|
1.Resulüm,
sana enfâlden, ganimetlerden soruyorlar Enfâli
soruyorlar buyurulmayıp "enfâlden soruyorlar" buyurulması gösterir ki, asıl enfâli soruyorlar veya
ganimeti istiyorlar demek olmayıp, enfâlin
durumunu, onunla ilgili hükmünü soruyorlar demek olduğuna işarettir ve,
bu cihet zaten verilen cevap ile açıklık kazanacaktır. Sonra bunun
A'raf sûresinin son âyetlerine ilgisi bakımından da kulluğa yönelik,
yani hakkiyle kulluk edebilme arzusundan doğan bir soru olduğundan da
gaflet edilmemek gerekir. Cevap olarak: De ki; enfâl, Allah ve
Resulünündür. Yani enfâl hakkında hüküm vermek Allah'a ve Resul'e
mahsustur. Bunda kimsenin oyu ve onayı yoktur. Allah nasıl emrederse
Resul de onu öylece tebliğ ve icra eder. Şu halde Allah'a karşı
gelmekten sakınınız, Allah'a ittika ediniz ve gazabına sebep olacak
hâllerden sakınıp korununuz. Ve aranızdaki açıklığı gideriniz,
düzeltiniz. İhtilaf ve anlaşmazlıkları gerektiren hâllerinizi
düzeltiniz ve bunu yapabilmek için Allah'a ve Resulü'ne itaat ediniz
eğer müminler iseniz, böyle yaparsınız. Zira müminler, ancak onlardır
ki, Allah anıldığı zaman yani sırf Allah'ın ism-i celâli söylendiği,
sıfatlarından hiç bahsolunmaksızın ve fiillerinden, kudretinden hiçbiri
gösterilmeksizin yalnızca "Allah" denildiği zaman yürekleri oynar,
kalblerini rahmet ümidi ve sevgi heyecanı kaplar, muhabbetle karışık
bir korku sarar, Allah'ın azamet ve ihtişamından kaynaklanan bir
ürperti kaplar. Ve üzerlerine O'nun âyetleri okunduğu, tilâvet edildiği
vakit imanlarını arttırır. Bilgi ve ibadet sebepleri ve delilleri
arttıkça iman da taklitten çıkıp tahkik özelliği kazanmaya başlar,
tahkik gelişir, yakîn ve itminanları ziyadeleşir. Ve ancak Rab'lerine
tevekkül ve itimat eylerler. Başkasına değil, yalnızca Allah'a güvenir
ve O'na teslimiyet gösterirler ve işlerinde başarıyı ondan beklerler.
2- Resulüm,
sana enfâlden, ganimetlerden soruyorlar Enfâli
soruyorlar buyurulmayıp "enfâlden soruyorlar" buyurulması gösterir ki,
asıl enfâli soruyorlar veya ganimeti istiyorlar demek olmayıp, enfâlin
durumunu, onunla ilgili hükmünü soruyorlar demek olduğuna işarettir ve,
bu cihet zaten verilen cevap ile açıklık kazanacaktır. Sonra bunun
A'raf sûresinin son âyetlerine ilgisi bakımından da kulluğa yönelik,
yani hakkiyle kulluk edebilme arzusundan doğan bir soru olduğundan da
gaflet edilmemek gerekir. Cevap olarak: De ki; enfâl, Allah ve
Resulünündür. Yani enfâl hakkında hüküm vermek Allah'a ve Resul'e
mahsustur. Bunda kimsenin oyu ve onayı yoktur. Allah nasıl emrederse
Resul de onu öylece tebliğ ve icra eder. Şu halde Allah'a karşı
gelmekten sakınınız, Allah'a ittika ediniz ve gazabına sebep olacak
hâllerden sakınıp korununuz. Ve aranızdaki açıklığı gideriniz,
düzeltiniz. İhtilaf ve anlaşmazlıkları gerektiren hâllerinizi
düzeltiniz ve bunu yapabilmek için Allah'a ve Resulü'ne itaat ediniz
eğer müminler iseniz, böyle yaparsınız. Zira müminler, ancak onlardır
ki, Allah anıldığı zaman yani sırf Allah'ın ism-i celâli söylendiği,
sıfatlarından hiç bahsolunmaksızın ve fiillerinden, kudretinden hiçbiri
gösterilmeksizin yalnızca "Allah" denildiği zaman yürekleri oynar,
kalblerini rahmet ümidi ve sevgi heyecanı kaplar, muhabbetle karışık
bir korku sarar, Allah'ın azamet ve ihtişamından kaynaklanan bir
ürperti kaplar. Ve üzerlerine O'nun âyetleri okunduğu, tilâvet edildiği
vakit imanlarını arttırır. Bilgi ve ibadet sebepleri ve delilleri
arttıkça iman da taklitten çıkıp tahkik özelliği kazanmaya başlar,
tahkik gelişir, yakîn ve itminanları ziyadeleşir. Ve ancak Rab'lerine
tevekkül ve itimat eylerler. Başkasına değil, yalnızca Allah'a güvenir
ve O'na teslimiyet gösterirler ve işlerinde başarıyı ondan beklerler.
3-
Onlar
ki,
Namazı hakkiyle kılar ve kendilerine verdiğimiz
rızıklardan infakta bulunurlar.
4- İşte
onlar, yani bu özellikleri kazanmış olan müminler yok
mu hakkiyle mümin olanlar işte ancak bunlardır. Gerçekte mümin diye
ancak bunlara denilir. Zira hem kalbleri, hem kalıpları ve amelleri ile
mümindirler. Bunlar için Rableri katında yüksek yüksek dereceler ve
büyük bir mağfiret ve kerim bir rızık vardır. Öyle kerim bir rızık ki,
sayısı ve süresi tükenmez, ardı arkası kesilmez, zararsız ve tükenmez,
derdi belası olmaz, sırf hayır ve sırf nimet olan bir rızık vardır ki
iman ile güzel amelin asıl ecri işte bunlardır. Dünya malı ve savaş
ganimetleri bunların yanında kâle alınmaya bile değmez. Şu halde
enfâlin hükmünü sorarken, her şeyden önce şunu bilmek gerekir ki,enfâl,
bu dereceleri, bu mağfireti ve bu kerim rızkı ihlal etmemek şartıyla ve
onun üzerine ziyade, fazladan bir nimet olmak üzere düşünülmeli ve ele
alınmalıdır. Yoksa ganimetler, helâl olan birer enfâl olma özelliğini
kaybeder, birer vebal ve günah olur. Bu hâl, bu enfâl meselesindeki
durum neye benzer bilir misiniz?
5-Ey
Muammed, Bu hâl, şunun gibidir ki Rabbin seni hakkı
açığa çıkarma uğruna, yatağından kaldırıp, evinden dışarı çıkarmıştı,
yani Rabbin seni, Medine'deki evinden çıkarıp Bedir tarafına doğru
hareket etmeni emreylediği zaman, hakkı yerine getirmek gibi gerçek bir
sebeple çıkarmıştı. İşte o sırada bu müminlerin bir kısmı
gönülsüzdüler. Savaşı arzu eder bir durumda değildiler. Bunun için ilk
yola çıkışta işin içyüzünü bilmiyorlardı. Gerekli hazırlıklarını
yapmadan sadece bir kervana gidiliyor diye gelişigüzel çıkmış
bulunuyorlardı, savaşmayı da istemiyorlardı.
6- Hakikat
iyice açıklık kazandıktan, yani savaşın kaçınılmaz
olduğu iyice anlaşıldıktan sonra hâlâ o konuda sana karşı mücadele
ediyorlardı, sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi
davranıyorlardı. Yani doğal olarak savaşmaktan gocundukları veya harp
için hazırlanmış olmadıkları için, iki süvari ve üçyüz onüç piyadeden
oluşan ufacık bir birlikle düşmana karşı savaş vermeyi bir kısım
müminler çok tehlikeli ve mahzurlu görüyorlardı ve savaşı hoş
karşılamıyorlardı.
7-
Ve
unutmayın o vakti ki, Allah size iki taifeden birisi
sizin olacaktır diye vaad ediyordu; siz ise istiyordunuz ki, şevketi
olmayan şey sizin olsun. Bu iki taifenin birisi Ebu Süfyân'ın
yönetiminde Amr b. As ile Amr b. Hişam'ın dahi içinde bulunduğu kırk
süvari muhafazasında Şam'dan gelmekte olan büyük bir ticaret kervanı
idi. Hz. Peygamber bu kervanın gelişini haber vererek Medine'den
hareket etmişti. Sahabenin birçoğu, hareketin hedefinin yalnızca bu
kervanı vurmak olduğu düşüncesinde bulunduklarından bu harekete fazla
ağırlık kuşanmadan katılmışlardı. Oysa öte yandan bütün Mekke halkı
ayaklanmış büyük bir kalabalık teşkil ederek Ebu Cehil kumandasında
hareket etmiş, güçlü ve şevketli bir taife idi Bin kişilik silahlı bir
Kureyş ordusu Bedir'e doğru geliyordu. O zaman Cebrail inmiş ve
demiştir ki, Ey Muhammed, Allah Teâlâ size iki taifenin birini vaad
etti; ya ıyr, ya nefîr yani ya kervan veya Kureyş ordusu". Bunun
üzerine Resulullah yolda ashabı ile istişare edip buyurdu ki, "ne
diyorsunuz? Kureyşliler yola çıktılar, "her türlü zorluğa ve sıkıntıya
rağmen" bize doğru geliyorlar. Sizce kervan mı daha iyi, yoksa onları
karşılamak mı?" Büyük bir kısmı: "Hayır, bizce düşmanı karşılamaktansa
kervanı takip etmek daha iyi." dediler. Buna karşı Resulullah'ın
mübarek yüzlerinde bir burukluk hasıl oldu. Sonra şunları söyledi:
"Kervan deniz kenarından geçti gitti, Ebu Cehil ise bize doğru geliyor"
dedi. Bunun üzerine yine de "Ya Resulallah, kervana bak, düşmanı
bırak." dediler. Hz. Peygamber öfkelenmişti, Ebubekir ve Ömer (r.a.)
kalktılar güzel sözler söylediler. Sonra Sa'd b. Ubade kalktı ve dedi
ki "Ey Allah'ın Resulü! Kendi emrine bak ve icra et, vallahi sen yani
Aden körfezine gitsen Ensar'dan bir kişi bile geri kalmaz." dedi. Daha
sonra Mikdat b. Amr, kalktı ve dedi ki "Ya Resulallah! Allah Teâlâ sana
ne emrettiyse onu icra et, ne tarafa gidersen biz kesinlikle seninle
beraberiz. Biz, İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya dedikleri gibi, "Git,
sen ve Rabb'in birlikte savaşın, biz işte burada oturup bekliyoruz."
(Mâide 5/24) demeyiz, lâkin deriz ki Sen Rabb'inle git, ikiniz onlarla
savaşınız, biz de sizinle beraberiz, gören bir tek gözümüz bulunduğu
müddetçe savaşacağız". Bunun üzerine Resulullah'ın yüzü güldü, "Şimdi
bana söyleyin, insanlar bu iki görüşten hangisinden yanadır?" buyurdu.
Ve insanlar sözünden maksadı da Ensar idi. Zira Ensar Akabe'de bey'at
ettikleri zaman "Sen bizim diyarımıza gelinceye kadar zimmetimizde
değilsin, ancak bize geldiğin zaman zimmetimizdesin, kendi çoluk
çocuğumuzu müdafaa ettiğimiz gibi seni de müdafaa edeceğiz" diye söz
vermişlerdi. Ve anlaşıldığına göre Resul-i Ekrem Ensar'ın "Biz ancak
Medine içinde hücum eden bir düşmana karşı müdafaayı üstlenmiştik."
gibi bir görüş öne sürmeleri ihtimalini hesaba katıyor gibiydi. Sa'd b.
Muaz kalkıp "Ey Allah'ın Resulü! Galiba bizi kastediyorsun?" deyince, o
da "evet" buyurdu. Bunun üzerine Sa'd dedi ki: "Biz sana iman ettik,
seni tasdik eyledik ve bize getirdiğinin hak olduğuna şehadet ettik. Bu
konuda sana uymak ve itaat etmek üzere söz verdik. Şu halde sen ne
dilersen onu yap. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin
ederim ki, sen bize şu denizi gösterip dalsan biz de beraber dalarız ve
içimizden bir tek kişi bile geri kalmaz. Bizimle düşmana karşı gitmeni
de hoş görmezlik etmeyiz. Biz harpte sebatkârız, çarpışma sırasında
sadakat gösteren kimseleriz. Umulur ki Allah Teâlâ, bizden sana, yüzünü
güldürecek şeyler gösterecektir. Şu halde yürüt bizi Allah'ın
bereketine". Sa'd'in bu sözlerinden Resulullah çok memmun oldu ve
sevindi, sonra da buyurdu ki; "Haydi yürüyün Allah'ın bereketine, size
müjde veriyorum ki, Allah bana iki taifenin birini vaad buyurdu. Allah
biliyor ki, ben sanki şu anda onların devrilip yere serilecekleri
yerleri görür gibi oluyorum".
