpan hoca efendiler, göbekli imamlar ve ara sıra ortaya çıkan, kimi cılız, kimi kısa boylu, kimi sırık gibi iri boylu medrese çömezleri. Sonra biraz düşkün hallerinden belli, iki yüz kuruş maaşlı kalem efendiler. Ketebeden diye anılanlar. Çayhanelerde her zamanki müşterileri var. İftar saatini bekliyerek, oruçlu oruçlu çaycı ile isteksiz lâf atanlar. Hele Meşrutiyetten sonra, Mersin Efendi'nin çayhanesinde tanınmış Darülfünun müderrislerinden birkaçının çehresi. Mersin gürültü de istemez, sessiz konuşulacak! Bu, iftar saati yaklaşınca,birden evlerine dağılacak olan kimselerin tablosu! Çapkın gençlerin bir kısmı Şehzadebaşı sebilinin köşesini, bir kısmı karşı ki Fevziye Kıraathanesi'nin önünü tutmuşlar, gelip geçen hanımlara söz atıyorlar. El sarkıntılığı eden, çimdik atan terbiyesizler de oluyor. O zaman karikatürlerimize konu olan Bacı Kalfa'nın meşhur şemsiyesi kafaya iniyor.

<> Halit Fahri Ozansoy
(Eski İstanbul Ramazanları, İnkilap ve Aka Kitabevleri, 1968 )
Eski Ramazanlar

Ramazan günlerinde birbirlerine rastlayanların, birbirlerine sordukları soru aynıydı.

- Ramazanla nasılsın?

Bu soruya çeşit çeşit cevap verilirdi. Kimisi günlük olayları anlatırdı. Mesela fessiz sokağa çıkmış da gülenleri görünce aklı başına gelmiş, gerisin geriye, eve dönmüş. Namaza durmuş da bitirdikten sonra abdestsiz olduğunu hatırlamış. Yahut camide mukabele dinlerken uyumuş da lastiklerini çalmışlar. Kimisi, mütevekkil bir tavırla "İki gözüm Rabbim derdi, sabrını veriyor, zaten duyulmaz ki, bir gelir, bir gider mübarek!" Bu cevap, çok defa yaz ramazanlarına, uzun günlere ait bir cevaptı. Fakat fıkra da eksik olmazdı hani.

Bektaşîye sormuşlar:

- Ramazanla nasılsın? Cevap vermiş:

- Pek iyiyiz erenler, ne fakir mübareği incitiyorum, ne de o fakire dokunuyor.

Ramazanın on beşinden sonra iftar başlardı. Öyle konaklar vardı ki kapıları, ardına kadar açılırdı. Her giren, kendine layık gördüğü sofraya otururdu. Yemekten sonra da diş kirası denen, az çok bir para ile çıkılırdı bu konaklardan.

Bektaşî, olacak bu ya, bir hocayla aynı sofrada iftar etmiş. Ev sahibi rint bir adammış. İftardan sonra kahveler içilmiş, sohbet başlamiş. Bektaşîye sormuşlar, erenler demiş, dem alır mısın?

Bektaşi "Eyvallah!" demiş. Afyon? Eyvallah. Kaygusuz? Eyvallah. Kızıldeli? Eyvallah. Bazı bazı gönül eğler misiniz? Eyvallah.

Hocaya da aynı soruları sormuş. Hoca, her soruyu mücevvet bir "Estağfurullah!"la karşılamış. Vakit gelmiş, çıkmışlar. Çıkarken de haznedar yamağı, ikisine de atlas kese içinde diş kirasını sunmuş. Bektaşî gene bir eyvallah bastırıp keseyi, şalvarının cebine yerleştirmiş. Yolda, hoca dayanamamış, keseyi açmış, bir de ne görsün? İçinde bir metelik, boynunu bükmüş, yatıyor. Hemen koşmuş, Bektaşîyi yakalamış. Sana ne verdiler demiş. Bektaşî, vallahi daha bakmadım demiş. Aman, bir bak demiş hoca. Bektaşî keseyi açmış, içinde bir altın. Hoca, yanlış oldu demiş, dönelim. Dönmüşler. Soru, sual; bilen yok. Sonucu, ev sahibine çıkmışlar. Hoca, bir yanlışlık olmuş demiş; nasıl olur, bu zındık herife bir altın, daîlerine bir metelik?

Ev sahibi, yanlış değil hocam demiş, onun masrafına bir altın bile yetmez, sense bir metelikle pekala gününü gün edersin.

İftar deyip geçmeyin; o iftar sofrasında, hem de iftariye olarak neler yoktu? İnsan onlarla doyardı da yemekler artınca şaşmaz hükmünü verirdi:

- Mübarek, bereket ayı vesselam.

İftariyeden sonra çorba, et, sebze, börek, sütlaç, yahut muhallebi, iki tatlının arasını ayırmak için araya giren pilav, derken baklava, yahut bir hamur tatlısı, yahut da kaymaklı güllaç. Bu verdiğim liste, her konakta, her konak yavrusu evdeki liste. Öylesine iftarlar olurdu ki yemeklerin ardı arkası bir türlü kesilmezdi. İnsan, Hocanın dediği gibi Yarabbi derdi, ya midemi geniştir, ya Nail'imi yetiştir. Sanki on bir ayın bir sultanı, on bir aylık yiyeceği, tatlısıyla, tuzlusuyla, etlisiyle, sütlüsüyle, çeşit çeşit, bir araya getirir de bir bir, fakat birden sunardı insana.


İftardan sonra sade kahveler, derken teravih. Teravihi hatimle kıldıran imamlar vardı. Cemaat birinci secdeden kalkmadan ikinci rekatı bitiren imamlar vardı. Bahariye Mevlevihanesinin imamı (Hafız Zındık da derlerdi), Karagöz'e gideceği geceler otuz üç rekat namazı on beş dakikaya sığdırıverirdi. Büyük konaklara imamlar tutulur, teravih, konağın salonunda kılınırdı. Bu da ramazanın bir başka şerefiydi.

Teravihten çıkıldıktan sonra herkese, meşrebince bir seyran vardı. Kimisi mahya seyrederdi. Gerçekten de bu, zevkine doyum olmaz bir seyirdi. Usta mahyacılar, ramazanın on beş gecesi, iki minarenin arasını kandillerden yazılarla bezerlerdi. İlk günlerde "Merhaba", "Hoş geldin", derken ayetler, hadisler. On beşinden sonra resim başlardı. Gül, karanfil lale... Yirmi yedinci gece ve bazı camilerde bayram gecesi, minareye kaftan giydirilirdi. Yani külahından şerefesine kadar dizi dizi kandilden duvağa bürünürdü minare.

Mahya seyretmeyenler, yahut seyrine doyanlar. Karagöz'e, orta oyununa, meddaha, o zaman modern sayılan kuklaya giderlerdi. Gönül avcılarıysa Direklerarası'ndaki seyrana katılırlar, teravihten çıkan dilberlere, mevsimine göre lale, gül, mevsimine göre şeker atarlar, lavanta sıkarlar, göz süzerler, iç çekerler, harf atarak gönül eğlerlerdi. Bu arada, içlerinde. Zenci bacıdan şemsiye yiyenler de olurdu.

Bu alemler sahura kadar sürer, sahur vakti evlere gidilir, hazır sofraya oturulur, yemekten sonra sigara üstüne sigara içilir, yatılırdı. Meşhurdur; bir Bektaşî iftara gitmiş. Ev sahibi, erenlerin sohbetinden pek hoşlanmış. Sahuru da edelim sultanım demiş. Zaten dem vakti geçtiği için Bektaşi, eyvallah demiş. Yemişler, içmişler, bu vakit gidilir mi, sabah gidersin demiş ev sahibi. Yatmışlar. Gece uykusu zaten hak vere, tabiî ertesi gün öğle üstü uyanmışlar. Efendinin huzuruna girip diş kirasını alarak yola revan olmak isteyen Bektaşîye ev sahibi. Erenler demiş, zaten gün yarılandı, bu akşam da mihman ol. Bektaşî, çaresiz razı olmuş. Öğleden sonra beraber çıkmışlar. Bu cami senin, o cami benim; akşamı etmişler. Akşam, yemek biter bitmez Bektaşî, kahveyi bile içmeden Sultanım demiş, fakire destur. Efendi ısrar etmişse de imkanı yok. Erenler mangırı alıp dışarıya fırlamış. Ondan ötesi ehline malum. Ramazandan sonra bir mecliste hocanın biri, ah ah diye hayıflanmış; nasılsa demiş, bu mübarek ramazanın bir gününü kaçırdım. Bektaşi hemen atılmış, demiş ki:

- Hayıflanma hocam, zayi olmadı. Senin o kaçırdığın günü nasılsa ben tuttum. 

Ramazanın on beşine kadar yokuş, on beşinden sonra iniş denirdi. İftar vermeler, iftara gidişler, bu gece ne yapalım, sahura ne hazırlayalım gibi kaygılar, yirmi bir, yirmi yedi. Derken hatim.

Bu arada Eyüp Sultanda iftar, herhangi bir dergaha gidiş, yahut Hırka-i Saadet ziyareti. Nihayet arife gelir çatardı. Mahyacı, o gece ya "El-firak" yazardı, ya "El-veda" yahut da bir top arabası resmi yapardı, namludan çıkmış mermiyi de kırmızı kandille gösterirdi, ay da biterdi.

Abdülbaki Gölpınarlı
Ramazan Geldi Hoş Geldi, 1962 
Eski Zamanlarda Ramazan Hazırlığı

 Benim çocukluğumun ramazanları karakışa rastlamıştı.

Onun içindir ki, kulağımda kalan ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri, rutubetten porsumuş bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses, içeriye boğuklaşarak girerdi.

Fakat annemin kış ramazanını yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Halbuki yazın, hararetten bunalmanızı, dudaklarmızın susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini bir tarafa bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki... Allah iş, güç sahibi olanların yardımcısı olsun!

Yaz ramazanını sevenler de şöyle derlerdi: Gündüzün zahmet çekilir amma kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle, şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli olur!

Kısmetimde iki mevsim ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine de giriyorum. Lakin ikimiz de -ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanılmaz halde!

Berat kandili geçince evde ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan başa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları. İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.

Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak ve kilerdi. "On iki ayın sultanı" unvanıyla anılan ramazan, her şeyden evvel, boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk hüküm sürer, İstanbul, en nefîs yemeklerin her "merhaba" diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi.

Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki... Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında...

Otur masanın bir kenarına; istersen ne konuş, ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git... Kimse farkında olmaz, onlar dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı konaklarda iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı!

Şurasını da unutmamalı: Bugün, şayet iyi bir lokantada aynı yemeği, aynı bollukla yemek icap etse -hususiyle o yemeklerin bulunması kabil olsa- her öğünde altı lira ile on lira arasında bir masraf  ihtiyar etmeniz lazım gelir!                                  

Bizim iftarımız da herkese açıktı.

Ramazandan bir, iki hafta evvel, babam, bir sabah "evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, "Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!" diye duasını da tamamladıkta sonra -başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük- köşesine hususî bir ehemmiyetle oturur, evin erkanını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İçtimadan maksat, ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp asmaaltı tüccarlarından Yağcı İbrahim Beye göndermek... Sorardı:

- Rugan-i sade, kaç teneke?

Bu, malum olduğu üzere, sadeyağ, yemeklik yağ manasınadır. Altı teneke mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa söylerler, babam bunu yazar, yeni bir suale geçerdi:

- Un ne kadar olmalı?