İşte harbin
nihayetinde daha önce enfâl meselesi üzerine
cereyan eden bu gibi hâller ihtar olunarak buyuruluyor ki: Size Allah
iki taifeden herhangi birini vaad ediyorken siz şevketsiz olan tarafı
arzu ediyordunuz, oysa Allah kelimeleriyle hakkı yerine getirmeyi ve
kâfirlerin kökünü kesmeyi murad ediyordu. Yani siz kervanı vurmak gibi,
şanı ve şerefi olmayan küçük şeyler istiyordunuz. Oysa Allah hakkınızda
daha şerefli olan yüksek şeyler murad ediyordu. Hakkın yücelmesini ve
kâfirlerin kahrolmasını, hak dinin şan ve şeref kazanmasını takdir ve
irade buyurdu. İşte bu size, sizin kendi iradenizle Allah'ın hükmü ve
iradesi arasında sizin lehinize ne kadar büyük bir fark bulunduğunu
anlatır. Burada şuna iyi dikkat etmek lazım gelir ki Allah Teâlâ, bu
hakkı yerine getirmeyi doğrudan doğruya yaratmayla değil, kelimeleri
ile, yani emri ile yerine getirmek istiyordu. İşte böyle Allah'ın emri
ve kelimesiyle beşerin de ona uyup itaat etmesiyle yapılması gereken
şeylere cürm ü ma'siyet veya derece ve mağfiret tahakkuk eder. Yoksa
Allah Teâlâ'nın kelimeleri ile değil de doğrudan doğruya cebri ve
yaratmasıyla yaptığı ve yapacağı şeylerde beşerin irade ve çabasının
hiçbir hükmü yoktur.
8-Bunun
için
Allah, herşeyden önce kelimeleri ve âyetleri ile
onu belirsiz olarak yapıyor ve vaad ediyordu ki, o mücrimler
istemeseler ve hoşlanmasalar da, yani o kâfirlerin o müşriklerin
iradelerine rağmen hakkı yerine getirsin ve batılı yok etsin, hakkın
hak, batılın da batıl olduğunu iyice açığa çıkarsın ve ilan etsin.
Unutmayın ve
iyice hatırlayın o vakti ki:
9-
Hani
siz
Rabbinize istiğase ediyor, yalvarıyor, imdat ve
yardım istiyordunuz ya... Müminler savaşın ve çatışmanın kaçınılmaz
olduğunu anladıkları zaman "Ey Rabb'imiz, Senin düşmanlarına karşı bize
yardım et! Ey yalvaranların niyazını duyan, bize merhamet et!" diye dua
etmeye başlamışlardı. Hz. Ömer'den rivayet edildiğine göre; Hz.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, müşriklere baktı, bin kadar idiler, bir
de ashabına baktı, üçyüz on kadar kişiydiler. Bunun üzerine kıbleye
döndü ve iki elini kaldırıp "İlâhî bana verdiğin sözü yerine getir!
İlâhî, şu bir avuç insan yok olursa, sana yeryüzünde ibadet eden
kalmayacak." diye dua etmeye başladı, bir süre duaya devam etti,
nihayet omuzundan ridası düştü. Onu Hz. Ebubekir aldı, müberek omuzuna
koydu ve ardından "Ey Allah'ın Resulü! Rabbine niyazın ve münacatın
yetişir, O, sana olan vaadini yerine getirecektir." dedi. Rabbiniz de
size şöyle cevap verdi , yani şu şekilde âyet nâzil oldu: Hiç şüphesiz
Ben size ardı ardına bin melek ile yardım edeceğim. Bu kadar melâikeye
ne lüzum vardı? Allah melek göndermeden de dilediğini yapamaz mıydı? Ve
Allah dilediği takdirde bir tek melek bile dünyanın altını üstüne
getirmeye yetmez miydi?
10- Fakat
Allah, bu yardımı sırf bir müjde olsun diye, bir de
bununla kalbleriniz huzura kavuşsun diye yaptı. Nusret ve zafer ancak
Allah katındandır . Ne maddî sebeplerden ve görünüşteki kuvvetlerden,
ne de meleklerden değildir. Allah Teâlâ size iş başartmak, sizi zafere
kavuşturmak istemiş, sizin korkularınızı ve acılarınızı yüreğinizden
silip atmak, heyecan ve telaşınızı teskin etmek, ayrıca verdiği müjde
ile de güven ve huzurunuzu arttırmak istemiştir. Bundan dolayı size bin
melekle imdat göndermiştir ki, hakikatte bütün kuvvetin ve etkinin
Allah'a mahsus olduğunu, Allah dileyince zayıfları kuvvetlilere galip
getireceğini, O istemeyince maddî veya manevî kuvvetlerin hiçbir işe
yaramayacağını iyice anlayasınız ve vazifelerinizi yapmak için,
kendinizi zayıf görerek ümitsizliğe düşmeyesiniz, karamsar olmayasanız,
Allah'ın yardımından ümit kesmiyeseniz. Ayrıca Allah'ın kullarına
verdiği emirlerle yaptıracağı bu gibi işlerde "Eğer Allah murad
ediyorsa, bizi karıştırmadan kendisi doğrudan doğruya yapıversin."
demiyesiniz de maddî açıdan en ümitsiz görünen zamanlarda bile azimli,
kararlı ve ümitli olarak çalışasınız. Çünkü Allah, şüphesiz güçlüdür,
hüküm ve hikmet sahibidir. Onun verdiği hükme karşı itiraz mümkün
olmaz, yaptığı işler de hikmetten uzak olmaz. Bu iyice anlaşıldıktan
sonradır ki, Âl-i İmran Sûresi'nde, Uhud Savaşı hakkında "Nusret ve
zafer ancak aziz ve hakim olan Allah tarafındandır." (Âl-i İmran,
3/126) buyurulmuştur. Allah'ın hikmetine bakınız ki:
11-
Hani
size uykuyu sardırıverdi fakat o uyku gaflete
düşürüp sizi baskına uğratmak için değildi. Allah tarafından bir
güvenlik ve esenlik olmak, korkunuzu silip sizi dinlendirmek içindi ,
ve üzerinize hiç umulmadık bir zamanda, gökten su indiriyordu, düşman
ordusu daha önce gelmiş, su bulunan yerleri tutmuştu, müslümanlara bir
yudum su vermiyorlar ve onların susuz bıraktıkları zaman, daha kolay
zafer kazanacaklarını umuyorlardı. Bundan başka bulundukları mevki
kumluktu, ayakları kuma gömülüyor, yürürken güçlük çekiyorlardı,
üstelik kumlar savruluyor ve etraf toz duman oluyordu. Düşmanın
çokluğu, araç ve gereçlerinin üstünlüğü yetmiyormuş gibi, içinde
bulundukları bu olumsuz durumlar da müslümanların moralini bozuyor,
birçok korkulara ve endişelere sebep oluyordu. Tam o sırada Allah
Teâlâ, geceleyin bir yağmur ihsan etmiş müslümanların önündeki vadi
ırmak gibi akmıştı.
Bakınız
bu
yağmur, susuzluğu giderdiği gibi, daha başka ne
kadar nimetleri ve hikmetleri içeriyordu. Şöyle ki:
1-
Sizi
bununla temizlesin, kirli şeylerden temizleyip
arındırsın, necasetten ve hadesten taharet etmenizi sağlasın:
Abdestinizi, guslünüzü yapmanıza yarasın da bu yüzden gönlünüzü huzura
kavuştursun. Çünkü müminler su bulamadıkları zaman sıcaktan ve
susuzluktan etkilendikleri kadar, belki daha fazlasıyla gusülsüzlükten
ve abdestsizlikten dolayı rahatsız olurlar, elem duyarlar. Mümin bir
kimse cünüp olduğu zaman adeta kendinden tiksinir, gusül yapamazsa
kalbi rahat etmez ve bu yüzden acı çeker. Ve hakikaten temizlik her
nimetin temelidir. Bu hikmete bağlı olarak Allah Teâlâ, temizliğe
yaraması bakımından suyun birinci faydasını ve hikmetini bunu belirtmek
için zikretmiştir ve bu faydasını en öne almıştır.
2-
Ve sizden
şeytanın ezasını, vesvesesini gidersin diye.
Düşman Bedir suyunu tutmuş bulunduğu için şeytan müslümanlara bu vesile
ile vesvese veriyordu ki, onları susuzluktan kırılmakla korkutuyordu.
Rivayet olunduğuna göre, müslümanlardan birçoğu uyuyup ihtilam olunca,
iblis, kendilerine görünüp demişti ki, "Siz hak yolda olduğunuzu
sanıyorsunuz, halbuki cenabet cenabet namaz kılacaksınız ve susuzluktan
helâk olacaksınız. Eğer hak yolda olsaydınız, düşman su başlarını
tutabilir miydi?"
İşte
yağmurun yağması, şeytanın bu gibi vesveselerini de
ortadan kaldırmıştı.
3-
Ve
kalbleriniz üzerine bir rabıta olsun diye . Allah'ın
lütfunun bir başlangıcı olan bu olayı hepiniz görüp de kalbleriniz
kuvvet bulsun, Allah'a olan güveniniz ve tevekkülünüz kesinlik
kazansın, Allah'a ve birbirinize bağlılığınız artsın diye.
4- Ve
bununla ayaklarınızı tespit etsin diye . Ayaklarınızı
yerli yerinde tutsun, sizi yere sıkı bastırsın da kumlara gömülüp
kaymasın diye. Veya düşman karşısında ayak direten kimseler olasınız
diye.
12-
İşte
o
vakit, ey Muhammed! Rabbin meleklere şöyle
vahyediyordu: Ben sizinle beraberim, yani yardımım ve inayetim, imdadım
ve muvaffakiyetim sizinle beraberdir. Şu halde, ey meleklerim, iman
edenleri tespit ediniz, ayaklarını kaydırmayıp, dimdik ayakta
kalmalarını sağlayınız. Yakında Ben kâfir olanların kalblerine korku
salacağım, o zaman hemen boyunlarının üstüne vurunuz, ve onların
parmaklarına kadar her taraflarına vurunuz.
13-
Bunun
sebebi de onların Allah'a ve Resulüne şikak
yapmaları, zıt gitmeye uğraşmalarıdır. Çünkü her kim Allah'a ve
Resulü'ne zıt giderse, (şikak ederse), şüphe yok ki, Allah
şedidü'l-ikabdır, cezası çetin olandır.
14-
İşte
ey
kâfirler gördünüz ya Allah'ın emri işte böyledir.
Şu halde bunu tadınız bakalım. Kâfirlere bundan başka bir de ateş azabı
vardır, o da muhakkaktır ve ahirettedir.
15-
Ey
iman
edenler, ey müminler cemaatı! Kâfirlere zahf
hâlinde rastladığınız vakit, yani sizden sayıca üstün olarak, sürü sürü
saf tutmuş olarak harp düzeninde karşılaştığınız zaman onlara arkanızı
çevirmeyiniz. Sizin kadar oldukları veya sizden daha az oldukları
zamanlar şöyle dursun, sizden çok fazla oldukları zaman bile kıç dönüp
kaçmayınız. Siz de derhal saf tutup savaş düzeni alınız.
16-Zira
öyle
bir günde her kim onlara kıçını dönerse, ancak
yeniden dönüp çarpışmak için yan çizerse, yani düşmanı yanıltmak ve
daha iyi vurmak için vur-kaç ve tekrar vur-kaç gibi bir savaş hilesi
maksadıyla bunu yaparsa, veya bir takıma çekilmek ve orada mevzilenmek
suretiyle, (mesela daha büyük bir düşman birliğine saldırmak veya bir
yerdeki müslüman birliğine imdat etmek veya iltihak etmek üzere) geri
dönenlerden başkası muhakkak Allah'dan bir gazaba uğramış olur. "Onun
varacağı yer de cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir." Eğer
düşman sayıca müslümanların iki katından daha fazla ise, bu durumla
ilgili hükümler biraz sonra gelecek olan "İşte şimdi Allah sizin
yükünüzü hafifletti." âyetinin gereğince bu hüküm tahsis edilmiş olur.
İşin içyüzü
böyle yukarda anlatıldığı gibi olunca:
17- İmdi
onları siz katletmediniz, o öldürülen ve yere düşen,
enfâli ve ganimeti söz konusu olan müşrikler sizin gücünüzle ve
kuvvetinizle ölmüş olmadılar ve lâkin onları Allah katletti, öldürdü.
Size emretmek, nusret ve zafer vermek, üzerlerine sizi saldırtmak ve
kalblerine korku düşürmek suretiyle hakikatte onları Allah öldürdü.
Rivayet olunuyor ki, Kureyş ordusu, Akankal'den çıkınca, Peygamber
Efendimiz buyurmuştu ki, İşte Kureyş, gurur ve iftihar ile geldi,
Allah'ım bunlar Senin Resulünü inkâr ediyorlar. Bana verdiğin vaadi
senden istiyorum ya Rabbi!" diye dua etti. İşte bu sırada Cebrail
aleyhisselam geldi, "Bir avuç toprak al, onlara doğru at." dedi. Ne
zaman ki, iki taraf savaşa tutuştular Peygamber Efendimiz bir avuç
çakıl aldı yüzlerine doğru attı ve "yüzleri kurusun!" buyurdu. Bunun
üzerine düşman saflarında gözüyle meşgul olmayan bir müşrik kalmadı.
Bundan sonra bozuldular, müminler de enselerine bindi; bir yandan
öldürüyorlar, bir yandan da esir alıyorlardı. Sonra savaş sona erince
müslümanlardan "Şöyle kestim, şöyle vurdum, böyle esir aldım." diye
ileri geri konuşanlar ve yaptıkları ile övünenler oldu. İşte bu âyet
bunun üzerine nâzil oldu. Yani siz iftihar edip övünüyorsunuz, ama şunu
iyi bilmelisiniz ki, onları sırf kendi gücünüzle yenmediniz, onları siz
değil, Allah öldürdü. Ve attığın vakit de sen atmadın ya Muhammed! Bir
remiy, bir atış şeklinde bir iş yaptığın vakit, düşmanlara isabet eden
ve etkileyen, hepsinin gözlerine batan o atışı sen atmadın, o atışın
dış görünüşü senin idi, ama sonuçlarını ve etkisini sen yapmadın ve
lâkin Allah attı. Zira sana at! emrini veren O idi, o attığın şeyi
hedefine isabet ettiren, gayesine erdiren ve düşmanı bozguna uğratıp,
sizi tepesine bindiren ve galip getiren O idi. Eğer atanla atılan
merminin içyüzü hesaba katılmayacak olursa, bütün şan ve şeref,
düşmanın boynuna inen bir kılıcın veya damarına saplanan okun veya
gözüne batan çakıl taşının olması gerekir, o zaman da size hiç bir
şeref hissesi kalmaz. Fakat şeref ne kınında duran kılıcın, ne de
yerindeki çakılındır. İşte o kılıcın ,okun ve çakılın gazilere karşı
durumu ne ise, gazilerin de Allah'a karşı durumu ondan da
aşağılardadır. Çünkü onlar Allah'ın emrinde ve hizmetindedir.
Binaenaleyh gaziler bilmelidirler ki, hakikatte kendilerinin hiçbir
hakları yoktur, büyüklük taslayıp böbürlenmeleri de yersizdir. Bütün
bunları yapan ve yaratan Allah'tır. Buradan hareketle bunu vahdet-i
vücud görüşüne delil olarak kullanmaya gerek yoktur, böyle bir vehme
saplanmak da doğru değildir. Bunda vahdet-i vücud veya ittihat değil,
fiillerin yaratılışı, görünüşteki etkilerinin ötesinde ve üstünde olan
gizli ve hakiki etkinin ispatı ve gerçek etken olan Allah'ın gücü ve
kuvveti söz konusudur. Aslında ortada atan ve atılan, gazi olan ve ölen
yok değil, ancak bütün bunların üstünde mutlak kudret sahibinin emrinin
ve iradesinin geçerliliği vardır. Aslında bunların hiçbiri tek tek veya
hepsi birden Allah değildir. Fakat hepsinin varlığı üzerinde yegane
etki gücüne sahip, hepsi üzerinde hükümran bir Allah vardır ki, bütün
sebepler ve amiller, gizli ve açık tesirler ve bunların sonuçları
netice itibariyle O'nun hükmü altındadır. Ve Allah, müminlere,
tarafından güzel bir tecrübe kazandırsın, güzel bir nimet olan nusret
ve zafer tecrübesi ihsan etsin diye bunları yaptı. Şüphesiz ki, Allah
işitendir, bilendir. Dualarınızı, feryatlarınızı, gizli ve açık
seslerinizi, sözlerinizi işitir. Niyetlerinizi, maksatlarınızı,
fikirlerinizi ve kuruntularınızı, bütün hâl ve gidişinizi hakkiyle
bilir.
18-
Gördünüz ya,
işte böyledir ve gerçek şu ki, Allah kâfirlerin oyun ve hilelerini boşa
çıkarır. Tuzaklarını geçersiz kılar, onu zaafa düşürür, çürütür ve
iptal eder.
19-Ey
kâfirler
fetih isterseniz işte size fetih gelmiştir. Fethetmek isterken siz
fetholundunuz,
emelleriniz tersine döndü, hileleriniz sizin başınıza geldi. Rivayet
olunuyor
ki, Mekke müşrikleri, Mekke'den yola çıktıkları zaman, Kâbe'nin
örtüsüne
yapışarak "Ey Allahımız, iki askerin en yücesine, iki tarafın en
doğrusuna, iki grubun en değerlisine yardım et!" diye dua etmişler,
Allah'tan zafer ve fetih istemişlerdi. Ne kadar dikkat çekici bir
durumdur ki,
duaları aynen kabul olunmuştu. Fakat ettikleri duaya kendi durumları
uygun
düşmüyordu. Bunun için sonuç kendi aleyhlerine ve müminlerin lehine
olarak
kabul olunmuştu. Aslında bu âyette, Bedir Savaşı'nın asıl çıkış
sebebinin
müşriklerin saldırgan tutumundan kaynaklandığına işaret vardır. Onun
için
buyuruluyor ki, ve eğer siz bu sevdadan vazgeçerseniz, bu bulunduğunuz
duruma,
yani Allah'a ve Resulü'ne karşı gelmeye, kin ve düşmanlık gütmeye, ona
karşı
savaş açmaya son verirseniz bu sizin için hayırlıdır. Ve şayet yine
harp
fikrine dönerseniz biz de döneriz ve cemaatiniz çok da olsa hiçbir şeye
yaramaz, size fayda vermez.
Ve
Allah, muhakkak
müminlerle beraberdir. Ancak müminler de bu beraberliği kayıtsız
şartsız
zannetmemeliler ve unutmamalılar ki, bu beraberlik başta kamil bir iman
ile
onun gerekli kıldığı şartlara bağlıdır.
Onun
için:
21-
öyleleri gibi
olmayın ki: onlar, işittik dediler de hâlâ işitmiş değiller. Dilleriyle
"işittik" diye iddia ederler, fakat hakkiyle dinlemiş ve anlamış
değiller. Anlasalar bile anladıklarını icra edip, yerine getirmezler.
Sanki hiç
duymamış, işitmemiş gibi hareket ederler. İşte siz bunlar gibi olmayın.
Zira
Allah katında bütün dabbelerin (yani yeryüzünde yaşayan bütün
canlıların) en
şerlisi, en kötüsü o sağırlar, o dilsizlerdir: O kulağı olduğu halde
hakkı
duymayan, o dili olduğu halde hakkı söylemeyen sağır ve dilsizlerdir,
ki
akıllanmazlar, akıllarını kullanmazlar. Kulak yok, dil yok, akıl yok.
işte bu
hâl en aşağılık canlıların halidir. Kötülük yapmaya gelince var, fakat
hakka
gelince yok. Bu da en aşağı hayvanlardan daha aşağı ve aynıyle şer olan
hayvanların hâlidir ki, bunlar insan şeklinde bulunan zararlı
hayvanlardır.
Yılanlara bile birşey duyurmak mümkün olur da bunlara olmaz. Evvela
işitmesi
olmayanın konuşması olmaz. Doğuştan sağır olan konuşmaktan mahrum olur.
Çünkü
sözü, işitme duyusu olan kimse belleyebilir. Ve işittikten sonradır ki,
başkasına söyleyebilir. Sözün de anlamaya pek büyük hizmeti vardır.
Gerçi
herhangi bir duyudan mahrum olmak bir idrak kaynağından mahrum olmak
demektir.
Fakat dil bu noksanı oldukça telafi eder. Mesela, koku alma duyusu
olmayan ve
lâkin dil bilen ve dinleyip anlayacak durumda olan birine, kokmuş bir
şeyi
söyleyip anlatmak mümkün olur. Bununla beraber sağır ve dilsiz olmak da
bütünüyle aklın yok olması demek değildir. Nice sağır ve dilsizler
bulunur ki,
akılları vardır. Bir sağır ve dilsizin biraz aklı varsa bazı şeyleri
anlaması
ve hatta işaretle veya yazıp çizmekle bazı isteklerini anlatması mümkün
olur.
Fakat sağır ve dilsiz olduğu halde üstelik akılsız da olursa son derece
perişan
ve çaresiz bir durumda kalır. Bununla beraber kendisine ve başkasına
karşı yine
de mutlak bir kötülük olması da lazım gelmez. Lâkin kulağı var hakkı
duymaz,
duymak istemez; dili var, hak söylemez, söylemek istemez; aklı var,
fakat hakkı
anlamaz, anlamak istemez. Böylesine sağır, böylesine dilsiz, böylesine
akılsız
kimseler yok mu, işte onlar hayvanların hayvanı, fenaların fenası ve
gerçekte
gerek kendilerine ve gerekse başkalarına karşı şerlerin şerridirler.
Birçok
canlılardan üstün olmalarına ve öteki canlılardan ayrıcalık
kazanmalarına sebep
olmak üzere Allah'ın kendilerine ihsan ettiği yetenek ve özellikleri,
hakkı
anlamak için verilen bu güçleri böylesine geçersiz kılıp dumura
uğratanlarda
hayır namına hiç bir şey yoktur.
22-
öyleleri gibi
olmayın ki: onlar, işittik dediler de hâlâ işitmiş değiller. Dilleriyle
"işittik" diye iddia ederler, fakat hakkiyle dinlemiş ve anlamış
değiller. Anlasalar bile anladıklarını icra edip, yerine getirmezler.
Sanki hiç
duymamış, işitmemiş gibi hareket ederler. İşte siz bunlar gibi olmayın.
Zira
Allah katında bütün dabbelerin (yani yeryüzünde yaşayan bütün
canlıların) en
şerlisi, en kötüsü o sağırlar, o dilsizlerdir: O kulağı olduğu halde
hakkı
duymayan, o dili olduğu halde hakkı söylemeyen sağır ve dilsizlerdir,
ki
akıllanmazlar, akıllarını kullanmazlar. Kulak yok, dil yok, akıl yok.
işte bu
hâl en aşağılık canlıların halidir. Kötülük yapmaya gelince var, fakat
hakka
gelince yok. Bu da en aşağı hayvanlardan daha aşağı ve aynıyle şer olan
hayvanların hâlidir ki, bunlar insan şeklinde bulunan zararlı
hayvanlardır.
Yılanlara bile birşey duyurmak mümkün olur da bunlara olmaz. Evvela
işitmesi
olmayanın konuşması olmaz. Doğuştan sağır olan konuşmaktan mahrum olur.
Çünkü
sözü, işitme duyusu olan kimse belleyebilir. Ve işittikten sonradır ki,
başkasına söyleyebilir. Sözün de anlamaya pek büyük hizmeti vardır.
Gerçi herhangi
bir duyudan mahrum olmak bir idrak kaynağından mahrum olmak demektir.
Fakat dil
bu noksanı oldukça telafi eder. Mesela, koku alma duyusu olmayan ve
lâkin dil
bilen ve dinleyip anlayacak durumda olan birine, kokmuş bir şeyi
söyleyip
anlatmak mümkün olur. Bununla beraber sağır ve dilsiz olmak da
bütünüyle aklın
yok olması demek değildir. Nice sağır ve dilsizler bulunur ki, akılları
vardır.