Ölçü ve miktar taayyün edince kamış kalem yeniden cızırdardı; lakin kağıda "un" yazmak usulden değildi; "dakîk" demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa'dan, kuvvetli yemeklik yağ da Sibirya'dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir yağının alası!

Ben de söze karışırdım: Mutfak erzakı arasında, "elmasiye" yapılmasına yarayan elvan "jelatin" yapraklar unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı; sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinlisini kata kat dondurarak ve üst kubbelerini yakut kırmızısına boyayarak... Tabakta tir tir titrerdi ve kaşık sokulunca her tarafından şahrem şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi. Herkes "Aman, yenilir şey midir o? İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?" derdi; evet amma, ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını, Hint, Çin ve Japon mabetlerini düşündürmesine bayılırdım; minimini bir şövalye kıyafetinde, belimde meç, başımda tüylü şapka, kadife elbisemle burç ve barularında dolaşamadığıma üzülür bu şekerden, şuruptan yapılmış şatonun sarışın sahibesiyle muaşakalar tasavvur ederdim!

İyi evler mahalle bakkallarından alış veriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her semtte bakkaliye mağa­zaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adisini, ucuzunu, bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri, vakitleri yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre, hep birinden, üçer aylık, Asmaaltı'ndan alırlar, yük arabalarıyla getirtip kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye, pirinç ambarlarında hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda şekerler kelle, daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine boy boy, evlerde kırılır, öyle saklanırdı.

Evlerde tel ile sabun kesilişi ve çekiçle şeker kırılışı eğlenceli olduğundan bugünleri kaçırmaz, genç hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker tozlarını seyretmekten, bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan çok hoşlanırdım.

Kahveyi tane halinde selamlığa verirlerdi; onu uşaklar, alevli ateşte ve kalın saçtan yapılmış döner tavada kavururlar ve sapının üzerine tespit edilen kocaman değirmende okkalarcasını çekerlerdi.

Mahlut olmasından korkulduğu cihetle toz kahve alan yok gibiydi; kahveler, benim çocukluğumda, her tarafından dikili, ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır pirinçleri de büyüklerinde... Tuz da evlerde dövülür, ince ve beyaz sofra tuzları yalnız Beyoğlu bakkallarında bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı konaklarda çifte taşlı ve ortası oluklu tuz değirmenlerine de rast gelmek mümkündü.

İşte, büyük konaklarda şaban ayının son haftaları, bütün bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alış verişle geçerdi.

Üç tarafı ambarlı büyük kilerin tavanına kancalı büyük çiviler kakılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı demirler sarkardı: Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden öteberiyi asmak için... Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy sıralandığı bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve bugün en fazla kullandığımız madenî kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya cam, yahut fıçı ve kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze yaprak örtülü teneke kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe naklederlerdi. Haklı idiler; zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acayip, çeşnisini, kokusunu sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havyarı nişadıra sürtüştürdükleri zaman duyduğumuz hem buruşturucu, hem tuzlu kokunun bir derece hafiflemişi, fakat daha yavanlaşmışı...

Ramazandan evvel listesi yapılan bir de reçel ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev hanımlarının itina ile kaynattıkları reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri malum olmayan kimselere -harran gürra- yedirilip içirilmesine kıyılamadığından, yine en meşhur dükkandan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik olunurdu.

Ben, yeşilimtrak kabuğu içinden yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim; frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca Bursa'dan salep reçeli de getirttirirdik. Evet... salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli yapılırdı amma nasıl? Ve şimdi, hala var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma giden reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor... Hoş, pek özge bir şey değildi.

Bizim evde şurup sevilmezdi; kuvveti, güç olmakla beraber, şerbete, yani kaynamamış meyva suyuna ve şekerine nane sürtüştürülmüş limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık kırmızı biberdi; amma içi rendelenmiş lahana ve kerevizle doldurulmuş olanı... Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O, daima hazır duran nefîs bir salata hazinesiydi!

Görüyorsunuz ki, bahis gittikçe yemeğe dökülüyor. Şayet ramazan yemeklerini saymaya, hatırlatmaya ve bilmeyenlere tarife kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin yarısını bu işe hasretmekliğim lazım gelir. Hatta, mübalağa olmasın amma, yalnız pastırmalı yumurtanın nasıl hazırlandığına ve piştikten sonra tepsisinin mükellef tasvirine koca bir sütun ayırabilirim. Ah, bizdeki yemek kitapları! Her muharririn, roman gibi, içtimaî tetkik veya felsefi etüt gibi bir gayesi vardır; can atıp da bir türlü başaramadığı sevgili gayesi... Benimki de -söylemesi belki ayıp- bir yemek kitabıdır.

Bir yemek kitabı ki, asırlarca sofralarımızda saltanat sürmüş ve izi hayatın dört tadından en mühimine kandırmış olan haşmetli yemeklerimizin bir "Şehname"sini teşkil etsin!

Refik Halid Karay

Üç Nesil Üç Hayat, İnkılâpKitapevi
Gönül iftar ister, davet bahane
Ramazan-ı şerif ayının o uhrevi havası, iftar sofralarının letâfetiyle pekişir. Sadece değirmeni boşa dönen midelerle alâkalı gibi gözüken bu bölüm, aslında ramazanda yaşanan tüm güzellikleri de bünyesinde barındırır. Hele eskiden her selamün aleyküm diyene kapıların ardına kadar açıldığı konakların hikâyesi ise anlatmakla bitmez.

İftar sofralarına kaç kişinin geleceği asla belli olmadığından mutfaklarda daha fazla yemek bulundurmak adettir. Hane sahibinin her akşam kurulan sofrasına ramazana mahsus ekmeklerden başka uzun yumuşak pideler, yine iftarlık olarak çeşitli ufak halka çörekler, yine iftar için gümüş veya değerli pulad tepsiye çeşitli meyvelerden yapılmış reçeller, sucuk, pastırma, peynirler ve özelikle hurma ile türlü türlü zeytinler konduğu gibi ortasına da saplı, kulplu ve kapaklı elmastraş denilen billurlardan çok küçük sekiz on kadar bardak içinde Mekke-i Mükerreme’den getirilmiş zemzem-i şerif konulur. En ağır kıymetli takım ve tabaklar, sırmalı havlular, gümüş leğenler hazır edilir. İftar vaktine, yani oruç bozmaya yarım saat kala odanın uygun bir köşesine konmuş buhurdanlarda öd ağacı veya buhur, pek kibar ailelerde amber yakılır, odanın kapısı çekilir. Akşam ezanına tam bir çeyrek kala hane sahibi yenmek odasına girer, ayakta kendi sofrasına alınacak misafirlerin gelişini bekler, karşılar, herkes softada yerini alınca, imam efendi derhal Kur’an-ı Kerim’den Ayet-i Celile okumaya başlar, hazır olanlar sessiz olarak dinler. Bu ara vaktin geldiğini bildiren top da atılmış olur. Önce zemzem-i şerif içilerek oruçlar açılır, iftariyelik denen reçeller ve önlerindeki çöreklerden yemeye başlanır. Yemekte mutlaka iki çeşit çorba ve yumurta-i hümayûn, en az üç çeşit tatlı, iki çeşit börek ve hoşaf ile beş altı türlü sebze bulundurmak kibarlar için zorunludur. Eskiden iftardan kibar sofralarının pek meşhur tatlıları baklava, samsa, revani, şeker pare, dilber dudağıdır. İftar yemeğinde gaziler helvası denen un helvası, soğuk paça ve sebzelerden lahana ile zeytinyağlı yemek bulundurulması kibarlar arasında çok ayıp sayılır.

Kapılar ardına kadar açık

Ramazan ayında tüm evler, en nefis yemeklerin, her selamün aleyküm diyene sunulduğu bir ziyafethânedir. Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktur. İsteyen gözüne kestirdiği yere girer, oturur, kimse de kim olduğunuzu, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormaz. Konağa davetlilerin dışında gelen misafirler de derece ve itibarlarına göre kâhya ve divan efendisi, mühürdar gibi zatların odalarına alınır, iftar ettirilir, onlara da mükellef iftarlıklar, tatlılar, börekler ve her türlü yemekler verilir. Gedikli ağalarla diğer ağalara kavas ve aşçılara ve evdeki diğer hizmetlilere ayrı ayrı sofralar kurulur, her birine börek, tatlı konur. Konağın alt katına da iftara gelen mahalle bekçisi, sakası, amele ve diğer fakirler için onar kişilik en az üç dört sofra hazırlanır, bunlara da birkaç çeşit reçel, simit, büyük bir kap ile çorba, mutlaka bir tatlı ve sebzenin yanı sıra büyük bir leğenle bolca pilav verilir. Beraber getirdikleri tütünlerini ve evden verilen kahvelerini içerler, sonra hazinedar ağa tarafından diş kirası namıyla bir miktar atiye verildikten sonra herkes yoluna gider. Evdeki diğer misafirler kahve ve çubuklarını içer, bir kısmı yatsı namazı vakti yaklaşınca konaktan ayrılır. Bunlar arasında mahalle imamı, müezzini ve muhtarı gibi kimselerle diğer komşu ve mahalle ahalisinden atiye verilmesi lâzım gelenlere de ayrı ayrı diş kiraları verilmesi ihmal edilmez. Hane sahibi tarafından mahiyetinde bulunanlara veya arzu ettiklerine ramazan hediyesi altında saat bile verildiği olur.

Konaklarda sıradan günlerde de imam bulunur, sabah, akşam ve yatsı namazlarını ev halkı cemaatle kılardı. Ramazanda ise çoğunlukla konak imamı teravih kıldırmaz, dışardan bir imam ve güzel sesli müezzinler tutulur.

Sıra teravih namazında...

Teravih namazına kalkan hane sahibi ve hane halkı için ya sofaya veya mevsim kış ise mescid haline konmuş büyük bir odaya gayet uzun dokunmuş halıdan saf seccadesi yayılır, misafirlere arakiye üzerine sırma işlenmiş veya atlastan, sırma ipek ve sırma ile süslenmiş ayrı ayrı seccadeler serilir, hane sahibi ve imama da yine ayrı ayrı ağır işlemeli seccadeler konur. İmamın sesine dokunmaması için uzağına konan iki buhurdanda öd ya da amber yakılır. Müezzinler bu cemaat saflarının en gerisinde bulunur, her iki rekâtte hep bir ağızdan ilâhiler, tekbirler okunur. Namazın sonunda imam efendi Kur’an-ı Kerim’den yine yüksek sesle mihrabiye okur, bu suretle teravih namazı eda edilmiş olur.