Bir sağır ve dilsizin biraz aklı varsa bazı şeyleri anlaması ve hatta
işaretle
veya yazıp çizmekle bazı isteklerini anlatması mümkün olur. Fakat sağır
ve
dilsiz olduğu halde üstelik akılsız da olursa son derece perişan ve
çaresiz bir
durumda kalır. Bununla beraber kendisine ve başkasına karşı yine de
mutlak bir
kötülük olması da lazım gelmez. Lâkin kulağı var hakkı duymaz, duymak
istemez;
dili var, hak söylemez, söylemek istemez; aklı var, fakat hakkı
anlamaz,
anlamak istemez. Böylesine sağır, böylesine dilsiz, böylesine akılsız
kimseler
yok mu, işte onlar hayvanların hayvanı, fenaların fenası ve gerçekte
gerek
kendilerine ve gerekse başkalarına karşı şerlerin şerridirler. Birçok
canlılardan üstün olmalarına ve öteki canlılardan ayrıcalık
kazanmalarına sebep
olmak üzere Allah'ın kendilerine ihsan ettiği yetenek ve özellikleri,
hakkı
anlamak için verilen bu güçleri böylesine geçersiz kılıp dumura
uğratanlarda
hayır namına hiç bir şey yoktur.
23-
Evet, şayet
Allah bunlarda bir hayır bilse idi, yani bunlarda hayır cinsinden olmak
üzere
yeteneklerini hakkı araştırmaya ve anlamaya harcayacakları, hakkın
âyetlerinden
yararlanacakları Allah'ın ezeli ilminde sabit olsa idi ve böylece
gerçekte
mukadder olsa idi Allah, elbette onlara işittirirdi. Dikkatle dinler,
Allah
Resulü'nün söylediği hakikatleri anlarlardı. Ona iman edip itaat
ederlerdi.
Lâkin böyle olmadı, onlar hakkın sesini işitmediler, demek ki Allah
işittirmedi
ve o halde demek ki gerçekte bunlarda hiçbir hayır yoktur. Ve bunlar
böyle iken
bunlara işittirmiş olsa idi yine de mutlaka dönecekler, yüz çevirip
gideceklerdi. Duyup işittiklerinden asla yararlanma yoluna
gitmeyeceklerdi. Hak
duygusundan, yani kalb ile tasdika mecbur olduktan sonra bile o işin
icrasına,
uygulamasına yanaşmayacaklardı. İrtidat edecekler ve hiç duymamıştan
daha fena
olacaklardı. Ve artık burada "Ne olurdu Allah, bunların yüz çevirmesine
meydan vermeseydi de cebren yaptırsaydı?" denemez. Çünkü meselenin özü,
cansız varlıklarınki gibi katı bir zorunluluk konusu değildir; işitme,
konuşma
ve akıl gibi kuvvetlerden yararlanma, onları yerli yerinde kullanma,
ilâhî
emirler ve sözle yapılması istenen cüz'î ve hayatî görevler ve
hareketler
konusudur. Bu alanla ilgili bir meseleye karşı öyle bir sual, konu
dışına
çıkmak olacağından çelişki demek olur.
Velhasıl
böyle
zorlamadan başka birşey dinlemeyen şerirler gibi olmayın da: ü
24-
Allah'a ve
Resule icabet edin (onu duyun ve ona uyun), özellikle size hayat
verecek
şeylere sizi çağırdığı zaman onun emrine seve seve icabet edin. Çok
dikkat
çekici bir ifade tarzıdır ki, davet fiili, hem Allah'a, hem Resul'e
isnad
edildiği halde diye tesniye sigası (ikil kipi) ile değil şeklinde tekil
olarak
zikredilmiştir ve üstelik Allah'a değil, Resul'e isnad edilmiştir. Zira
davet
birdir. Allah'ın daveti peygamberinden dile gelecek ve Resul'ün daveti
de
Allah'ın davetinden başka birşey olmayacaktır. "Sizi ihya edecek,"
yeniden hayat verecek, hayatınıza sebep olacak, bitki ve hayvan
halinden
çıkarıp, insanlığın aday olduğu hür, mutlu bir hayata kavuşturacak ve
ebedi
hayata sizi hürriyetinizle yükseltecek bir ilim veya amel demektir ki
Hz.
Peygamber, zaten buna davet için gönderilmiştir. İnsanlara kulak, dil
ve akıl
da bunun için verilmiştir. Peygamber, Allah'ın vereceği öyle bir hayat
yoluna
davet edeceği cihetle davet ettiği ve kulağınıza böyle bir davet
geldiği vakit
hemen istekle icabet ediniz. Ve biliniz ki Allah, muhakkak, kişi ile
kalbinin
arasına girer. Ona kalbinden, kalbine ondan daha yakın ve hakimdir.
Ondaki hâli
gönlünden, gönlündeki hâli ondan daha iyi bilir ve daha yakından hükmü
altına
alıp, sahip olur. Kudreti o kadar geçerlidir ki, yalnızca kişi ile
başkaları
arasına değil, onunla kalbi arasına bile girer. Düşünen "ben" ile
düşünülen "ben" arasına girer ve bu iki benliği birbirinden ayırır.
İnsanı bir anda gönlündeki emellerinden mahrum bırakıverir. Azim ve
iradesini
bozar ve ters yöne çevirebilir. Kanaatlerini, zevklerini
değiştiriverir. Onunla
kalbinin arasını öyle ayırır ve öylesine açar ki, bunlar birbirinin
zıddı
kesilir, insanı kendi kendisine düşman eder. Kişi ile kalbinin arasına
öyle
girer ki, aklını elinden alıverir, bütün şuurunu yok ediverir. Kendi
kendini
duymaz, kendi kendinin farkına varmaz hale getirir ve nihayet canını
alır,
öldürüverir. Bunun için Allah sizinle kalbiniz arasına perde çektiği ve
ölüme
davet ettiği vakit, ona icabet etmemeye ve emrine karşı koymaya imkân
bulamazsınız ve bir nefes sonra başınıza ne geleceğini bilemezsiniz. O
halde
kalbinizle aranız açılmadan, canınız elinizden alınmadan, fırsat
elinizde iken
Allah'ın Resulü, sizi ihya edecek, ebedi hayata yükseltecek bilgi veya
amellere
davet ettiği zaman, hiç ihmal etmeden hemen ona gönüllü olarak icabet
ediniz,
onun emrine seve seve koşunuz. Şunu da biliniz ki, kesinkes siz O'na
haşrolunacaksınız", başkasına değil, yalnızca Allah'a toplanacaksınız
da
amellerinizin mertebesine göre cezasını çekeceksiniz. Şu halde
"kalbimizden ve canımızdan ayrılırsak, ne olur?" demeyiniz de itaat
ve icabet etmekten geri kalmayınız.
25-
Ve bir de o
fitneden korkunuz ki, kesinlikle içinizden yalnızca zulmedenlere isabet
etmez.
Yalnızca işi yerinden oynatanlara mahsus bir musibet olmakla kalmaz,
aksine
genelleşir de hepinizi içine alır. Bazı günahlar vardır ki, zararı
umuma şamil
olur. O günahın sebep olacağı fitne ve karışıklık, getireceği sıkıntı
ve bela,
yalnızca o günahı işleyenleri ve işi yerinden oynatanları yere sermekle
kalmaz,
o zalimlerle birlikte o işe bulaşmamış, o günahı işlememiş olanlara da
isabet
eder, birçok suçsuzları da gelir bulur. Kurunun yanında yaşı da yakar.
Mesela;
yasakların duyurulmasında, iyiliği emir ile kötülükten menetme gibi
konularda
yağcılık yapmak, akide ve inanç ile cihad konusunda tembellik ve
gevşeklik
göstermek bu çeşit günahlardandır. Bir hadisi şerifte de ifade
buyurulduğu
üzere: Bir geminin dibini delmeye uğraşan bir kişinin fiili, öyle bir
boğulma
olayı meydana getirir ki, bu fitne o geminin içinde bulunanlardan
yalnızca onu
delenleri ve onlara yardım edenleri değil, hiç haberi olmayanlara
varıncaya
kadar hepsine isabet edecek şekilde bir musibet halinde ortaya çıkar.
Belki bu
işten hiç haberdar olmayanlar, daha hazırlıksız yakalanacaklarından
dolayı daha
zararlı çıkarlar. Bundan dolayı böyle umumi fitnelere meydan vermemek
için,
işin başından itibaren iyi korunmak, muhtemel gelişmelere karşı önceden
tedbirli olmak, ictimai hadislerde kontrolü elde tutmak o gemide
bulunanların
hepsine farz-ı kifaye olan bir görevdir. İçlerinden bir kısmı bu görevi
yerine
getirdiği zaman, hepsi kurtulur, hiçbirisi aldırmayıp gemi delindiği
zaman ise
hepsi musibete uğrar. Fakat dikkat edilmek lazımgelir ki, gemiyi delene
mani
olalım derken, bütün gemidekileri harekete geçirmek ve karışıklık
çıkarıp,
geminin dengesini bozarak, onun devrilmesine meydan vermemek de
gerekir. Evvela
farz-ı kifayenin ifasını yüklenen görevliler bu görevi farz-ı ayn gibi
icra
edecekler. Mesela geminin kaptanı ve tayfaları gibi ki, "İyiliği
emretmek
ve kötülüğü önlemekle görevli yönetici kadro" yani, idarenin başında
olan
"ümmet", görevini tam yapacaktır. (Böyle bir yönetim kadrosu yoksa
veya var da görevini tam olarak yapmıyorsa farz ihmal ediliyor
demektir.)
İkincisi, herkesin kendi kendini toplumsal görevlerini yapıp
yapmamaktan hesaba
çekmesidir. Üçüncüsü, umumî gelişmelerin ve gidişatın akışından gaflet
etmemek,
gidişatı dikkatle izlemek ve gelişmelerin seyrine zamanında müdahale
ederek,
olaylara yön vermek ve hiçbir zaman kontroldan çıkmasına izin vermemek
lazım
gelir. Nizam ve intizam ile iyi niyet ve hüsn-i ahlâk ile bu murakabeyi
sürdürmek lazımdır. Bu ise her müminin kendi nefsinde Allah ve Resulü
için
itaat ve icabeti gerektirir. Ayrıca fitne meydana gelmemesi için
kendine ve
sorumlu olduğu cemaatına özen göstermesi ve gafletten sakınması
yükümlülüğünü
getirir. Bundan anlaşıldığına göre, umumî fitne yalnızca cürmü işleyen
zalimlerin
cezası değil, aynı zamanda ona meydan veren gafillerin de cezasıdır.
Son nefese
kadar çalışıp da fitneye engel olamayanlara gelince; "Rabbinize karşı
bir
mazeret olmak üzere" (A'raf 7/164) gereğince Allah katında mazur
olurlar.
Mamafih o zalim ve gafillerin içinde bulunup onlara yakınlık
gösterdiklerinden
ve komşuluk ettiklerinden dolayı dünya hayatında o musibet çerçevesinin
dışında
kalmamaları da ihtimal dahilindedir. Ahiret hayatında ecir alırlarsa da
dünyada
sıkıntı çekerler ve bunların çektikleri sıkıntı, o sıkıntıya sebep olan
zalimlerin daha şiddetli azap görmelerini icap ettirir. Bunun için
fitne ve
sıkıntı zalimlerden başkasına isabet etmez sanmayınız ve ondan
korununuz. Ve
şunu iyi biliniz ki, Allah azabı çetin olandır. O'nun cezasının
şiddetinden
dolayıdır ki, yalnızca zalimlere mahsus ve münhasır olmakla kalmaz,
onların
çevresinde bulunan yakınlarını da kaplar.
26-İşte
bunları
böyle size tek tek açıklayan ve "sakınınız!" emrini tebliğ eden
Peygamber'in ne kadar ihya edici bir davette bulunduğunu anlayınız. Ve
işin
önemini daha iyi anlamak için o vakitleri hatırlayınız ki, hani siz
gayet
azınlık idiniz, yerde ezilmek isteniyordunuz. Mekke'de iken Kureyş'in
elinde
hemen ezilebilecek zayıf bir azınlık idiniz. Veya daha önce Farslar ve
Bizanslılar
açısından önemsiz görülen, küçümsenen ve onların idareleri altında
ezilen bir
topluluk idiniz. İnsanların sizi ezip geçivermesinden korkuyordunuz.
Çevredeki
insanlar size böylesine bir kin ve öfkeyle bakıyorlardı ve siz onlardan
kendinizi koruyacak durumda da değildiniz, sizin için güvenli bir yer
de yoktu.
Daha sonra Allah sizi yerleştirdi, yuva sahibi yaptı. Medine'ye göç
ettirip,
iskân eyledi, emniyet ve asayiş verdi, ve sizi yardımıyla güçlendirdi.
Ensar'ı
size yardımcı yaptı, melekler ile imdat eyledi ve Bedir'de zafer ihsan
edip
güçlendirdi ve o kâfirlere karşı sizi destekledi, helâl ve güzel
nimetlerden
size rızıklar ihsan etti, ganimetler nasip eyledi. Hasılı o
ezilmişlikten, o
aşağılanmışlıktan kurtarıp, böyle şanlı ve şerefli bir hayata geçirdi,
ki,
şükredesiniz. Bu nimetleri hatırlayıp şükrünü eda edesiniz.