Sahurluklar asla unutulmaz

Zenginlerin Allahü teâlânın rızasını kazanmak için adeta servetlerini döktükleri iftar ziyafetlerinin yanında bir de sahur alemleri eklenir. Fakir fukara için hazırlanan sofralar, o vakit bile hayli kalabalıktır. Gelen fakirlerin çoğu İstanbul’un uzak semtlerinde oturdukları için sahur yemeğini konakta yemez, mutfağa gider, arkasında taşıdığı zembilindeki kaplara akşamdan kalan yemeklerden koyup dönerler. Sahura kalanlar genellikle yakında oturanlardır. Kışın ise sahur vakti hayli geç olur, böyle zamanlarda misafirler sahura üç dört saat kala gelir, ne varsa nasiplerini yüklenir ve gece karanlığında evlerinin yolunu tutardı.
Hatıralarla İftar Sofrası
Ramazanın ilk gecesindeki sahur yemeği çok önemliydi. Çocuklar bile bu manevi havadan tat almaları için, Ramazan davuluna eşlik eden manilerle, tatlı uykularından uyandırılıp sahura kaldırılırdı. Sahurda yenen yemekler iftarda yenen yemeklere oranla daha hafiftir. Anadolu'da ve Rumeli'nde sahur yemeklerinde ekseri gözleme ve börek yerlerdi. Kadınlar gece hamur yoğurur; gözlemeleri, börekleri sofraya taze taze getirirlerdi. İstanbul'da sahurda pek börek yenilmezdi. Sahur sofralarına kazandibi çöreklerle, kaşar peyniri, gerdan ve dil söğüşü konurdu. Bir akşam pilav, bir akşam taygan denilen makarna pişerdi. Herkes birer kase yoğurt, birer tas hoşaf veya şerbet içer, pilavı ve makarnayı yedikten sonra niyet ederdi.

Ramazan sıcak pidesiz olamaz

İftara yakın sıcak sıcak taze ramazan pidesi almak için bunları çıkaran fırınların önünde kuyruklar görülürdü. Bazı meraklılar, yumurtalı pide için günlük yumurta tedarik ederek fırıncıya verir ve bunu firma atılacak pideye gözlerinin önünde sürülmesini isterlerdi.

İftar davetlerinin ramazan ayının on beşinden itibaren başlaması adetti. Bu vesile ile zengin ve "kübera" konaklarında rekabet halinde muhteşem iftar ziyafetleri düzenlenirdi.

Sofrada, başta iftariye denilen ve oruç açmaya yarayan çerezler yer alırdı. Hurma, zeytin, yeşil zeytin, sele zeytini, beyaz peynir, kaşar peyniri, Çerkeş peyniri, kaşkaval peyniri, dil peyniri, kaymak peyniri, tulum peyniri, gül reçeli, mürdüm reçeli, ayva reçeli, vişne reçeli, kayısı reçeli, çilek reçeli, incir reçeli, şimdi unutulmuş olan asmakabağı, frenk üzümü, ceviz, patlıcan reçelleri, tütünlük pastırma, kuşgönü pastırma, kıraç pastırması, ev sucuğu, salatalık turşusu, karanfilli soğan turşusu, kebereli patlıcan turşusu mevsimine göre şöyle akla ilk gelen iftariyeliklerdi.

Ama oruç, kısa bir dua ve besmeleden sonra mutlaka Kabe'den gelmiş Zemzem ile açılırdı. Sofrada herkesin önüne kristal kadehlere yarıya kadar bu kutsal sudan konulur ve iftar topuyla ezan sesi duyulur duyulmaz eller bunlara uzanırdı. Arkasından bir hurma alınır ve sonra sıra keyfe ve zevke göre öbür iftariyelere gelirdi. Bu iftariyelere ise, o devrin deyimiyle "gül kokulu" mis gibi sıcak ramazan pidesi eşlik ederdi. Böylece oruç keyfiyle sararmış benizler renklenir ve süzülmüş gözlere fer gelirdi.

İftariye faslı sona erince, tiryakiler cıgaralarına tüttürür, veya enfiyelerini çekerlerdi.

Ramazanlarda balık ve su ürünleri yenmezdi!

Bu genel listenin dışında bazı konakların kendilerine mahsus, başka yerlerde pişmeyen sürpriz yemekleri vardı, şimdiki gibi bol bol bulunmayan turfandalar, neşelere neşe katardı. Süt kebabı, fıstıklı hayderî, taze fasulye buranîsi, sütlü yumurta böreği, sarma tavuk, kaymaklı ayva şekerlemesi, acı tatlı vb. bu sürpriz yemeklerdendi ve hazırlanışları o konağın aşçı başısına ait bir sır olup öbürleri ne kadar uğraşsalar aynı lezzette olanlarını yapamazlardı.

Çeşitli mevsim meyvaları ile turfanda meyvalar, iftar sofralarının son perdesini teşkil ederdi. Şunu da ilave edelim ki "Yumurta-yı Hümayun" her yerde pişirilmeyip daha çok "vükela ve vüzera" konaklarına mahsustu. Çok yerde bunun yerine normal pastırmalı veya ıspanaklı yumurta ikram edilirdi.

"Diş kirası"

Ramazan aylarında dikkat edilen geleneklerden biri, eve gelen misafiri iyi bir şekilde ağırlamak ve misafirin memnun ayrılmasını sağlamaktı. Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftar daveti verilirdi. Bunun yanında fakir halk içinde de sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk ve konak evler, ziyafet evi halini alırdı. Misafirler iftarını edip teraviye gitmek üzereyken, hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise, hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak, gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi.

Padişaha Yumurta-yı Hümayun

Yemek, mutlaka çorba ile başlardı. Et veya tavuk suyuna şehriye, yahut hindi derisiyle hafif sirke ve sarımsaklı tuzlama çorbasını "Yumurta-yı Hümayun" takip ederdi. Topkapı Sarayı terkedilip padişahlar Dolmabahçe Sarayı'nda veya diğer dış saray yahut mevsimlik köşklerde oturdukları zamanlarda bile Kadir geceleri mutlaka Topkapı Sarayı'na gelip burada iftar ederek yatsı ve teravih namazlarından sonra yapılan Kadir Gecesi dua törenine katılır ve bazen de o gece orada kalırlardı. İşte, Topkapı Sarayı'ndaki iftarda padişaha Yumurta-yı Hümayun ikram edilmesi ve onun bunu yemesi Osmanlı hanedanı geleneklerindendi. Bunun için evvela halka halinde kıyılmış soğan Halep yağında öldürülür derecede kavrulur, sonra ince dilimlenmiş tütünlük pastırma ilave edilip biraz da su katılarak pişilir, yeteri kadar şeker ve sirke ile de bir iki taşım kaynatıldıktan sonra açılan yuvalara günlük yumurta kırılıp kapağı kapatılarak kaskatı olmayacak derecede pişirilirdi.

Bundan sonra sıra çöp veya fırın kebabı, kıymalı veya peynirli yahut ispanaklı kol, yahut da bohça böreği, ya da talaş kebabına geljrdi. Bunu ise elmasiye, muhallebi, güllaç gibi karışık hafif (!) sütlü tatlılar takip ederdi. Bundan sonra ekşili bamya gelirdi ki bu, yemekte birinci turun bitip ikinci turun başladığına alametti.

İkinci tur, tavuk veya hindi fırını ile başlardı. Bunlar, fıstıklı, üzümlü, kestaneli ciğerli, katılı ve baharlı ala iç pilavı ile doldurulmuş bulunurdu. Bundan sonra bol etli mevsim sebzeli, yine mevsimine göre zeytinyağlı barbunya enginar, imambayıldı, taze veya çalı fasulye vb. yemekler gelir, nihayet ortaya kat kat bıldırcınlı, beyinli halis amberbu pirinçten, mutlaka Vakfıkebir yağı ile pişmiş tepeleme pilav tepsisi gelirdi. İftar ziyafeti geleneksel olarak en sonra "arz-ı endam" eden cevizli, fıstıklı veya kaymaklı baklava ile son bulurdu.

Kaynak: İstanbul Sohbetleri, İst. 1992, s. 16-19
İbrahim Efendi Konağında
Ramazan Hazırlıkları

İstanbul şehrinde ramazan, toplar, davullar ve manilerle karşılanmadan çok evvel hazırlığı başlardı.Çamaşır yıkanır, ütü yapılır, tahtalar fırçalanır, evler temizlenir, kilerler elden geçer, iftarlıklar sahurluklar raflara dizilir; çarşı pazar işleri, biçki dikiş meseleleri bir düzene bağlanırdı.

İbrahim Efendi'nin konağında da ramazana giriş, şehrin mutad görenek ve geleneğine uygun çizgiler içinde cereyan ederdi. Sıra sıra beş altı leğenin basında güle şakalaşa köpüklü sularda güreşen genç halayıklar, sabahın erken saatlerinde başladıkları çamaşırı akşama doğru bitirip işten çıkınca, çamaşıra girmemiş kapı yoldaşları onları bir tarafa çekerek günlük işlere sokmaz, sıcak su içinde pembeleşip yumuşayan ellerine, mevsimine göre şerbet, limonata vererek ya da önlerine tepsi tepsi kuru yemiş getirerek ikram ederlerdi.

Ertesi gün üç dört masada birden başlayan ütü, geç vakitlere kadar devam eder; bir yanda da önünde dikiş sepetiyle oturan yardımcı bir kalfa, eksik düğmeleri, sökükleri, yırtıkları diker, bu iş de bittikten sonra, sıra çamaşırların aynlıp yerlerine yerleştirilmelerine gelir, böylelikle de çamaşır faslı tamam olmuş olurdu.

Kiler işine gelince, evin temizliği kadar belki daha da teferruatlı ve müşkül iş, zahire deposu kadar zengin olan kilerin temizliğiydi. Zira kiler denen o uçsuz bucaksız taş odalarda neler yoktu? Bir zamanlar Varna'dan Köstence'den çekimlerle gelen yağların, pekmezlerin yerine, şimdi Halep'in, Trabzon'un, Vakfıkebir'in fıçı fıçı yağları. Balkan kaşerleri, kızanlık tulum peynirleri, kazeviler dolusu Mısır pirinçleri, dağlar gibi yığılmış kelle şekerler, çuvallarla sabunlar, hevenk hevenk tavanda asılı kışlık soğanlar, siyah ve yeşil zeytin fıçıları; eskiden Kazan'dan Eflak ve Boğdan'dan gelen zahireler yerine şimdi Suriye'nin Trablusgarp'ın, Bağdat'ın ve Anadolu vilayetlerinin türlü türlü mahsulleri hep bu kilerlerin, sanki ot gibi kendi kendine üreyip tükenmek bilmeyen muhteviyatı arasında idi. Sandık odalarının yonca, çiçek ve sabun kokusuna karşılık, kilere başımızı uzattığımız zaman genzimiz yağ, peynir, pastırma, sucuk, turşu ve salamura karışımı bir kokuyla gıdıklanır, biraz da yanar gibi olurdu.

Daima dolu, daima üst üste istifli olan bu erzak deposu, gerçekten de, kopardıkça süren bir nebat gibi, yenip azaldıkça adeta kendi eksiğini belli etmeden kendi dolduran bir sihirbaz el çabukluğu ile telafi ederdi.

Kim, ne zaman bu kilere girecek olsa daima raflarında Antep'in kuru baklavalarını, bademli, fıstıklı cevizli sucuklarını Şam'ın Malatya'nın Tokat'ın kayısılarını, Ankara'nın ballarını, Kastamonu'nun uryanîlerini, Bağdat'ın, Hicaz'ın hurmalarını görmesi mümkündü.

Hele Ramazan yaklaşırken hoşaflık kuru yemişlerin çeşitleri daha da artar, İzmir'den gelen kuru incirler, kuru üzümler, kuru vişneler pekmez, bulama, tarhanalar, bulgurlar, kuskuslar, Karadeniz'in fıçı fıçı havyarları; bilhassa kalfaların kendi elleriyle güle söyleye kaynattıkları reçeller, şuruplar; adeta merasimle hazırladıkları biber, salatalık, patlıcan turşuları, hardaliyeli tükenmezler, üzüm turşuları bu geniş ve loş kilerin kalabalığı içinde adeta kendilerine zorla yer bulmuş kimseler gibi üst üste tıklım tıklım yerleşmiş bulunurdu.

Samiha Ayverdi

İbrahim Efendi Konağı, 1998
İbrahim Efendi Konağındaki İftarlar

Nihayet ramazan gelir, oruç ayının ilk gecesi ile beraber teravih, iftarlar ve dolayısıyla eğlenceler de başlamış olurdu.

Ramazanda zengin, orta halli hatta fakir, herkesin kapısı ve sofrası herkese acıktı. Akraba ve yakın dostlar arasında, davetsiz olarak iftara gitmek, bir saygı ve nezaket kaidesi idi. Buna mukabil akrabalık, ahbaplık ve komşuluk münasebetleri gereğince yapılan iftar davetleri de gene, davet edilene karşı davet edenin alaka, itibar ve saygısının bir nişanesi demekti. Onun için bir yandan eşi dostu, hısımı akrabayı ağırlamak, bir yandan fakiri fukarayı kollamak için kurulan iftar sofraları. Kadir Gecesi'ne kadar devam eder ve böylece otuz ramazan İstanbullunun kapısı açık bulunurdu.

İftara yarım saat kala, evlerin içinde sessiz ve sabırsız bir telaş başlardı. Yüzler ruhanîleşip hafifçe solar, her zamankinden daha anlayışlı daha mülayim olurdu. Hatta tiryakilerin abus ve kavgacı çehrelerinde bile bir imanın felsefesini okumak mümkündü.

İftar sofralannın en cazip tarafları şüphesiz ki iftarlıklardı. Küçük küçük kahvaltı tabakları içinde renk renk, çeşit çeşit reçeller, türlü türlü peynirler, zeytinler, sucuklar, pastırmalar, susamlı susamsız simitler, ramazan sofralarının değişmez çizgilerindendi.

Çerez faslı bittikten sonra iftarlıklar toplanır, keyfe göre bir veya bir kaç türlü çorbadan, isteyen istediğini alır, bu iş de tamam olduktan sonra kıymalı ve pastırmalı yumurta tepsisi ortaya gelirdi. Fakat yalnız iftarlıkla bile doyulabilecekken, yumurtadan sonra etler, sebzeler, börek, tatlı ve meyveler, sırasıyla konup kalkardı. Oldu olası mutfağı ile damağı arasında sıkı bir münasebet kurmuş olan bu ecdat mirası boğaz düşkünlüğü, bilhassa ramazan aylarında alabildiğine at koşturur, mevsimine göre değişen oruç saatlerinin açlığını, nakil gibi donattığı sofralarla karşılardı.

Hele iftar sofralarından kalkıp da ağırlaşan vücutlar bir kenara çekilince, tütünle kahve, bu donuklaşmış kafalara ve yükünü tutmuş midelere deva gibi gelirdi.

Amma fazla gevşeyip oturacak, yarenliğe dalıp işi uzatacak vakit de pek olamazdı. Zira yatsı ezanı okunur okunmaz, abdestler tazelenir ve teravih hazırlığı başlardı. Bazıları camilere gider, bazıları da namazlarını evlerde yalnız veya cemaatle kılarlardı.

Eski insanlar namazlarını vaktinde ve bilhassa cemaatle kılmaya dikkat ve itina gösterirlerdi. Cami, kalabalıkların en kolay ve en samimî bağlarla sosyalleşebildikleri ve kendi aralarında bir aşinalık alış verişi edip manevî bir köprü kurdukları bir mahaldi. Öyle ki, insanoğlu kendi kendini madde aleminin günlük boğuntusundan, iş gibi yemek içmek, uyku gibi mekanik esaretinden bir manevî istiklal bölgesinin huzur ve emniyetine atmak suretiyle hürriyete iltica ederdi.Namazdaki teslimiyet, kulun kendini inkar etmesi veya nefyeylemesi değil; belki bindiği gemi batarken, ya da ateş hattında kurşunlar tepesinden yağarken dahi onu, rahatlıkla Hakk'ın huzurunda tutabilen hudutsuz kudretli.

Ramazan ayında İstanbul'un hemen her konağının bir köşesi, bir çeşit mescit haline konurdu. Otuz ramazan, teravih kıldırmak üzere güzel sesli bir imam tutulur ve konak halkından başka, civardan isteyen herkes, camiye gidecekleri yerde buraya gelebilirlerdi.

İbrahim Efendinin konağı da gelenek îcabı bu teamüle uygun hareket ederek, selamlığın büyük salonunu teravih namazına tahsis ederdi. Hareme geçen mabeyn kapılarının önüne birer paravana nur ve her iki salona da sırma, kasnak, anavata, dival işlemeli ipek arakiye ve yazma seccadeler serilirdi. Her iki rekatta salavat getiren güzel sesli müezzinler ve ilahîcilerin de iştirakiyle sabadan, bestenigardan, hicaz ve acemaşirandan ilahîler okunur mağfiret ayının bu toplu ibadeti ile yürekler yumuşar, bir hafiflik, bir huzur ufkuna doğru kayan gönüller, iyilik kabülüne ve güzellik zuhüruna elverişli bir zemin haline gelirdi.

Samiha Ayverdi
İftariyelik Tepsileri
Sofraya ilk olarak getirilen iftariyelik tepsilerinde neler yoktu ki? Birkaç çeşit reçel, bal, kaymak, pastırma, sucuk, peynir, ufak pideler..
Mutfaktan biberli, naneli çorbaların, pişmekte olan kıymalı, ya da pastırmalı, çok kere de soğanlı yumurtaların kokuları yemek odasına tatlı tatlı dolmaktadır...

Diğer yemekler, tatlılar ise çoktan pişirilmiştir. İftar vakti iyice yaklaşmıştır. Dört ayaklı alçak sehpa üzerine geniş yemek teknesi ve onun üzerine de sakız gibi bembeyaz ve etekleri işlenmiş örtü örtülmüş ve örtünün üzerine de çok geniş bir sini konulmuştur. Etrafına yumuşacık küçük oturma minderleri dizilmiştir.

Evin kızları, kadınları, evlatları, arap bacıları sessiz adımlarla girip çıkarak yemekleri taşımaktadır. İlk olarak. küçükçe bir tepsi getirilip bırakılır. İftariyelik tepsisi... Adı küçük ama içinde neler yok neler! Birkaç çeşit reçel, bal, kaymak, pastırma, sucuk, beyaz peynir, biberli Balkan kaşarı, kazandibi, yağlı ve susamlı simitler, çörekler, ufak ufak pideler...

Bazı iftariye sofralarında da; üstleri kapalı küçük çorba tasları, bir zemzem şişesi, ayrıca oruç bozmak için tuz, zeytin, hurma ve kesme billur sürahide buz gibi su. Evin, konağın, büyük efendisi takkesini giymiş, elinde tespih, dualar mırıldanıyor. Evin en yaşlı hanımları da öyle. Ya çocuklar? Onlar çoktan sokaklarda. Mahallenin mescidinde yanacak kandilleri gözlüyorlar. Bazı evlerin cumbalarında da mescidin minaresi görüldüğü için, büyüklerin gözleri de sık sık o tarafa kayıyor. Sokaklar birden şen çocuk sesleri ile çınlıyor; "Kandiller yandı, toplar atıldı!"

Besmele ile eller suya, tuza ya da zeytin ve hurmaya uzanıyor. Oruçlar açılıyor. Sonra iftariye tepsisindeki çerezler bitiriliyor. Sıra asıl yemeklere geliyor. İki çeşit çorba, et ve tavuk yemekleri, pastırmalı ve kıymalı, soğanlı yumurtalar, nohutlu pilav, börekler, sütlü ve hamur tatlıları. Sonra da, teravih namazı bütün bu yenilenleri eritiveriyor.
Kadınların Ahbaplığı
Eski Ramazan'larda, kadınlar mukabele dinlemek için cami cami dolaşır, bu arada kendilerine yeni ahbaplar edinirlerdi

Ramazan'da kadınlar arasında yeni dostluklar, ahbaplıklar kurulurdu. Hem de çok sağlam. Sadece o günlükle kalmaz, bayramdan sonra da birbirlerinin ziyaretlerine giderler, dostlukları uzun seneler, hatta ömürlerinin sonuna kadar devam ederdi. Daha uzun ömürlü dostluklar da kurulur, onların Ramazan dostlukları evlatlarına intikal eder, annelerinin ölümlerinden sonra, dostluklarını evlatları devam ettirirdi.

Evlenme ile neticelenip birbirleri ile akraba olan Ramazan ahbaplıkları da görülürdü. Ramazan'da yeni ahbaplar edinmek şöyle olurdu: Kadınlar, güzel sesli hafızların okudukları mukabeleleri dinlemek için her gün o camiden bu camiye koşuşurlardı. İşte bu koşuşturmalar sırasında tanışmalar yaşanırdı. Bir de rastgele kapı çalarak meydana gelen dostluklar olurdu. Kadınlar bu kadar cami gezince sıkışırlar, ihtiyaçlarını görmek için rastgele bir kapı çalarlardı.

O devirlerde umumi tuvaletler yoktu. Sadece camilerin ihtiyaç yerleri vardı. Buralara da kadınlar girmez, ihtiyaçları olunca bir kapıyı çalarlardı. İnanışa göre, ihtiyaç içinde olanlara kapı açıp ferahlatmak sevaptı. Kuvvetli dostluklar böyle tanışmalarda olur, birbirlerini tekrar görmek için söz verirler, adres bırakırlardı. Evin kızı, ya da misafirin kızı hoşa gitmiş ise bir zaman sonra görücü gönderilirdi. Bu tatlı neticelerden başka, gülünç, hatta acıları da olurdu. Sultan Mahmut'un kızlarından Adile Sultan, Mehmet Ali Paşa ile evlendirilmişti. Kaptan-ı Derya'lığa kadar yükselmiş olan Mehmet Ali Paşa çapkındı. O kadar çapkındı ki, Sultan Mahmut vazifesini değiştirmiş, kızını üzmemesi için, onu Tophane Müşavirliği'ne getirmişti.

Top döküm yeri olan Tophane, Adile Sultan'ın oturduğu Fındıklı Sarayı'na yakın olduğu için çapkınlık yapmak imkanını bulamayacaktı. Fakat Mehmet Ali Paşa, yine de çapkınlıklarına devam etmiş, genç bir kadına Hırka-i Şerif taraflarında mükellef bir ev tutmuştu. İşte Adile Sultan, bir ziyaret gününde bilmeyerek bu evin kapısını çalmış, bir süre dinlenmiş, havadan, sudan konuşurlarken, bu genç ve güzel kadının yakışıklı kocasının kapatması olduğunu öğrenmişti.
Kaymaklı Börekler
Şimdi tadını bilen bile yoktur. Kaymaklı börek...

Unutulan, kaybolan bir tip daha; ayvaz. Aşçı yamaklarına ayvaz denilirdi. Her ev aşçısının yanında bir tane muhakkak bulunurdu. Büyük konaklarda ise bir baş aşçı ile bir iki aşçı kalfası ve birkaç da ayvaz mevcuttu. Aşçı çırakları demek olan ayvazlar da ustaları gibi Bolu'nun Mengen taraflarından idi. Ablak bir surat, pembe iri yanaklar, ağır aksak hareketler. Söyleneni tersinden anlayan bir zeka kıtlığı. Örneğin iftar topunun patlamasına yarım saat kalmış, baş aşçı sesleniyor: "Ahmet Kalfa, kaymağı getir".