O
halde:
27-
Ey iman
edenler! şeklindeki bu hitapların böyle iman özelliği ile ardarda
tekrar
edilmesi, gelecek emir ve tenbihlerin önemini ve onlara son derece özen
göstermek gerektiğini açıklamak ve bunlara özen göstermenin imanın
gereği
olduğunu bilhassa anlatmak gibi bir özel belağatı içerir.
Ey
müminler!
Allah'a ve Resule hıyanet etmeyin, iman zimmetinize verilmiş olan ilâhî
hükümlere ve Resulün sünnetine saygısızlık ve riayetsizlik etmeyin.
Bunlar size
hayat veren hükümlerdir, onlardan dolayı şükretmekten geri kalmayın,
nankörlük
etmeyin. Onlara sadakat ve bağlılıktan ayrılmayın. Dinde laubali
olmayın, dinin
emir ve yasaklarına sırf gösteriş olsun diye uymayın, can u gönülden
benimseyerek uyun, ganimetten mal kaçırmak veya düşmana gizli sırlar
iletmek
gibi davranışlarla ahlâkınızı lekelemeyin. Hasılı, dinî görevlerinizi
ciddiyet
ve samimiyetle yapın. Allah ve Resulü'ne hıyanet ederseniz kendi
emanetlerinize
hıyanet edersiniz. Bir kere Allah ve Resulü'ne hıyanet etmeye
başladınız mı artık
kendi aranızda da mala, cana, ırza ve namusa hıyanet etmeye
başlarsınız. Hakka,
hukuka, vatana ve milli görevlere de hainlik etmeye başlarsınız
28-
ve o halde siz
bilirsiniz. Bile bile hıyanet edenlerden olursunuz. Bundan dolayı da
birbirinize olan güveniniz yok olur. Kimsenin kimseye güvenmediği bir
toplum
olursunuz. Siz kendinizden emin olamazsanız diğerleri sizden hiç emin
olamazlar. O vakit emniyet ve güven büsbütün ortadan kalkar. Başınıza
işte o
sözü edilen büyük fitneler kopar. Bunun için Allah'a, Resulü'ne hıyanet
edip de
kendi kendinize hıyanet edenlerden olmayın. Gerçi mümin, mümin olmak
bakımından
hıyanet etmez, hainlik ve yalan müminde huy haline gelmez. "İki özellik
vardır ki, müminde huy haline gelmez, bunlar hıyanet ve yalandır."
hadisi şerifinde
bu iki hasletin müminde huy ve tabiat haline gelemeyeceği haber
veriliyor.
Ancak mümin gaflet edebilir, maişet derdiyle, mal ve evlat endişesiyle
bazen
böyle bir zaafa düşebilir. Böyle bir durumda biliniz ki, mallarınız ve
evlatlarınız sırf bir fitnedir, sizin için fitneden başka bir şey
değildir.
Sizi meftun eder, günaha ve belaya sokabilir. Onlar böyle durumlarda
birer dert
ve imtihandır. Allah ise, ancak O'nun yanında büyük ecir olduğu
kesindir. Ki
O'nun verdiğini hiç bir kimse veremez, O'nun kazandırdığını hiç bir şey
kazandıramaz. Şu halde ne mala, ne evlada, ne de başka bir şeye meftun
olup da
hıyanet tehlikesine düşmeyin, düşüp de o büyük ecirden mahrum kalmayın.
29-Şöyle
ki:
Ey
müminler! Siz
Allah'a ittika ederseniz, her hususta hıyanetten sakınır, takvaya
sarılırsanız
o sizin için furkan yapar. Size bir ayırım gücü ihsan eder. Maddî ve
manevî
alanda öyle bir farklılık ve imtiyaz bahşeyler ki, "Allah, pisi
temizden
seçer ayırır." (Enfâl 8/37) gereğince açık ve kapalı alanlarda hakkı
hak
olmayandan, iyiyi kötüden, temizi pisten ayırır, sizi her türlü
fenalıklardan
uzak tutar ve farklı duruma getirir.
"Furkan":
Fark ve temyiz veya fârık demek olduğu gibi, sabah anlamına da gelir.
Nitekim
derler ki, "Şöyle yapıp duruyordum ta sabah oluncaya kadar" demektir.
Bu mânâya göre demek olur ki: Sizi gecenin karanlığında bir tanyeri
gibi parlak
ve aydınlık bir toplum yapar, farklı ve imtiyazlı bir duruma getirir,
parlatır
da parlatır, şan ve şerefinizi bir nur gibi ufuklar yapar, ve
seyyiatınızı
toptan keffarete uğratır, ayıplarınızı iyice örter, dünyada kimseye
göstermez.
Ve size mağfiret eder, ahirette de günahlarınızı bağışlayıp mağfur
kılar. Ve
Allah pek büyük ihsan ve kerem sahibidir. Lütfuyla bunları yaptığı gibi
daha
neler neler yapar.
Allah'ın
lütfunun
ne kadar büyük olduğunu özellikle bir misal ile anlamak için ya
Muhammed!
30-
Sen de o vakti
hatırla ki, hani o kâfirler sana mekir kuruyor, hile yapıyorlardı seni
tutup
bağlasınlar diye, veya seni öldürsünler, hepsi birlik olup katletsinler
diye
veya seni Mekke'den sürüp çıkarsınlar diye planlar yapıyor, tuzaklar
kuruyorlardı. Suikastlar tertip ediyor, bir takım oyunlara
girişiyorlardı.
Hicret öncesinde ve Hicret sırasında Mekke'deki durum bu idi.
Genellikle
müfessirler olayın meydana gelişini şöyle nakletmişlerdir: Müşrikler
Medine'den
bir grup insan (Ensar)ın, İslâm'a girip Hz. Peygamber'e biat
ettiklerini
işitince hemen telaşa kapıldılar. Darü'n-Nedve denilen Mekke Şehir
Meclisini
toplayıp orada durumu müzakere ettiler. Yaşlı bir adam suretinde bir
İblis de
"Ben Necidliyim, toplantınızı işittim, ben de aranıza katılmak istedim.
Herhalde benim de söylenecek bir iki faydalı sözüm olabilir." diyerek
aralarına girdi. Sonra müzakereye başladılar. Ebu'l-Buhturî "Benim
görüşüm" dedi, "onu bağlar, bir odaya hapsedersiniz ve bütün giriş
çıkışları kaparsınız, sadece bir delik bırakır, ona oradan yiyecek
içecek
uzatırsınız. Ta ölünceye kadar böyle devam edersiniz". O ihtiyar "Ne
fena
fikir". Onun kavminden size silah çekip gelenler olur, onu elinizden
kurtarırlar." dedi. Hişam b. Amir de "Benim görüşüm, onu bir deveye
bindirip aranızdan uzaklaştırmak, Mekke dışına çıkarmaktır. Artık orada
ne
yaparsa yapsın, size bir zararı dokunmaz." dedi. Yine o ihtiyar, o
Necidliyim diyen adam "Ne fena fikir! Gider başka kavimleri baştan
çıkarır, sonra da onları toplayıp gelir, sizinle harb eder." dedi.
Nihayet
Ebu Cehil "Ben o fikirdeyim ki, her aileden birer delikanlı alırsınız
ve
onlara birer kılıç verirsiniz, hepsi bir anda vurur, onu öldürürler,
kanı bütün
kabilelere dağılmış olur. Haşimoğulları da bütün Kureyş ile savaş
yapamaz ya!
Şayet diyet isterlerse onu da öderiz" dedi. Bunun üzerine o ihtiyar
"Bu yiğidin teklifi doğru." dedi. Buna karar verip dağıldılar. Derhal
Cebrail gelip, durumu Hz. Peygamber'e haber verdi ve hicret emrini
iletti.
Peygamber Efendimiz de Hz. Ali'yi yatağına yatırdı ve Hz. Ebubekir ile
beraber
gidip mağaraya sığındı. Düşmanlar hazırlıklarını tamamlamış, etrafı
kuşatmıştı
ve her yanı gözetliyorlardı. Sabah olunca yatağa doğru hücum ettiler,
fakat
karşılarında Ali'yi gördüler. Hiç beklemedikleri birşeydi, hayret
içinde donup
kaldılar.
Onlar
öyle mekirler
ediyorlardı ve hâlâ mekirlerine devam ediyorlar, ona karşılık Allah da
mekirler
düzenler. Önce onlara yaptıkları mekirden bir ümit verir, sonra da
mekirlerini
boşa çıkarır, kendi başlarına geçirir. Nitekim onlara mekir yapmaları
ve
tertibat almaları için müsaade etti, uğraştırdı, yordu fakat bütün
çabalarını
sonuçsuz bırakıp gizlice Hz. Peygamber'in hicretini sağlayıverdi. Sonra
yine
onlara ümit verip Bedir'e kadar getirdi, müslümanları gözlerine az
gösterdi,
onlar da hemen saldırıya geçtiler ve göreceklerini gördüler. Evet Allah
işte
böyle mekre karşı mekreder ve fakat Allah, mekredenlerin hayırlısıdır,
hayrülmakirindir. Ona karşı hiçbir mekrin hükmü yoktur. O bütün
mekircilerin
mekrini iptal edip geçersiz kılıverir. Onun mekri de hayırdan ve
hikmetten hâli
(uzak) değildir. Bundan dolayı O'na "makir" veya "mekkar"
diyemezsiniz. çünkü O, hayrülmâkirindir. Allah'ın işi, hadd-i zatında
bir hile
ve tuzak olmaktan, bir mekir olmaktan çok uzaktır ve münezzehtir. O'nun
işi,
mekri savuşturmak ve geçersiz kılmaktan ibarettir. Mekircilerin mekrini
önlemek
bakımından umuma hayır olduğu gibi, mekircilere hadlerini bildirmek ve
bir
kısmının tevbe edip o işten vazgeçmesine sebep olmak bakımından da
bizzat o
mekri yapanlar için bile hayırdan başka bir şey değildir. Şu halde, bu
ilâhî
fiile "mekir" denilmesinin sebebi, mekircilerin mekrine karşılık
olmak üzere onların haberi olmadan ve bütün tahminlerin dışında
bambaşka bir
tedbirle onların çabalarını boşa çıkarması bakımından bir müşakeledir,
bir
yanıltmadır. Yoksa Allah'a gerçekte doğrudan doğruya "mekir" isnad
edilemez ve "makir" denilemez. Buradaki mekir de tıpkı Âl-i İmrân
Sûresi'ndeki (3/54) gibi mekre karşı alınan bir tedbir ve bir
müşakeledir. Bu
anlamda olmak üzere ilâhî mekirden söz edilebilir. Bunda da "yani
Allah'ın
mekredenlerin en hayırlısı olduğu" tenzihinin unutulmaması lazımgelir.
31-O
makirler öyle
kâfirler idi ki, onlara Bizim âyetlerimiz, yani "Biz, eğer bu Kur'ân'ı
bir
dağ üzerine indirseydik, onu darmadağın olmuş görürdün..." (Haşr,
59/21)
gereğince Kur'ân tilavet olunduğu zaman, işittik, işittik derler,
dileseydik biz
de bunun aynını söylerdik, bu eskilerin efsanelerinden başka birşey
değil,
şeklinde ileri geri konuşur dururlar. (En'âm Sûresi'ndeki (6/25)
âyetinin
tefsirinde "esâtir" kelimesine bkz.). Orada da geçtiği üzere ilk önce
Mekke müşriklerinin akıl hocalarından olan Nadr b. Haris söylemiş ve
bir
çokları da ondan duyup tekrarlamışlardı. Öyle dediler, lâkin yıllar
boyu
uğraştıkları halde bir türlü onun aynını veya benzerini söyleyemediler.
Söyleyemedikleri için de türlü türlü mekirlere başvurdular,
suikastlara, savaşlara
kalkıştılar.
Asırlar
geçti,
onlar gibi düşünen niceleri aynı şeyleri geveleyip durdular fakat onlar
da
Kur'ân'ın bir benzerini söyleyemediler. Bunlar da onlar gibi,
dolambaçlı
yollardan gidip, başka başka mekirler peşinde koşmaktan öte bir şey
yapamadılar.
32-
Ve yine hatırla
o vakti ki, hani onlar Ya Allah! Dediler eğer bu Kur'ân Senin katından
gelmiş
bir hak kitap ise", (yani peygamberin dediği gibi Allah tarafından
indirilmiş bir hak kelâm ise), Sen bizim başımıza gökten taş yağdır,
veya bize
başka bir acı azab gönder. Allah'ın âyetlerini açıkça inkâr eden ve
küçümseyen
o hilekâr kâfirlerin küfürlerindeki şu inadı ve inadın eseri olan
küçümseme ve
istihzayı bir düşün...