Çıraklıktan kalfalığa yükselmiş olan Mengenli Ahmet, ustasının istediği kaymağı sağ salim getiriyor ama, "Ulan ayvaz, sen de elma hoşafını getir" diye seslendiği Recep adında, 15 yaşlarındaki ayvaz, kaseyi devirdiği gibi haydi elma hoşafı olduğu gibi mutfağın tabanına...

Aşçıbaşı bağırmaya başlamadan evvel, kalın gümüş köstekli saatini çıkartıyor, sonra basıyor feryadı ve o şirin Bolu şivesiyle başlıyor söylenmeye: "Kandillerin yanmasına yarım saat kaldı. Ne yapacağız şimdi? Adile Sultan da bu akşam için karışık hoşaf istemişti." (Adile Sultan, İkinci Mahmut'un ve Sultan Abdülaziz'in kız kardeşidir.) Aşçı kalfalarından biri, ustayı yatıştırmak için; "Daha başka hoşaflar da var ya" diyor. Ve başlıyor saymaya: "Armut, ayva, erik, kayısı." Baş aşçı öfkeli öfkeli, fakat pek de sevimli bir şekilde homurdanıyor: "İçinde elma olmadıktan sonra, ben ona karışık hoşaf mı derim?" Bir daha saatine bakıyor aşçıbaşı. Sonra da börek tepsisine. Nar gibi kızarmış börek. Eli ile tepsiye dokunup, sıcaklığını ölçüyor ve yine kendi kendine söyleniyor: "Sıcaklığı tam kıvamında. Hemen kaymağı üzerine serpmeli." İşte size unutulan bir nefis bir Ramazan böreği ve unutulan sevimli bir tip: Ayvazlar...

Kel Hasan Tiyatrosu
Burnu basıktı. Tiyatrosuna gidenleri bu basık burun da güldürür, Kel Hasan hemen tekerlemesini savururdu:

"Küçüklüğümde annem yine bir gün beni beşiğime koymuştu. Mangalın yanında evin tekir kedisi uyuyordu. Muziplik bu ya, kuyruğunu çekerek uyandırmak istedim. Evvela annemi uyutmam lazımdı. Uyur gibi yaptım, zavallı valide hanım inandı. Ninnisini yavaş yavaş hafifleterek odadan çıktı. Ben de hemen beşikten indim. Hınzır kedi de beni uyutmuyor mu imiş. Ben yanına yaklaşmadan başladı kaçmaya. Ben de bir kere niyet etmiştim onun kuyruğunu çekmeye, düştüm peşine. O kaçar, ben kovalarım. Odadan derken sofadan, sonra alt kata. Haydi kapıdan bahçeye. Komşu duvarını birlikte aştık. Başka komşuların duvarlarını daha. Kedi baktı ki benden kurtuluş yok. Fakat yine de teslim olmadı. Kediliğini gösterdi. Yüksek bir ağaca tırmanıp, yukarıdan bana miyavlamaya başladı. Kel kafam iyice kızdı, ağaca tırmanmak istedim. Mümkün değil. Başladım ben de ona nanik yapmaya. Ne kadar mı? Tam bir sene boyunca. Annem, babam beni arayıp durmuşlar. Tam bir sene sonra buldular. Bulunca da zor tanıdılar. Kediye nanik yapmaktan burnum yassılaşmamış mı? Yaşımı mı soruyorsunuz? Henüz 6 aylık idim."

Ortaoyunu, Ramazan eğlencelerinin belki de belkemiği idi. Büyükler Karagöz oyunlarına pek rağbet etmezlerdi. Karagöz, çocukların oyunu idi. Bir de tiyatrolardan uzak semtlerde oturanlar Karagöz'e giderlerdi. Kel hasan, ortaoyununun en namlılarından biri idi. Tiyatrosuna kibar sınıfın hanımları da özel arabalarıyla gelirdi. Şüphesiz o devirde kadın-erkek bir arada oturmazlardı. Kadınlar için kafesli localar vardı. Kadınlar oyunu bu kafesler arkasından seyrederlerdi. Gençliğimde Kızıltoprak taraflarında yoğurtçuluk yapan Kel Hasan, daha sahneye çıkmadan evvel, sesi ile seyircileri güldürürdü. Hele de elinde uzun sarıklı süpürge ve gaz tenekesi ile görününce, kahkahalar tiyatro binasından dışarı kadar taşardı.

Tiyatronun kapısına, "Komik-i Şerih-i Hasan Efendi" diye yazılı bir levha astırırdı ama halk onu "Kel Hasan" olarak tanırdı. Başında gerçekten hiç saç yoktu. Dazlaktı kafası. Saçsız başına giydiği kırmızı fes bile, görenleri daha ilk anda güldürürdü. Tam kırmızı ve uzunca olan fesinin püskülü, biraz öne doğru eğik olarak daima dik dururdu. Halkın kendisine taktığı "Kel Hasan" isminden pek memnun değildi. Bunun için, oynadığı ortaoyunlarının çoğunda bir punduna getirip, şu nükteyi savururdu: "Ben eskiden Gül Hasan'dım. Bir gün Çamlıca Tepesi'nde şiddetli bir sonbahar rüzgarına tutuldum. Yapraklarım döküldü. Kel kaldım."
Mis Gibi Pideler
Pastırmalar zevke göre yağlı, az yağlı veya tamamen yağsız olurlardı. Fakat hepsi de sırt, ya da gön tarafından yapılmış halis Kayseri pastırmaları. Yumurtalar da tazeden daha taze, günlük idiler. Günlük yumurta tedarik etmek, şimdiki gibi imkansız değildi. Her evin bir bahçesi vardı. Bahçelerinde bir de kümesi. Kümeslerde 5-10 tavuk beslenir, yumurtalarından günü gününe istifade edilirdi. Meraklıları da o gün hatta öğleden sonra aldıkları yumurtaları fırınlara getirip, pidelerine sürdürürlerdi. Bir de şimdi, bayat yumurta bile değil, boya sürülüp pidelerin üzerleri sapsarı yapılıyor.

O zamanlar, pideler rengarenk uçurtma kağıtlarına sarılarak verilir, evde de temiz bir beze sarılarak tazeliklerini muhafaza etmelerine dikkat edilirdi. Top atılmasına 5 dakika kala, kesilerek ince dilimlere ayrılır, sofraya taksim edilirdi. Pide fırınlarının önünde görülenlerden bir tanesi günümüze kadar muhafaza edilmiştir. O da sıra kavgası. O gün de, bugün de fırınların önünde sık sık kavgalar olur, pidesini kapan Milli Piyango'nun en büyük ikramiyesini kazanmış gibi koşup evine giderdi.

Bu arada, top atıldığı halde pidelerini henüz alamayıp bekleşenler de görülürdü. İstanbul'un her tarafında hep has undan yapılmış ve kıvamında pişirilmiş pideler yapılırdı ama yine de bazı fırınların pideleri daha nefis, lezzetli bir kıvamda olurdu. Bugün ne bu fırınlar kaldı, ne de isimleri. Adettir diye deve hamuruna benzeyen pideleri vaktinde eline geçiren günümüzün insanları, kendilerini mutlu sayıyorlar.

Pide çıkartan fırınların önleri, dünün Ramazanlar'ında da tıpkı bugünkü gibi kalabalık olurdu. Evet, kalabalık yine o kalabalık, telaş yine o telaştı. Fakat pideler, bugünün pideleri değildi. Has undan yapılmış, kıvamında pişirilerek deve hamuru olmaktan uzaklaştırılmış, mis gibi kokulu, çörek otlu pidelerdi. Sade pidelerden başka yumurtalı, pastırmalı pideler de yapılırdı. Meraklıları, pastırmaları kendileri getirirlerdi.
Oruç bozduran şakalar
Ramazanlar'da yapılan şakalar daha ziyade oruç üzerine olduğu için bazıları oruç bozdurmaya kadar giderdi. Böyle şakalar da, daha ziyade iftara yakın saatlerde tiryakilere yapılırdı. Tiryaki olanların bildiği gibi; oruç tutulunca açlık, susuzluk pek etkili olmazdı. Fakat sigaraya dayanılmazdı. Sigara tiryakileri gibi, kahve, çay tiryakileri de vardı. Öylesine ki, bu kişiler iftar topu atılınca bir yudum su ile oruçlarını bozup, hemen tütüne ya da kahve fincanlarının sapına yapışırlardı. Ancak ondan sonra yemek yemeye girişirlerdi.

İşte yapılan şakalar da bu tür tiryakiler üzerine yöneltilirdi. Örneğin top atılmasına 5-10 dakika kala sigara tabakası açılıp, "Buyur" diye şakadan ikramda bulunulur, kibrit çakıp "Yaksana!" diye burnunun ucuna kadar sokulurdu. Tiryaki zaten tütüne hasret, bir de burnunun ucuna kadar sigara getirilince, dayanamaz "Lahavle" çekerdi. Bununla da hiddetini yenemezse, ağır sözler söyler, hatta küfürler savururdu. Şakayı yapanlar da kahkahayı basarlardı. Bir kısım Ramazan muzipleri de top sesini gayet güzel taklit eden el vurmaları yaparak, tiryakinin kulağının dibinde yalandan top patlatırlardı. Tiryaki iyice küplere biner.

Bazen öyle ağır küfürler savurur ki, orucu bile bozulurdu. Ramazan şakalarından tarihe geçenleri pek çok olmuştur. İşte bunlardan biri: Sultan II. Mahmut'un Kızlar Ağası Tahsin Ağa, çok cahil olduğu için de çok kibirli, kendini beğenmiş biriydi. Her şeyi bildiğini sanırdı. Sultan Mahmut'un bir de Sait Efendi adında çok zeki, hazırcevap bir sohbetçisi vardı. Sait Efendi, oldum olası bu cahil Kızlar Ağası'na kızardı. Bir Ramazan günü ona oyun oynayıp, padişahın gözünden düşürmek istedi ve Tahsin Ağa'nın odasına girdi. Ama ne giriş! Başı önünde ,elleri göbeğine bağlı. Sesi de çok saygılı: "Efendi hazretleri. Size bütün Müslümanlar namına bir ricaya geldim. Çok iyi bildiğiniz gibi, eskiden Ramazan orucu 6 aydı. Müslümanlar, padişahın Kızlar Ağası'na rica ettiler. O da padişaha söyleyerek, orucu 3 aya indirtti. IV. Murat'ın Kızlar Ağası da 1 aya indirtti. Şimdi de siz himmet etseniz de 1 haftaya indirtseniz."

Sonrası malum. Kendisine pek güvenen Tahsin Ağa, hemen padişaha söylemiş. Ertesi gün de Mekke'ye sürülünce, herkes derin bir "Oh" çekmişti.
Padişah Ramazan'da Tedbili Kiyafet Dolaşırdı
Ramazanlar Osmanlı padişahlarının da halk gibi yoğun olarak ibadetle geçirdiği aylardı. Ancak yönetici konumundaki padişahlar halkın sıkıntı çekmemesi için sık sık kimliklerini gizleyerek teftişler yapardı

Birinci Abdülhamid, beş buçuk yaşındayken babası Üçüncü Ahmed 1730'da Patrona isyanıyla tahttan indirildi. Abdülhamid için, sarayda "Şimşirlik" adı verilen yerde hapis hayatı başladı. 44 yıllık hapis hayatından sonra 50 yaşında tahta çıkan Birinci Abdülhamid, 1774'te hükümdar olduğunda Türk tarihinin en büyük mağlubiyetlerinden biriyle neticelenecek OsmanlıRus Savaşı devam etmekteydi. Bu savaşın sonunda imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması'yla Müslümanlar'ın yaşadığı Kırım'ın kaybedilmesi halka ve padişaha acı ve hüzün getirdi. Zaten senelerce yaşadığı hapis hayatının getirdiği problemlere, tahtta çıkar çıkmaz karşılaşılan bu büyük mağlubiyet de eklenince Birinci Abdülhamid karamsarlığa kapıldı. Durumu düzeltmek için yapılmaya çalışılan reformlar da alttan alta tepkiyle karşılaştı ve iç huzursuzluklar çıktı.

Dün dündür bugün bugün

Birinci Abdülhamid, hatt-ı hümayunlarında, yani bizzat kendisinin yazdığı emirlerde devlet işleriyle ilgili görüşlerini, kederlerini, çekincelerini ve aşklarını kendi kalemiyle ifade eden bir padişahtı. Bu yüzden bir padişahın neler düşündüğünü ve neler hissettiğini arkasında bıraktığı binlerce hattı hümayunundan anlıyoruz. Sultan'ın yazdığı emirlerde geçen bir sözü de bizi yakından ilgilendiriyor. Abdülhamid, günümüz siyasetinde Süleyman Demirel'le meşhur olmuş "Dün dündür, bugün bugündür" sözünü ilk kullanan idareciydi. Sultan bu sözü "vakit vakte uymaz" şeklinde ifade etmişti. Birinci Abdülhamid'in saltanatının sonu da acı ve kederle bitti. 15 yıllık saltanatının sonunda 1789'da öldüğünde imparatorluk Avusturya ve Rusya'ya karşı savaşmaktaydı ve bu savaş da mağlubiyetle neticelenecekti.

Osmanlı tarihinin en ilginç simalarından Birinci Abdülhamid'in hayatı Dr. Fikret Sarıcaoğlu'nun yazdığı kitap ve makalelerle aydınlandı. Sarıcaoğlu, "Ramazan Kitabı"nda yazdığı "Padişah ve Ramazan" isimli makalesinde de bir Osmanlı padişahının Ramazan'da neler yaptığını ortaya çıkardı.

Sultan Birinci Abdülhamid'in Ramazan'da ilk üzerinde durduğu konu, Ramazan'ın başlangıcının belirlenmesi için yeni ayın, yani Ramazan hilalinin tespitiydi. Abdülhamid, sadrazama yazdığı hattı hümayunlarında, yani kendi el yazısıyla kaleme aldığı emirlerde Ramazan'ın hangi gün başladığının titizlikle incelenmesini ve yeni ayın doğup doğmadığının öğrenilmesi için Bursa, Bolu ve Edirne gibi yüksek yerlere ulaklar gönderilmesini isterdi.

Hırka-i Saadet'i Ziyaret

Padişahlar, halkın durumunu yakından ve aracısız görmek için tebdil gezileri, yani kılık değiştirerek padişahlıklarını gizleyip halkın içinde geziler yaparlardı. Birinci Abdülhamid, sık sık tebdil gezen padişahlardandı. Sultan, Ramazan geldiğinde bu gezilere daha fazla önem verirdi. İlki Arefe günü olmak üzere Ramazan'da üç gün genelde ulema kılığına girerek halkın içinde dolaşırdı. Sabah namazıyla saraydan çıkan padişah, ikindi vaktine kadar gezer ve özellikle halkın temel ihtiyaç maddeleri olan et, ekmek ve yağ fiyatlarını kontrol ederdi. Birinci Abdülhamid, halkın temel ihtiyaç maddelerini teminde güçlük çekmemesi için özellikle Ramazan'dan önce sadrazama arka arkaya emirler gönderirdi.

Birinci Abdülhamid zamanında Ramazan'ın başlamasıyla birlikte her gün "huzur dersleri", yani padişahın huzurunda Kur'an-ı Kerim'deki surelerin tefsiri yapılmaya başlanırdı. Dönem savaşların cereyan ettiği bir zaman olduğu için yoğun olarak "Fetih Suresi"nin tefsiri yapılırdı.

Padişahlar, iftarlarını genelde sarayda yaparken, Birinci Abdülhamid, zaman zaman kızkardeşi Esma Sultan'ın Kadırga ve Maçka'daki saraylarına iftara giderdi. Oldukça dindar bir padişah olan Birinci Abdülhamid, Ramazan'daki önemli ibadetlerden biri olan Teravih namazlarını da kaçırmazdı. Genelde sarayda Teravih namazını kılan sultan, Ramazan boyunca dört-beş defa da saray dışında halkla beraber namaz kılardı. Birinci Abdülhamid, Teravih namazı için Eyüp Sultan, Ayasofya, Tophane, Yeni Valide ve Fındıklı camilerini tercih ederdi.

Kandil geceleri ibadete daha fazla önem veren Birinci Abdülhamid, dönemin önde gelen âlimlerini kandil geceleri saraya getirterek vaaz dinlerdi. Ayrıca böyle günlerde geceye uygun düşen ayet ve hadisler okunurdu. Padişah bazen de Mevlevi, Bayrami gibi tarikatların yaptığı ayinleri izlerdi. Kadir gecelerinde Ayasofya'ya, mevlid kandilinde de Sultan Ahmed camiine giderdi. Sultan, böyle günlerde ayrıca sarayda kutsal emanetlerin bulunduğu "Hırkai Saadet Dairesi"ni ziyaret ederdi. Şeyhülislam'la Kur'an-ı Kerim mukabele eden hükümdar, babası Sultan Üçüncü Ahmed için de hatimler okuturdu.
Ramazan zam ayı değildi
Her Ramazan'da yiyecek fiyatları yükselir, ancak işin ilginci fiyatları kimin yükselttiği belli olmaz. Bunun en önemli sebebi de ülkemizde denetimin düzgün yapılamayışıdır.

Osmanlı döneminde ise devlet halkın sıkıntıya girmemesi için denetimi çok sıkı ve acımasız yapar, pahalı veya bozuk yiyecek satan esnafı sopayla cezalandırırdı.

Osmanlı yönetimi Ramazan gelmeden halkın 11 ayın sultanında sıkıntı çekmeden huzur içinde Ramazan'ını geçirmesi için birçok tedbir alırdı. Ramazan'da halkın sıkıntıya uğramaması için devletin üzerinde durduğu en önemli mesele yiyecek sıkıntısı çekilmemesi ve gıda fiyatlarının artmamasıydı. Ramazan ayı dolayısıyla gıdaların satılacağı fiyatlar devlet tarafından belirlenir ve bu fiyatların üzerinde satış yapılmaması için görevliler teftişlerde bulunurlardı. Devlet tarafından tespit edilmiş gıda fiyatları bir liste hâlinde bastırılarak dağıtılırdı.

Tarih boyunca ne kadar kanun çıkarılırsa çıkarılsın esnafın bir kısmının halkı kandırmasına engel olunamamıştır. Osmanlı döneminde de en önemli sorunlardan biri esnafların bir kısmının vatandaşı kazıklamasıydı. Bu yüzden Osmanlı yönetimi kanunlara ağır para cezalarının yanı sıra dayağı da koymuşlardı. Müşteriye kalitesiz veya eksik mal veren, devletin belirlediği fiyattan daha pahalı satan esnaf herkese ibret olması için çarşının ortasında falakaya yatırılırdı. Suçu ağır olanlarsa kulaklarından dükkânlarının kapısına çivilenirdi.

Osmanlı idaresi halkın mağdur olmaması için esnaf teşkilatını, hammadde temininden başlayarak imalat, pazarlama, malları fiyatlandırma ve satış aşamalarının tamamını denetim altında tutardı. Hiçbir esnaf malını devletin belirlediği narhın, yani fiyatın üzerinde satamazdı.

Piyasada satılan malların devletin belirlediği fiyatın üzerinde satılıp satılmadığının denetlenmesi padişahın vekili olan veziriazamların görevlerinin en başta geleniydi.Veziriazamın bırakın görevini aksatmasını, fiyat denetimini ihmal ettiği yönünde bir dedikodu çıkması bile azline sebep olurdu. Böyle bir durumla karşılaşmak istemeyen veziriazamlar Çarşamba günleri konaklarındaki divan toplantısının ardından, yanlarına İstanbul kadısı ile muhtesibi, yani zabıta mü- Osmanlı İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta, bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.

Böyle bir durumla karşılaşmak istemeyen veziriazamlar Çarşamba günleri konaklarındaki divan toplantısının ardından, yanlarına İstanbul kadısı ile muhtesibi, yani zabıta mü- Osmanlı İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta, bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.

Osmanlı İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta, bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.

Esnaf kanunnamesinde, "Allah'ın yarattığı her şeyin hukukunun görülüp, gözetilmesinden muhtesibin sorumlu olduğu" kaydı bulunur. Muhtesib, yalnız esnafı denetlemez, yeni iş yerlerinin açılması ve yol izni verilmesi gibi konulara da bakardı. Muhtesib, emrindeki zabıtalarla esnafı teftişi sırasında suçu dayağı gerektiren bir kişiyi bulursa çarşı ortasında falakaya yatırtır, eğer suçu hapis veya sürgünü gerektiren biri olursa idari makamlara bildirirdi.
Ramazan Delileri
Oruç bozduran şakalar
Eski bir deyim vardır. "Deliye her gün bayram" diye. Eski Ramazanlar'da deliler kendilerini daha ziyade Ramazan aylarında gösterirler, özellikle de İstanbul sokakları, cami avluları, onlarla dolar taşardı. Fakat hepsi de sevimli delilerdi. Hafif ve tatlı deli tipleri yani. Bunlar 30 Ramazan boyunca tekkeleri, dergahları dolaşır, oralarda verilen iftar sofralarına otururlardı.

Bazen de konaklardaki iftarlara giderek, akıllıların bile beceremeyeceği esprili sözlerle herkesi gülmekten kırıp geçirirlerdi. Ramazan delileri diyebileceğimiz meczuplardan tatlı bir sima da Eyüplü Deli Hidayet'ti. Eyüplü idi ama daha ziyade Çemberlitaş civarlarında dolaşırdı. Hidayet'in deliliği saat sorma üzerine idi. Her rastladığı kişiye; "İftara ne kadar var?" diye sorardı.

Deli Hidayet, bu kadarla da kalmaz, o semtteki evlerin kapılarını çalar, kapıyı açan kadına isterse genç kız olsun; "Hanım nine, topun atılmasına ne kadar kaldı?" diye sorardı. İftar vaktine 5-10 dakika kala yine bir evin kapısına asılmıştı. Sık sık bu kapıyı çalıyor, evin büyük hanımına; "İftara ne kadar var?" diye soruyordu. Defalarca çalınan kapıyı açmaktan tepesi atan ihtiyar kadının nihayet sabrı tükenmişti. Son defa kapıyı açtığında "Yine mi sen?" diye tokadı patlatınca bizim Deli Hidayet; "Çok şükür iftar topu patladı!" diyerek cebindeki zeytini çıkartıp orucunu açıvermişti. Bir diğer sevimli Ramazan delisi de Çıplak Osman Dede idi. Yaz kış çıplak gezen saçlı sakallı bu sevimli İstanbul delisi, çoğunlukla Laleli Camii'nin önündeki kaldırımlarda otururdu.