Rivayet
olunduğuna
göre, bunu da Nadir b. Haris söylemiş idi. "Bu eskilerin efsanelerinden
başka birşey değil!" dediği zaman Hz. Peygamber, ona "Yazıklar olsun
sana, bu Allah kelâmıdır." buyurmuştu. Buna karşılık olarak o da
"Eğer bu Kur'ân gerçekten Allah kelâmı ise, bizim bunu inkâr etmemize
bir
ceza olmak üzere Allah ya başımıza gökten taş yağdırsın veya bize başka
türlü
elem verici bir azab göndersin." diyerek sözünde ısrarlı olduğunu açığa
vurmak, küfür ve inkârında iddialı olduğunu göstermek ve Kur'ân'ı
küçümsemek
istemişti. Böylece aslında hak ettikleri azabı ağızları ile istemiş ve
itiraf
etmiş, öbürleri de bunu kabul ve tasvip etmiş bulunuyorlardı. O halde
Allah
neden hemen o anda hak ettikleri azabı onlara vermedi?
33-
Halbuki, ey
Muhammed, sen onların içinde iken Allah onlara azab edecek değildi. Sen
onlar
için rahmetin kendisiydin, senin bulunduğun yere azab indirmek imkân ve
ihtimal
dahilinde değildi. Ayrıca onlar tevbe ve istiğfar ederlerken veya
edeceklerken
de Allah onlara azab vermezdi. Yani Sen içlerinden çıksan bile onlar
tevbekâr
olup istiğfar ettikleri takdirde veya içlerinde istiğfar edip imana
gelenler
veya gelecekler varken de onlara öyle köklerini kazıyacak bir azab
erişmezdi.
Nitekim hiçbir kavim, peygamberleri içlerinden alınmadan toplu azaba
uğratılmamıştır. İyiler içinden de kötüler zuhur edip, zulüm yapmaya ve
zulümde
aşırı gitmeye başladığı zaman, zulüm ve isyanın olumsuz etkisiyle
meydana
gelecek olan fitnenin zararı iyilere de dokunduğu gibi, kötüler içinde
fevkalade iyiler zuhur etmeye başladığı zamanlarda az da olsa o
iyilerin yüzü
suyu hürmetine o kötülerin hak ettikleri ceza ve azab affa veya tehire
uğrar.
Kötüler azabı celbettiği gibi iyiler de rahmeti celbeder.
Hasılı
böyle
söyledikleri zaman o kâfirlerin başlarına taş yağdırılmaması veya başka
türlü
bir elim azab ile cezalandırılmamaları, onların onu hak etmediklerinden
dolayı
değil, Allah Teâlâ'nın, Resulü'ne ve istiğfarı söz konusu olanlara
büyük
lütfundan dolayıdır. Çünkü içlerinde peygamber varken veya istiğfar
eden veya
edecek olanlar bulunuyorken azab etmek, Allah'ın sünnetine uygun
değildir. İşin
içyüzü bu idi.
34-
Yoksa Allah'ın
onlara azab etmemesi için neleri vardı? Üstelik o haldeydiler ki,
Mescid-i
Haram'dan insanları engelliyorlardı ve engellemeye devam ederlerken
onun
evliyası da değillerdi. Mescid-i Haram'a ait hizmetleri yürütmek için
ehliyet
ve liyakatleri, özellikle velayet hakları da yoktu. Çünkü onun velileri
müttakilerden başkası değildir. Şirkten korunan ve Allah'dan başkasına
ibadet
etmeyen takva ehlinden başkasının Beytullah'da velayet hakları olmaz.
Ona sahip
olmak, onun işlerinde tasarruf etmek hak ve salahiyeti ancak orada
tevhid ile
ibadet edecek olan müttakilerindir. Ve lâkin onların çoğu bunu
bilmezler. Yani
o müşriklerin bir kısmı, içlerinden pek azı, kendilerinin
liyakatsizliğini ve
Mescid-i Haram'a velayet etmek hakları olmadığını ve bu hakkın
müttakilere ait
olduğunu ve bundan dolayı ona sırf bir zorbalık ile müdahele etmekte
olduklarını bilirler. Ve onlar bunu bile bile inad ederlerse de
ekserisi işin
içyüzünü bilmezler de "Biz Kâbe'nin valileri, mütevellileriyiz, şu
halde
dilediğimizi sokar, dilediğimizi sokmayız." derler. Çoğu bilgisizlik
yüzünden, pek azı da bile bile inat ve zorbalıkla müttakileri
ziyaretten ve
tavaftan menediyorlardı.
35-
Ve zaten
Beytullah'ın yanında dua ve namaz namına yaptıkları şey de ıslık
çalmaktan ve
el çırpmaktan başka bir şey değildir.
"Mükâ":
Islık veya ıslık çalmak demektir ki, gerek yalnızca dudakla ve gerek
parmak
yardımıyla üflemek ve öttürmekten daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı
genellikle
üflenip, çalınan düdük seslerini de içine alır.
"Tasdiye":
Esasen sada veya sadd kökünden yapılmış bir kelime olarak ses
çıkartmak, veya
engelleyip vazgeçirtmek demektir ki, her iki bakımdan da birini
çağırmak veya
eğlenip oynamak gibi bir maksada yönelik olarak el çırpmaya tasdiye
denilir.
Rivayet
olunuyor
ki, bunlar erkek ve kadın, açık saçık elele tutuşur, Kâbe'nin etrafında
dolaşırlar ve ıslık çalıp el çırparlardı. Böylece ibadet ediyoruz diye
çalar
oynarlardı. Hora teperler ve yaptıklarını alkışlarlardı. Bir de Hz.
Peygamber,
Beyt-i Şerif'e gelip ibadet etmek, namaz kılmak ve Kur'ân okumak
istediği
zaman, onlar genellikle böyle ayin yapmakta aşırı giderlerdi. Kendileri
de güya
namaz kılıyor ve dua ediyorlarmış gibi nümayiş yaparlar ve gürültü
çıkarırlardı. Böylece Hz. Peygamber'in huzurunu kaçırırlardı. Ve bu
yaptıklarını da kendileri için bir ibadet sayarlardı. Bu halleriyle
bunların
Beytullah konusunda nasıl velayet hakları olur? Ve Mescid-i Haram'a
musallat
olup, orada Allah'a ibadet eden asıl hak sahibi müttakileri engellemeye
kalkışan bu edepsizlerin, cahillerin, gasıpların ve kâfirlerin şu
halleriyle
neleri vardır ki, Allah onlara azab etmesin.
Madem
ki, haliniz
budur ey kâfirler öyleyse bundan böyle o azabı tadın. Çünkü hep küfürde
direnip
durdunuz, istiğfar da etmediniz.
36-
Şurası bir
gerçektir ki, onlar insanları hak yoldan çevirmek için, Allah yolundan
engellemek için mallarını sarfederler. Bu âyet Bedir Savaşı için
mallarını sarfeden,
bu cümleden olmak üzere her biri her gün on deve keserek müşrik
askerlerini
doyuran Kureyş zenginleri hakkında nâzil olmuştur. Ayrıca Uhud, Hendek
vs.
savaşlardaki harcanan paraları ve onların sonuçlarını da dile getirmiş
olmaktadır. Yani şurası kesindir ki, küfürde inat ve ısrar edenler,
insanları
Allah yolundan, hak dinden engellemek için mallarını sarfediyorlar.
bundan
böyle de sarfedecekler, sarfetmeyi sürdürsünler bakalım sonra o mallar
kendilerine hasret olacak, boşuna harcanmış, telef edilmiş olacak, boşa
harcanmış olduğunu anlayacaklar ve eyvah diyecekler sonra da mağlup
olacaklar.
O zamana kadar "Savaşta yenmek de vardır, yenilmek de" hükmü uyarınca
kâh galip, kâh mağlup olurlarsa da en sonunda kesinlikle kaybedecek
taraf onlar
olacaktır, en nihayet hakka mağlup olacaklardır, ve o kâfirler yalnızca
cehenneme sevkedilecekler, orada toplanacaklardır.
37-Ki
Allah,
çirkini güzelden ayırsın, müttakilere vaad olunan furkan tam anlamıyla
hasıl
olsun, iyilerle kötüler biribirinden ayrılmış olsun. Ve çirkin kısmını
birbirinin üzerine katsın, üstüste ekleyip bindirsin, habis mallarını
da
sırtlarına yükleyip hepsini üstüste yığsın, sıkıntı ve zahmet verecek
şekilde
yığsın topunu birden cehenneme dolduruversin. İşte bunlar o hüsrana
uğrayanlardır. Yani hasirler, hüsran içinde kalanlar diye olsa olsa
bunlara
denilir.
38-Ey
Muhammed! O
inkâr edenlere söyle ki: eğer vazgeçerlerse, bulundukları bu halleri
bırakıp
hakka teslim olmayı kabul ederlerse geçmiş günahları mağfiret olunur.
Ve eğer
yine dönerler, Peygamber ile savaşa kalkışırlarsa önlerinde öncekilerin
sünneti, âdet ve gelenek olarak geçti. Onlara anlatıldı ve işittiler
ki,
Peygamberlerine karşı gelen kavimler nasıl kahra uğrayıp helak oldular.
Yine
gözleriyle gördüler ki, Bedir'de peygambere karşı gelenler, ne hallere
uğradılar. Bunlar yeterince misal değil midir? Şu halde peygambere
karşı
direnenlerin yolunu tutarlarsa, onların uğradıkları akıbete uğramayı
beklesinler: "Allah şu hükmü vermiştir ki; Ben ve peygamberlerim
mutlaka
galip geleceğiz. (Mücadele 58/21) "And olsun ki, peygamber olarak
gönderdiğimiz kullarımız hakkında şu vaadimiz geçmiştir: Onlar elbette
yardım
görecekler ve kesinlikle bizim ordumuz galip gelecektir" (Saffat
37/171,
172, 173) "And olsun Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazdık ki, yeryüzüne
kesinlikle salih kullarım mirasçı olacaklardır." (Enbiya 21/105).
İnananlara
şunu da
söyle:
39-Savaşmaktan
vazgeçmeyip devam ederlerse siz de savaşa devam edin, o kâfirlere karşı
savaşın, ta ki, şirk ve puta tapmaktan doğan ayrılık gayrilik
kalmayıncaya,
fitne iyice ortadan kalkıncaya kadar ve din bütünüyle Allah'ın dini
oluncaya
kadar savaşmaya devam edin. Allah'ın kullarını başkalarına mahkum tutan
batıl
dinler, Hak din karşısında yıkılıp gitsin, hak hakim olsun da fitne ve
eziyetle
kimse gerçek mabuddan başkasına itaat ve boyun eğmeye zorlanmasın.
Yalnızca
burada "hepsi" ilavesi var. Bu âyetin bir benzeri Bakara Sûresi'nde
geçmektedir, ancak orada kelimesi yoktur. (Bkz. Bakara 2/193) ayrıca
Bakara'da
( "dinde zorlama yoktur" (Bakara, 2/256) âyetinin tefsirine bkz.)
Bu
kıtal üzerine,
fitneden ve Allah'dan başkasına tapmaktan vazgeçerlerse şurası muhakkak
ki
Allah, yaptıklarını görmektedir. Ona göre iyi bilsinler ki, ecirlerini
verecektir.
40-*}
Yok eğer yüz
çevirirlerse, yani küfürlerinden dönmez ve Hz. Peygamber ile savaşmaya
son
vermezlerse Siz de iyi biliniz ki, muhakkak Allah, sizin mevlanız,
veliniz ve
yardımcınızdır. Şu halde onların düşmanlıklarından korkmayınız, Allah'a
dayanınız, O ne güzel Mevla, ne güzel yardımcıdır. Ki, sahip çıktığı
kaybolmaz,
yardım ettiği mağlup olmaz.
Böyle
biliniz ve
buna göre hareket ediniz:
41-
"Ğunm": Esasen bir şeye sıkıntı ve zahmet çekmeden nail olmak veya
düşmandan doyumluk almak mânâlarına gelir ve alınan doyumluğa da isim
olarak
söylenilir ki, "ganimet" kelimesi de her iki bakımdan aynı anlama
gelir. Şeriat ıstılahında ise ganimet, küffardan savaşla ve zor
kullanılarak
alınan maldır. Şu halde isterse harbin sonunda yapılan barış anlaşması
gereğince olsun, düşmandan alınan mala ganimet adı verilmez. Lâkin
"fey" adı verilir. Bundan dolayı ganimet kelimesi fey kelimesinden
daha özel bir anlam taşır.