Bir gün devrin padişahı Sultan Dördüncü Murat, kıyafet değiştirerek oradan geçerken Çıplak Osman Dede kendisini tanıdı ve yolunu keserek seslendi; "Neden kendini benden gizliyorsun? Validen Kösem Sultan kaç yıldır dul. Onu benimle evlendir de ikimiz de bayram edelim". Bu sözler o hiddetli padişahı bile güldürmüş, hiçbir şey demeden oradan uzaklaşmıştı.
Ramazanda fiyatlara dikkat edile!
Ramazan ayı başlamadan evvel halkın bu ayı daha rahat ve huzurlu bir şekilde geçirmesi için hükümet tarafından bazı tembihnâmeler neşredilirdi. Bunlar, bazı kuralları içeren bir nevi yönetmeliklerdi. Ramazan günleri ve gecelerinde bu aya hürmeten evlerin, sokakların ve dükkanların temizliğine itina gösterilmesi, padişahın şehri ziyaretleri sırasında ahalinin nasıl davranacağı, kadınların arabalı arabasız gezintilerde uyması gereken kurallar ve sosyal hayatın düzenini bozacak hareketlerden ve tavırlardan kaçınılması bu tembihnamelerle açık bir şekilde halka duyurulurdu.

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde rastladığımız 1807 tarihli belge ise bu tembihnâmelere ilginç bir örnek. Ramazan-ı Şerifin yaklaşmasından dolayı gerek ekmek, gerekse eşya fiyatlarının inip çıkmaması hususunda konulan narha dikkat edilmesini tembihleyen belge, nahr defterinin mahalle imamları ile bakkallara gönderilmesini emrediyor.

(4. Mustafa dönemi, Hat-ı Hümâyûn, No: 53351)

Türkiye Gazetesi'nde yayınlanan, Tolgay Uslubaş tarafından hazırlanan "Ramazan Günlüğü" bölümünden alıntılar yapılarak hazırlanmıştır.  04 Ekim 2006
Sofrada Pilav Bulunmayınca Yemeğin Bittiği Anlaşılmıyor!
İsmail Rûmî Dergâhı’nın 1906 ramazanı, bir dergâh çalışanı tarafından gün be gün kaydedilir. Rûznâmeye göre hangi gün ne yendiği, hangi ilâhilerin söylendiği ve teravihe kimlerin gelip cemaatin kaç kişi olduğu yazar. Dergahın letâfetli iftar sofralarında ortalama 8-10 çeşit yemek vardır, sadece o gün pilav sofrada arz-ı endam etmez, bunun eksikliği ise şöyle kaydedilir: “Sofrada pilav bulunmayınca yemeğin bittiği anlaşılmıyor...”

Tophâne’deki İsmail Rûmî Dergâhı’nın 1906 ramazanı, bir dergâh çalışanı tarafındın gün be gün kaydedilir. Rûznâmeye göre hangi gün ne yendiği, hangi ilâhilerin söylendiği ve teravihe kimlerin gelip cemaatin kaç kişi olduğu yazar. Ama en ilginci 9 ramazan günü düşen nottur. Dergahın iftar sofralarında ortalama 8-10 çeşit yemek vardır, sadece o gün pilav sofrada arz-ı endam etmez, bunun eksikliği ise söyle kaydedilir: “Ta’amda pilav bulunmayınca yemeğin bittiği anlaşılmıyor...”

Neredeyse Türk kimliğinin göstergelerinden biri olan pilav tutkumuz hemen her sofrada kendini gösterir. Emin olun bugün bile pilav bulunmayan soflarda eksiklik arayanları bilirim.

Türk insanı damağına son derece düşkündür ve pirinç gibi bir nimeti, Çinliler gibi tuzsuz lapa pilav şeklinde asla tüketmez, ona hakkını verir. Biz öyle Uzak Doğu ülkelerininki gibi suya pirinç salmakla, yani pirinci haşlamakla ya da buharda pilav yapmakla yetinmemişiz. İşin içine kendi mutfak kültürümüzün vazgeçilmezlerinden biri olan tereyağını sokmuşuz ki gerçekten pilavın tereyağıyla yapılanı bambaşka bir lezzette olur. İranlı, Iraklı, komşularımızdan ve Özbek ya da Kırımlı soydaşlarımızdan öğrendiğimiz fıstıklı, üzümlü, havuçlu, ayvalı pilavları da bizdeki pilav çeşitlerine renk katar.

Şunda şüphe yok ki, kaliteli pirinçten et ya da tavuk suyunda pişirilmiş, çok iyi demlenmiş, dolayısıyla pirinçleri tane tane ve kesinlikle birbirine yapışmamış halde bir pilav en görkemli ziyafet sofralarının baş tacıdır.

Ne yazık ki son yıllarda diyetisyenlerin sağlıklı önerileri sayesinde artık tereyağı tencere dibinde ya var, ya yok! Hal böyle olunca o eski yağlı yüzlü pilavlar unutulmaya yüz tuttu, küçücük kalıplara sokulup tabakların kenarına garnitür olarak iliştirilmesi adet oldu.

Ziyafette 13 türlü pilav

Tarihi neredeyse 8 bin yıl evveline dayanan pirince dair kayıtlar, 15. yüzyılda bile sarayda pilav yendiğini gösteriyor. Fatih’in sofralarında sade pilavın dışında sebzelisi, etlisi ve tavuklusunun yer aldığı kayıtlardan anlaşılıyor. Ancak pirinç nadir bir malzeme olduğu için çok uzun bir dönem pilav sadece zengin Osmanlı sofralarını süslüyor ve buralarda da sofranın en önemli yemeği konumuna yükseliyor. 16. yüzyılda pilav pişirme yöntemleri gelişmiş, aynı öğünde birkaç çeşit pilav yenmeye başlanmış. Şölenlerde ikramların zenginliği, etin yanı sıra pirinç pilavlarının bolluğuyla da ölçülür hale gelmiş. 17. yüzyılda Evliya Çelebi, Bitlis Beyi’nin kent meydanında verdiği ziyafette 13 çeşit pirinç pilavı bulunduğunu yazıyor. Bu da pilavların sadece Osmanlı sarayına özgü olmadığını gösteriyor. Ancak yine de nadide bir yemek olan pilavı sıradan halk yüzyıllar boyu ancak zenginlerin şölenlerinde tadabilmiş. Pirincin yaygınlaşması 18. yüzyıldan sonra gerçekleşiyor ve pilav artık orta halli insanların da sofralarının vazgeçilmez yemeği haline geliyor. Özellikle İstanbul’da bu yüzyıldan sonra pirinç buğday kadar tüketilir oluyor. 
Sultanın Mütevazı Sofrası
Padişah sofrası, Fatih Sultan Mehmed’in saray ve devlet düzenini sağlayan o meşhur kanunnamesinin 35. maddesinde; “Cenab-ı şerifim ile kimesne taam yemek kanunum değildir, meğer Ehl-i iyalden ola, Ecdad-ı izamım vüzerasiyle yerleşmiş. Ben refetmişimdir” der. Buradan anlaşılacağı üzere Sultan Fatih tek başına veya çok yakın olanlarla yemek yiyor ve evvelki padişahlar gibi vezirleriyle dahi yemek yemeyi reddediyordur. Hatta Kanunnameye göre Divanda vezirlerin de nasıl ve hangi şartlarla yemek yiyebileceği belirtilmiş, bunların önünden kalkan taamın (yemeğin) dahi çavuşlar, reisülküttap neferleri gibi hizmetliler tarafından yenilmesini öngörmüştür. Böylece bir taraftan bu hizmetlilere vezir yemeği yedirilerek onları payelendirirken bir taraftan da israfın önlenmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Ancak makam sahibi görevlilerin genellikle kendi sınıflarıyla bir arada yemek yeme zorunda olduğu görülüyor. Sonrada Ali Ufki bey adını alan saray ağalarından Woyciech Bodowski 17. yüzyıldaki saray âdetlerini anlatırken “Padişahın Hasoda’da veya teras ve bahçelerde yalnız başına yemek yediğini, yemek için kaşık ve parmaklarını kullandığını daha sonra ellerini sabunla yıkadığını” belirtir.

Böyle bir durum dünyanın diğer büyük saraylarına göre önemli bir farklılık arz eder. Fransa kralı ve Cin imparatoru da tek başına yerler ama bunu asilzâdeleri ya da yüksek memurları önünde yaparlar, oysa Fatih Sultan Mehmed gibi Osmanlı sultanlarını ancak hizmetkârları ve ailesi görebilir. Pek çok insanın hayallerini süslediği gibi padişahın yanında cariyeler falan yoktur. Öyle ihtişamlı sofralarda oturmaz, tercih ettiği yer sofrasıdır, abartıldığı gibi altın kaplar, mücevherlerle bezemeli bardaklar da o sofrada yer almaz.

Günde iki öğün yemek

Fatih Sultan Mehmed’in mutfağı ile ilgili en eski belge 11 Haziran ile 9 Temmuz 1469 tarihlerine tekabül eden hicri 873 Zilhiccesi’ne aittir. O sırada İstanbul’da olan padişah, günde iki öğün yemek yer, birincisi ve en önemlisi sabah, ikincisi ise güneş batımındadır. Ne ilginçtir ki ikinci öğün, belli bir perhizin uygulandığı izlenimini verecek kadar sadedir: çorba, etli bir yemek, yoğurt ve genellikle çiğ yenen salata cinsinde otlardır.

Daha ilginci bu söz konusu esas yemek öyle günden güne değişmez. Ne hikmettir bilinmez o koskoca padişah ayın ilk 15 günü her akşam şalgamlı ve yumurtalı kuzu ve geriye kalan 14 gün ise soğanlı tavuk kebabı yer. Bu durum çorba için de geçerlidir. Kuzu yemeğinin yanında her gün sarı erikli bir çorba vardır, ancak bazı günlerde içine hıyar ya da maydanoz katılır. Mönüde tavuk kebabı olduğu günler ise koruk ya da sarı erik suyu katılmış balkabağı çorbası eşlik eder. Padişahın çiğ yediği salata cinsinden otlar ise değişkenlik arz eder, gününe göre marul, tarhun, soğan, sarımsak, tere ya da hıyar olabilir. Bu söz konusu otlar zeytinyağı, sirke ve soslarla karışmış bir salata türünde olmayıp sadedir, yediği de birkaç tutamı geçmez. 26 Haziran akşamında ise padişah bu söz konusu otlar yerine hıyar turşusu, 19’unda ise limon turşusu yer. 13’ü ve 15’inde mönüde kiraz vardır, 19 ve 27’sinde ise boza içilir.

Sabah yemekleri ise nispeten daha çeşitlidir. 12 Haziran sabah mönüsünde yumurtalı lapa, mantı ve yoğurtlu erişte (Örke) vardır. Ertesi gün yeniden mantı, kestaneli bulgur ve muhallebi yenir.

Bayram mönüsü de sade

Fatih mutfağı defterlerinden anladığımız kadarı ile Sultan Fatih’in sefer yemekleri de çok çeşitli değildir. Sözgelimi; Otlukbeli’ne giderken takip ettiği güzergâhta dokuz gün zarfında yediklerinin çeşitleri arasında sadece koruklu ekşili çorba, baş, paça, peynirli tarhana ve börek bulunur. Dikkati çeken diğer bir husus ise Kurban bayramına tekabül eden 20 Haziran ile ilgilidir. O gün kurban edilmek için 20 sığır, Yeniçerilere dağıtılmak üzere 1000 kâse, Divân’a verilmek için dışarıdan 50 okka zülbiye helvası alınır, ne ilginçtir ki o koskoca sultanın mönüsünde hiçbir olağanüstülük gözlenmez.