Ve
biliniz, yani
gereğince amel etmek üzere malumunuz olsun ki, aldığınız ganimet ne
şeyden
olursa olsun, isterse bir iğne veya iplikten ibaret bulunsun, bu
sûrenin
başında da beyan olunduğu üzere her şeyden önce "Enfâl Allah'a ait"
olduğundan onun beşte biri sırf Allah içindir. Ve Peygamber içindir, ve
ona
yakınlığı olanlar içindir, ve yetimler içindir, ve miskinler (yani
yoksullar)
içindir, ve yolda kalmış yolcular içindir.
İlk
önce ganimetin
beşte birini Allah için ayırmak, onu da beş hisseye ayırıp, bu âyette
açıklandığı gibi, bu beş gruba taksim etmek gerekir. Yani Allah, kendi
hakkı
olarak zikrettiği beşte biri, yine beşe ayırıp önce Resulullah'a, sonra
da
sırasıyla zikredilen bu insanlara verilmesini emreder.İşte bu sûrenin
ilk
âyetinde "Enfâl, (yani ganimetler), Allah'a ve Resul'e aittir."
hükmünün
ayrıntılı olarak açıklaması budur. Herşeyden önce enfâlin ve
ganimetlerin hepsi
Allah'ındır. Şu halde hepsi gaziler elinde emanettir. Bu ilâhî hükme
göre,
hepsinin kamu yararına sarfolunması gerekir. Fakat ilâhî hüküm, siz
gazileri,
diğer milletlerin geleneklerinde olduğu gibi, özel menfaatlerinizden de
büsbütün mahrum etmez. Ancak ganimetten beşte birinin Allah için
ayrılması ve
kamu yönetimi tarafından, açıklandığı şekilde toplum yararına
sarfedilmesini
emreder. Ganimetin beşte birden geriye kalan beşte dördünü de siz
gazilere
bırakır. Şu halde gaziler, dilerlerse haklarını isterler. O zaman
ganimetin
onlar arasında taksimi vacip olur. Veya her biri dilerse kendi
hakkından
dilediği kadarını taksimden önce veya sonra yine Allah için terk
edebilir. Çünkü
hak sahibi, kendi hakkında dilediği gibi tasarruf etmekte hür ve
serbesttir. Bu
husus onların kendi isteklerine bırakılmış olduğu gibi, Resulullah'ın
vefatından sonra onun beşte birden olan hissesi de din âlimleri
tarafından
değişik görüşlerin öne sürülmesine sebep olmuştur. Bu konudaki
ictihadların
ayrıntısı Fıkıh kitaplarına aittir. Bu âyetin Bedir gününde veya
Bedir'den bir
ay üç gün sonra meydana gelen Beni Kaynuka gazvesi sırasında nâzil
olduğu
hakkında iki rivayet vardır.
Eğer
siz Allah'a ve
iki ordunun karşı karşıya geldiği, müslüman ve kâfirlerin çarpıştığı
gün, o
furkan günü (yani hak ile batılın ayrıldığı Bedir günü) kulumuza
indirdiğimiz
şeylere, ki bunlar vahiy âyetleri, yardım melekleri ve ilâhî nusret ve
zaferdir, işte bunlara iman etmiş hakiki müminler iseniz biliniz ki, bu
böyledir. Yani enfâl ve ganimetin bu şekilde taksim olunması gerekir.
Bunun
böyle olduğunu bilin, ona göre gereğini yaparsınız. Ve Allah her şeye
kâdirdir.
O gün gözlerinizle gördüğünüz gibi, çoğa karşı aza, kuvvetliye karşı
zayıfa
zafer ve nusret vermeye kadir olan Allah, daha nelere, nelere kâdirdir
ve siz
O'nun emrine uyar, hükmüne uygun hareket ederseniz size daha neler
neler
verecektir.
42-Hani
bilirsiniz
ya! O vakit siz vadinin beri kıyısında, fena bir yerde idiniz, onlarsa
öte
kıyısında daha müsait bir yerde idiler kervan ve süvarileri de sizden
daha
aşağıda, -sahilde- idiler. Yani kervan bir taraftan sizin etki
alanınızda
demekti, fakat diğer cihetten bunlar düşman ordusunun size saldırmasını
gerektirecek, aynı zamanda savaşa hırsla girmelerini tahrik edecek bir
sebepti.
İşte bu durum, sizi korkutuyor ve işinizi güçleştiriyor ve sizin için
bir
tehlike oluşturuyordu. Hasılı, gerek asker sayısı, gerek taktik, gerek
arazi
durumu, gerekse araç, gereç ve donanım bakımından görünüşte düşman
güçlü, siz
de gayet zayıf bulunuyordunuz. İki ordu arasında her bakımdan büyük bir
fark
vardı. Öyle ki eğer daha önceden sözleşmiş olsa idiniz, yani o gün
orada
savaşmak için siz onlara, onlar size vaad etmiş, söz vermiş olsa
idiniz, aranızda
meydana gelecek bu farkı önceden bilmiş olsa idiniz, o sözünüzde
anlaşmazlığa
düşerdiniz, mutlaka ihtilaf ederdiniz. Bu vaziyeti görünce cesaret
edemez,
verdiğiniz sözden döner, zaferden de ümidinizi keserdiniz. Yani onlara
üstün
gelmeyi düşünmek şöyle dursun, karşılarına çıkmayı bile göze
alamazdınız,
savaştan kaçınırdınız. Şu halde iş size ve sizin anlayışınıza ve
görünürdeki
sebeplere bağlı kalsa idi, aradaki bu büyük farklılıklardan dolayı bu
başarı ve
zaferin meydana gelmesine imkân yoktu. Ve lâkin bunu Allah yaptı, öyle
bir
sözleşme olmaksızın ve sizi kendinize bırakmaksızın, iki tarafı öyle
bir duruma
düşürüp birbirine çattırdı ki, Allah, o fiil alanına çıkan emri, o
harikulade
olayı, o olması gereken işi, oluş alanına yansıtarak hak ile batılı
ayıran ve
Allah dostları ile düşmanlarını açık seçik ortaya koyan o furkanı
yapsın, bir
muhkem kazıyye kılsın, vaad ettiği nusret ve zaferi bir kesin delil ile
isbat
ve tesbit etsin. Ta ki, helak olan bir açık belgeye dayalı olarak helak
olsun,
yaşayan da yine bir açık belgeye dayalı olarak yaşasın.
Bedir
olayı,
Allah'ın öyle açık bir âyeti ve öyle kesin bir belgesidir ki, hem
Kureyş
müşriklerinin ölüleri ve mağlupları gibi ilâhî emre karşı gelenler ve
Resulüne
düşmanlık güdenlerin, yani helak olanların veya olacak olanların ebedi
helakine, hem de müslüman gazi ve şehitleri gibi Allah'a ve Resulüne
itaatle
maddi anlamda zafer, manevî anlamda ebedî hayat ve kurtuluşa ermek
demek olan
kurtuluşa gözle görülür ölçüde bir kesin belgedir. Ve artık ne ölünün,
ne dirinin,
ne kâfirin, ne müminin Allah'a karşı ortaya koyabilecek bir delili ve
O'nun
hükümlerine itiraz olabilecek bir mazereti yoktur. Ve bu beyyine, bu
kesin
belge ile de sabittir ki, hiç şüphesiz Allah işitendir, bilendir.
Dostlarının
ve düşmanlarının her söylediklerini işitir, onların niyyet ve
itikatlarını,
maksat ve art düşüncelerini bildiği gibi, onlar hakkında ne yapacağını
da
bilir. Bu âyetin sonu, yukarıda geçen "Onları sen öldürmedin lâkin
Allah
öldürd" (Enfâl 8/17) âyetinin sonunu hatırlatır ve o sonu tekitli
olarak
tekrar eder. Hasılı harikalar ve mucizeler birer tesadüf eseri
değiller.
43-
Düşün ki, o
vakit uykunda (veya yatağında veya gözünde) Allah onları sana sayıca az
gösteriyordu. Bu işle ilgili olmak üzere evvela bir rüya gösteriyordu
ki, bu
rüya işin başlangıcı ile sonucu arasında bir bağlantı olduğunu ve
olayın
büsbütün tesadüfe bağlı bulunmadığını belgeler. Ayrıca o çokluğu,
azınlık
olarak gösteriyordu. Sen de bunu haber verip ashabı teşci ve teşvik
ediyordun.
Bu da bir aldanma ve aldatma değildi. Bir hikmeti, bir maslahatı
içeriyordu.
Gerçekten
de eğer
sana onları (aslında oldukları gibi) çok gösterseydi, elbette yılgınlık
gösterecektiniz, ve elbette o konuda münakaşa edecek, birbirinizle
didişecek ve
anlaşmazlığa düşecektiniz. Savaşı göze alıp almamak hususunda görüş
ayrılığına
düşecektiniz; kiminiz sebat, kiminiz firar taraftarı olacaktınız. Ve
lâkin
Allah, selamet ihsan etti. Sana onların dış görünüşüyle kalabalıklarını
değil,
hakikatteki zayıflıklarını, değersizliklerini gösterdi. Sizi yılgınlığa
düşürmedi ve aranızda çıkacak muhtemel bir anlaşmazlığa meydan vermedi
ve
selamette tuttu. İşin başlangıcı ile sonunu başarılı kılıp selamete
erdirdi.
Muhakkak ki O, sinelerde gizli sırları da bilir. Gönüllerde ne vardır,
ne
olacaktır ve ne gibi sebep ve şartlarla değişik hallere uğrayacaktır
hepsini
tamamıyla ve hakkıyla bilir.
44-
Ve yine
onlarla karşı karşıya geldiğiniz sırada da onları gözünüze az
gösteriyordu,
gözünüzü yıldırmıyordu. Peygamber'in rüyasını, böylece görünüşte de
doğruluyordu
ve sizi her türlü korkudan selamette tutuyordu, size cesaret veriyor,
yüreklendiriyordu. Sonra da onları gözünüzde büyütmüyordu. Hatta
Abdullah b.
Mesud, yanındaki arkadaşına "Nasıl onları yetmiş kişi kadar görüyor
musun?" demiş, o da "yüz kişi kadar görüyorum" demişti. Sizi de
onların gözünde azaltıyordu. Nitekim Ebu Cehil o sırada "Muhammed ve
ashabı "bir deve yiyimi" yani bir lokmacık" demişti. Bu henüz
savaş başlamadan, cüretlerini arttırmak, gurur ve saygısızlıkla gayrı
muntazam
bir surette kıtale çattırmak için idi ki, savaşa başladıktan sonra
gözlerinde
müminleri birdenbire büyütmüş, çoğaltıvermişti. Âl-i İmrân Sûresi'nde
de
geçtiği üzere "göz görüşüyle kendilerinin iki katı kadar
görüyorlardı." (Âl-i İmran, 3/13) yani üçyüz onüç kişi olan
müslümanları
iki bin kişi gibi görüyorlardı, kalplerine korku giriyor, ödleri
kopuyordu. Her
iki tarafın kalbleri üzerinde durmadan değişip duran bu duygular,
aslında
normal göz yanılmalarının çok üstünde ve ötesinde bizzat Allah'ın
iradesi ve
hükmüyle meydana geliyordu. İşte bu durum bile Allah'ın kudretini
gösteren
başlı başına bir mucizeydi. Allah Teâlâ, yalnız müminleri akıbeti ve
hakiki
kuvveti görebilen bir gözle baktırıyordu ve işte böyle tarafları
birbirinin
gözünde az ve zayıf gösteriyordu ki, o fiil alanına çıkan emri
kesinlikle
meydana getirsin. Yani hükmettiği ve olmasına karar verdiği olayı, iki
tarafı
birbirine çattırmak suretiyle oluş sahasına çıkarsın, sonuçları
itibariyle
harika bir zafer olan harbi tam bir emr-i vaki, bir oldu bitti yapsın.
Böylece
yukarıda da geçtiği üzere o emri, yani İslâm'ı aziz kılan ve küffarı
zelil eden
furkan harikasını gerçekleştirsin.
Bu
ifade ile şunu
anlatmak isteriz ki, buradaki 'dan maksat, iki ordunun karşılaşması
emridir,
öncekinden murad da furkandır. Buna da daha önceki âyetlerde
"yevmelfurkan", "yevmel-tekalcem'ân" ile işaret edilmiştir.