Fatih Sultan Mehmed, Edirne ve İstanbul’daki o muhteşem saraylarında oldukça sade bir hayat sürer ve onun dönemindeki mutfak giderleri diğer padişah dönemlerine kıyasla hayli az olduğu pek çok eserde dile getirilir. Buna rağmen Sultan Fatih’in mutfağından fakirlere her hafta pazartesi ve perşembe günleri 250 akçe dağıtılır, sultan ise gizli veya aşikâre şehrin varoşlarında dolaşarak şahsi malından fakir kimselere sadaka vermeyi asla ihmal etmez.
Teravih Namazı ve Sopalı Müezzinler
Teravih namazları da, Ramazanın renkli taraflarından biri idi. Mahallenin kadınları ve çocukları da teravih namazı kılmak için camilere giderlerdi. Yerleri ayrıydı. Çocuklar kendi aralarında muzipleşir, gülüşür, şakalaşır, birbirlerini iter kakar, gürültü yaparlardı. Çocukların bu aşırılıklarına iki türlü engel olunmak istenirdi. Ya çocukları birbirlerinde ayırıp büyüklerin arasına serpiştirmek, ya da başlarına sert bir müezzin vermek. Böyle müezzinlerden biri de Feriköy Behram Çavuş Camii'nin müezzini Ahmet Efendi idi. Yanına bir sopa koyarak çocukların arkasında namaz kılar, yaramazlık yapan çocuklara sopa ile vurarak camiden çıkartırdı. Camiden kovulan küçük çocuğun ancak o zaman aklı başına gelirdi.

Sokaklar şimdiki gibi aydınlık değildi. Sonra o saatlerde herkes camide olduğu için sokaklarda kimse yoktu. Issızlık ve karanlıktan korkan küçük çocuk, namazın çabuk bitmesi için dualar mırıldanırdı. Teravih bitip de cemaat birer ikişer dağılmaya başlayınca sindikleri köşeden usulca aralarına karışıp, evlerinin yollarını tutarlardı. Çünkü evlerine erken dönenler; "Yine camide kim bilir ne yaramazlık yaptın?" denilerek azarlanır, hatta dövülürdü.

Bunun tersi de olur, camiden kovulan çocuk, civarda bir Karagöz veya orta oyunu yeri varsa oraya gider, dalıp kalır, eve dönme vaktini geçirince bu seferde; "Demek camiden kaçtın" diye azarlanırdı. Anılarından öğreniyoruz ki, büyük tiyatro sanatkarı Galip Kavuklu Hamdi ve daha nice tanınmış şahsiyetler, çocukluklarında bu nedenlerle bir hayli hırpalanmışlardı.

Dünün iftar ve sahur yemekleri için verilen listeler şüphesiz varlıklı evler, konaklar, yalılar, köşkler içindi. Fakat yine de en fukara evinde bile, Ramazan da birkaç çeşit yemek bulunurdu. Fakir ailelere etraftan yardım edilir, bir aylık Ramazan yiyeceği yollanırdı. Ramazan'ın bereketi de bu idi. Zengini de, fakiri de ramazan aylarında muhakkak değişik, nadide yemekleri bolca yerlerdi. Bu kadar çok yenilen yemeklerin sindirilmesi de kolay ve mümkündür. Teravih namazı... Yirmi rekat Teravih namazına bir de on iç rekatlık yatsı namazı eklenince, yenilerler öylesine çabuk erirdi ki...
Torpido İmamlar
<>Ramazan gecelerinde, 33 rekat namaz kılınırdı. 13 rekatı mutat olan yatsı namazı, 20 rekatı da teravih namazı. Halk ikisine birden "Teravih namazı" derdi. Teravih namazı, büyük rağbet görür, herkes camilere koşardı. Teravih namazı saatlerinde sokaklarda kimseler bulunmaz, kahvehaneler boşalırdı. Fakat yine de camiye gelmeyenler de olurdu. Bunlar, camiye çıkamayacak kadar ihtiyar olanlarla, varlıklı kimselerdi. Konak, köşk, yalı sahibi varlıklı insanlar, Ramazan'da birer hoca tutarlar, Teravih namazlarını konak halkı ve davetlilerle birlikte, o hocanın arkasında kılarlardı. Teravih namazı için, büyük konaklarda büyükçe bir oda ayrılırdı.

Teravih namazı 33 rekat idi ama süresi, namazı kıldıran imamın çevikliğine bağlı idi. Bazı imamlar, yarım saat içinde kıldırırlardı ki, böyle imamlara "Torpido imam" denilirdi. O zamanlar uçaklar, hele jet uçaklar bilinmediği için bu isim verilmişti. Bir savaş gemisi olan torpidolar, o zamanlar en hızlı giden araçlardı. Ağır teravih namazı kıldırılan camiler genelde Fatih, Eyip, Üsküdar gibi koyu dindarı fazla olan muhitlerde idi. Şimdi rahmetli olan torpido imamların başlıcaları Beşiktaş Sinan Paşa Camii'nin imamı Nuri Efendi, Kadıköy Osmanağa Camii imamı Sait Efendi idi. Şehzadebaşı alemlerine yetişmek isteyenler, hızlı imamların arkasında namaza dururlar, eğlencelere tam zamanında yetişirlerdi. Bu konuda fıkra haline gelmiş, hoş bir olay vardı.

Bir arnavut, eşeğine binmiş ve yanına çocuğunu da alarak şehre inmiş. Teravih namazı kılınan bir caminin önünden geçerken oğluna;

"Sen eşeğe bak. Ben namaz kılayım" diyerek camiye girmiş. Bayram namazından başkasını bilmeyen Arnavut, bakmış ki namazın biteceği yok. Bir ara dışarı çıkmış ve oğluna; "Merkebi al, köye dön. Anana da, "Babam imamla inada girdi, Arnavut damarı kabarmış, imamı pes ettirene kadar namaz kılacakmış" de. Beni merak etmesin"

Yanık Sesli Kadın Hafızlar
Eskiden Ramazan ayı boyunca, camilerde mukabele okunurdu. Mukabeleleri gayet güzel sesli hafızlar okur ve her gün Kur'an-ı Kerim'den bir cüz okumak sureti ile Ramazan sonuna doğru Kur'an-ı Kerim'i bitirirlerdi ki, buna "hatim İndirmek" denilirdi. Mukabele okuyan hafızlar, iki kısımdan oluşurdu. Bir kısmını Vakıflar İdaresi para ile tutar, vakıf bağışlarında bulunmuş hayır severlerin ruhuna Kur'an-ı Kerim okuturdu. İkinci kısım hafızları ise varlıklı olan kişiler tutar, onlar da ölmüşlerinin ruhu için okuturlardı.

Mukabeleler öğle ile ikindi arasında, hatta sabah ile öğle arasında da okunurdu ama daha ziyade ikindi ile iftar vakti arasında okunurdu. Bu arada yine Vakıflar İdaresi'nin tayin ettiği vaizler, cemaate vaaz edip nasihatte bulunurlardı. Geceleri de mukabeleler okunduğu olurdu. İftardan, teravih namazına kadar ya da sahurdan sabah namazına kadar...

Yanık sesli hafızlar tarafından okunan mukabeleleri kadınlar da camilerin kendilerine ayrılan köşelerinden izler, vaazları da dinlerlerdi. Bir de kadın hafızlar vardı. Varlıklı aileler Ramazan için kadın hafız tutarlar, evlerinde okuturlar, komşuları da davet ederlerdi. Kadınlar, öğleden sonra iftar yemeklerinin hazırlanması ile meşgul olacakları için evlerdeki mukabeleler öğleye doğru okunurdu. Yine varlıklı aileler konakları için ayrıca bir imam ile bir erkek hafız tutarlardı. İmamlar teravih namazı kıldırır, hafızlar da mukabele okurlardı. Ramazan münasebetiyle okutulan Kur'an-ı Kerim'in tamamlanması, ya Kadir Gecesi ya da arife gecesi yapılırdı. Hatim duaları da böylece Kadir veya arife gecesi yapılırdı.

Eski Ramazanlar'da yanık sesli ünlü erkek hafızlar olduğu gibi, yine çok tatlı sesli ünlü kadın hafızlar da vardı. Çok eski Ramazanlar'da sadece evlerde konaklarda mukabele okuyan kadın hafızlar, sonraları camilerde de okumaya başlamışlardı. Seslerinin güzellik derecesine göre kadın veya erkek hafızların dinleyicileri de az veya çok olurdu.
Yiyecek Dilenen Goygoycular
Oruç bozduran þakalar
Dilenmelerine dini bir hava veren goygoycular, paradan ziyade pirinç, yağ, un gibi yemeklik malzemeler isterlerdi.

Ramazanlar'da ve kandillerde görülen goygoycular, her türlü dilencilerdi. Dilenmelerine dini bir hava verirler, garip bir þeyler mırıldanarak güya dua ederler, sonra da hep bir ağızdan, "Goy goy, goy goy canım, goy goy!" diye kapı çalıp, sırtlarındaki torbaları uzatırlardı. Evet, bu perişan kılıklı goygoycular, birkaç kişilik kafileler halinde sokak sokak dolaşıp, dilenirlerdi. Dilendikleri de paradan ziyade pirinç, yağ, un, fasulye, ceviz, fındık, üzüm gibi yiyecek maddeleri üzerine olduğu için, hepsinin arkasında kirli torbaları bulunurdu. Oldukça büyük olan bu torbalar, akşama kadar muhakkak dolardı. Çünkü kılıkları perişan olmakla beraber ayakları zinde olan goygoycular, bir gün içinde o kadar çok sokak dolaşırlardı ki...

Sonra cahil halk, goygoycuları bir tür derviş sanır, onlara yardım etmekle büyük sevaplar kazanacaklarına inanırlardı. Oysa ki çoğu namaz niyazdan uzak, hatta ayyaş kişilerdi. Goygoycuların bir ayrı tipi de Tahtakale'nin pis hanlarında oturan Araplar'dı. Bunlar sadece dualar mırıldanmakla kalmazlar, dilendikleri evlerin önünde kılıç kalkan oynayarak, alacakları sadakaları çoğaltma yoluna giderlerdi. Ağızlarına ateş alanlar da vardı ki, cahil halk onların ermiş olduklarına inanır, kalplerini kırmaktan çekinerek küçük kilerlerinde mevcut yağ, pirinç, nohut, fasulye, mercimek gibi yiyeceklerinin yarısını onların pis torbalarının içine boca ederlerdi. Goygoycular, torbalarını iyice doldurduktan sonra içindekileri mahalle bakkallarına, zahirecilere satarlardı.

Cepleri para görünce cami filan akıllarına gelmez, et, süt, tatlı ile dolu sofralarda karınlarını doyururlardı. Bu arada, içki şişesi açtıranlar bile olurdu. Eski neslin çocuklarının hafızalarından, onların perişan kılıkları, saçları sakallarına karışmış kirli ve korkunç yüzleri ve kulaklarında "Goy goy, goy goy canım, goy goy!" diye bağrışları ölene dek silinmez. Yaramaz çocukları, aileleri korkutmak için "Seni goygoyculara veririm!" diye korkuturlardı. Yinede o devrin çocukları goygoyculardan korkmakla beraber, peşlerine takılırlardı.