Demek ki, Bedir Savaşı, başlangıcı bakımından da bir ilâhî mucize
eseridir,
sonucu bakımından da mucizedir. Baştan sona bütün aşamaları ve cereyan
şekli ile
de birçok harikaları içinde barındırmaktadır. Şu halde bütünüyle bir
ilâhî
mucize ve beyyinedir. Bütün işler de ancak Allah'a irca olunur. Yani
yalnızca
bu ve bunun gibi olağanüstü olan işler ve oluşlar değil, size
sıradanmış gibi
görünen işler dahi Allah'a irca olunur, O'na döndürülür. Her iş eninde
sonunda
O'na dayanır.
Bunun
için:
45-Size
savaş açmış
bir cemaate çattığınız zaman (yani kâfir olduğu bilinen veya ne olduğu
bilinmeyen herhangi bir cemaatle harp vaziyetinde karşı karşıya
geldiğiniz
vakit), gerek toplu halde, gerek teke tek olsun, ister sayıca sizden
çok, ister
az olsunlar, siz hemen sebat edin, geri çekilmek veya başka bir geri
çizgide
yeniden mevzilenmek durumu dışında, sakın yüz çevirmeyin ve Allah'ı
çokça
zikredin. (Savaşırken O'nun yardımına sığınarak ve ihsan edeceği zaferi
gözeterek kalbinizle ve dilinizle O'nu çok çok anın ki, Allah'ın zikri
ile
moral ve kuvvet kazanasınız). Muradınız olan nusret ve sevaba
erebilesiniz.
Yoksa galip bile gelseniz sevaba eremezsiniz. "Bütün işler eninde
sonunda Allah'a
irca olunacak" olduğundan dolayı hiçbir şey, savaş dahi, insanoğlunu
Allah'ı anmaktan alıkoymamalıdır. Kul, özellikle bela ve musibet
zamanlarında,
ümitsizliğe düşmeyip Allah'a iltica etmeli ve her ne hâl içinde olursa
olsun
Allah'ın lütfuna güvenerek, kalbini kötü duygulardan arındırmaya
çalışmalı ve
bütün varlığıyla Allah'a yönelmelidir. Gerçek kurtuluş buna bağlıdır.
Bunun
için sebat gösteriniz ve Allah'ı zikrediniz.
46-
Ayrıca Allah'a
ve Resulü'ne itaat eyleyiniz, ve aranızda niza etmeyiniz ki, feşele
düşersiniz,
yani, zayıf, tembel, çekingen ve korkak olursunuz, salaklaşır,
yılgınlaşırsınız
ve rüzgârınız kesilir, havanız söner, ağırlığınız kaybolur, devletiniz
elden
gider. Ve sabırlı olunuz. Zira Allah, kesinlikle sabredenlerle
beraberdir. Beraber
olduğu için de sabredenlere zafer ihsan eder.
47-
Ve o mağrurlar
gibi olmayın ki, diyarlarından çalım satarak, kibirli ve gururlu bir
şekilde
halka gösteriş yaparak çıktılar. Ve onlar Allah yolundan
menediyorlardı. Allah
yoluna engeller koymaya çalışıyorlardı, İslâm'a ve imana girmek
isteyenlere
engel oldukları gibi, müminlerin Kâbe'yi ziyaret ve tavaf etmelerine de
engel
oluyorlardı. Halbuki Allah, onların bütün amellerini muhittir. Her ne
yapmışlarsa, yapıyorlarsa hepsini ilmiyle ve kudretiyle kuşatmıştır.
O'nun
hükmünün, O'nun takdirinin dışına çıkamazlar. Ruveys rivayetine göre
okunur.
Yani "Sizin hepinizin amellerinizi muhittir." Hiç birinizin iyi veya
kötü hiçbir işi, hiçbir ameli yoktur ki, O'na ulaşmasın, O'nda son
bulmasın,
O'nun ilmi, O'nun hükmü ve hakimiyeti çerçevesine girmiş olmasın. Sonuç
itibariyle ahiret sevabı veya ikabı ile taltif veya cezalandırılmasın.
Böylece
her yaptığınız veya yapacağınızla Allah Teâlâ'nın kuşatması altında
bulunduğunuz halde nasıl olur da bunu düşünmeden çalım atmaya,
böbürlenip
şımarmaya, riya ve gösterişe kapılarak halka caka yapmaya ve haddinizi
aşmaya
kalkarsınız?
Nitekim
Müşrikler
Mekke'den böyle çıkmışlardı. Cuhfe'ye vardıkları zaman Ebu Süfyan'ın
gönderdiği
adam geldi, "Geri dönünüz, kervan tehlikede değil, selamette." dedi.
Bu haber üzerine Ebu Cehil, "Hayır, vallahi ta Bedir'e kadar varıp
şaraplar içmeyince, çengilerle cariyelerle saz çalıp eğlenmeyince ve
oradaki
Araplara ziyafetler çekip yemekler yedirmeyince, kesinlikle
dönmeyeceğiz."
dedi. Gerçekten de ta Bedir'e kadar geldiler. Ancak yedikleri kılıç
darbeleri,
içtikleri de ölüm şerbeti oldu. Sazları feryad u figan, kucakladıkları
da azab
ve hüsran oldu.
İşte
o
şımarıklığın, o kibir ve gururun, o riya ve gösterişin akıbetine misal
olmak
üzere:
48-
Düşün o vakti
ki, Şeytan onların, o kibirli müşriklerin yaptıklarını süsleyip
püsleyip
kendilerine sunmuştu ve demişti ki: Ben bugün sizinle beraber iken,
size
yardımcı iken insanlardan size galip gelecek kimse yoktur. Yani o
şeytan, o
aldatıcı gurur ve nefsaniyet, o habis benlik ruhu, kendi içlerinde veya
karşılarında temessül ederek onlara bu kuruntuyu yaldızlayıp
gönüllerine
bırakmış ve hayallerinde güzel göstermişti ki, bu sayıca üstünlük, bu
hazırlık
ve bu kuvvet onlarda mevcut iken karşılarında Muhammed ve ashabı değil,
kimse
tutunamazdı. Vehimlerine öyle söylemiş ve onlara bu zannı vermişti.
Eğer onlar
hareket ve amellerinde kendine uyar, ardına düşerlerse bu hayal
kendilerinden
ayrılmayacaktı, daima kendileriyle birlikte bulunacak, her dara
düştükçe onları
kurtaracaktı.
Ne
zaman ki, iki
cemaat birbirleriyle karşılaşıp birbirini yakından gördüler, yani harbe
tutuşup
göz göze, göğüs göğüse geldiler ve çarpışmaya başladılar; meleklerin,
ilâhî ve
ruhânî kuvvetlerin müminlerin safında ve imdadında olduğu gerçeğinin
tecellisini görünce, şeytan gerisin geri kaçtı gitti ve ben sizden
beriyim,
uzağım dedi. Sizinle hiçbir ilişkim yoktur, başınıza geleceğe karışmam,
kesinlikle ben sizin göremeyeceğiniz şeyler görüyorum, gerçekten de ben
Allah'dan korkarım. Şurası muhakkak ki, ben hakkın karşısına duramam,
işin sonu
korkunç görünüyor, haliniz pek yaman olacağa benziyor karışmam. İşte
böyle
diyerek o şeytan, o gurur ve hayal, işin tam can alıcı noktasında
onlardan
uzaklaşıp gidiverdi. Ne kadar dikkat çekicidir ki, şeytan çekilirken
habersizce
bırakıp sıvışmamış da fenalıklarını yüzlerine vurmuş, onları büsbütün
ümitsizliğe attıktan başka önceki tatlı hayaller yerine acı endişeler
saçarak
ve daha savaşın başlangıcında iken tehlikeyi gözlerinde büyütüp, telaş
ve
ızdıraplarını arttırarak gerisin geri çekilip gidiyor. Nasıl çekilmez
ve nasıl
korkmaz ki, Allah, azabı şiddetli olandır.
49-
O vakit
münafıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar, henüz iman ile mutmain
olmayıp,
kalblerinde bir çeşit şüphe veya tereddüt kalmış olanlar da diyorlardı
ki,
şunları dinleri mağrur etti, yani müminleri dinleri aldattı, mağrur
etti de
takat getiremeyecekleri bir işe giriştiler. Üçyüz küsur fakir fukara
kalktılar
da bin kişilik güçlü bir düşmana karşı çıktılar. Bir taraftan
Medine'deki
münafıklar, diğer taraftan Kureyş askerleri içinde bulunan birtakım
şüpheci
müşrikler işte böyle diyorlardı. Medine münafıkları içinden Muattib b.
Kuşeyr'den başka Bedir'e katılan kimse olmamıştı. Mekke'li müşrikler
arasında
bazı gizli müslümanlar vardı. Fakat henüz kalblerindeki imanları kuvvet
bulmamış ve böyle bir şüphe ve tereddütten dolayı hicret etmemiş olan
birtakım
kimseler bulunuyordu. Bunlar müşriklerle beraber sürüklenip
gelmişlerdi.
Gönüllerinde "şayet müslüman askeri çoksa belki o tarafa geçeriz, azsa
kavmimizle beraber döner geliriz." gibi bir takım gizli niyetler
taşıyorlardı. Sonra Bedir'de müslümanların sayıca çok az olduklarını
görünce,
"O!... Bunları dinleri aldatmış." diyerek müşrikler safında kalmaya
karar vermişlerdi. Ve halbuki her kim Allah'a dayanır, Allah için
vazifesini
yaparsa, Muhakkak ki, Allah güçlüdür ve hikmet sahibidir. Şu halde
O'nun
izzeti, gücü, kuvveti, şanı ve şerefi, kendisine güvenip dayananı zelil
ve
perişan etmez. O'nun hikmeti de dostlarına rahmet ve sevap,
düşmanlarına da
zillet ve ikap ettirir. Mümin ölse bile Rahmân olan Allah'ın rahmetine
kavuşur,
ebedi hayata ve necata erer. Kâfir ise zelîl ve perişan olarak hüsrana
uğrar.
Ve nitekim imanlarında tereddüt gösterip, Allah'a değil de sayıca
çoğunluk olan
tarafa güvenenler ve küffar ile beraber olanlar Bedir'de kâfirler
safında
öldüler ki: Kays b. Velid b. Muğire, Ebu kays b. Fakih b. Muğire, Haris
b. Zem'a
İbnil-Esved, Ali b. Ümeyye ve As ibni'l-Münebbih ibni'l-Haccac
bunlardan idi,
diye rivayet olunmuştur.
50-
Ey Muhatap! Sen
o kâfirleri, melekler onların yüzlerine ve kıçlarına vurarak ve haydi
bakalım
tadın ateş azabını,
51-
işte bu, kendi
ellerinizin sunduğu cürmünüz, bir de Allah'ın kullarına hiçbir şekilde
zalim
olmaması sebebiyle böyledir, diyerek, canlarını alırken bir görecek
olsaydın,
ne feci bir şey görmüş olacaktın! Acaba o sırada bunların o feci
halleri ortada
değil miydi, görülmüyor muydu? O halde "görecek olsa idin" diye
görülmemiş bir feci olayı bu tarzda tasvir buyurmanın hikmeti nedir?
Bu
şekilde bir
tasvir, özellikle şunu gösteriyor ki; kâfir kimsenin bedeninden ruhu
kabzolunurken onun hakikatte neler çektiğini ve nasıl yanarak gittiğini
dışardakilerin görüp müşahede etmesi mümkün değildir. Bunu ihtar
ederken şuna
da işaret ediyor ki, kâfirin ruhu, dünyaya yönelik iken bedeninden
kabzolunduğu
nezi' halinde, dünyadan döner ahirete yönelir ve halbuki o, küfründen
dolayı
ahiret âleminde karanlıklardan başka bir şey müşahede etmez. Dünyaya ve
cismani
hazlara şiddetle muhabbetinden dolayı o vakit bu ayrılık anında, bu
kopmadan ve
uzaklaşmadan öyle bir elem ve hasret duyar, öyle bir acı çeker ki,
yanar da
yanar. Bu yanmadan dolayı her türlü nurdan mahrum olarak önünde azab,
ardında
lanet olarak o karanlığa atılır. Ve artık yeniden dirilişinde de mahşer
yerinde
haşrolunuşunda da bu minval üzere acıları sürer gider.
Bunların
bu gidişi:
52-
Bu, yani bu
âdetin böyle olması, bütün bunların başlarına gelen cezaların ve ikabın
böylece
kendi amellerine, dayanması şu iki sebep iledir ki, Allah Teâlâ bir
kavme, bir
topluma ihsan ettiği nimeti durup dururken değiştirecek değildir. Ta
onlar
kendilerindekini değiştirinceye kadar. Yani onlar o nimete erdikleri
zaman
kendilerinde o nimete sebep ve vesile olan fıtri misakı, ahlâk ve güzel
amelleri, kendileri bozup değiştirinceye kadar, huylarını
değiştirinceye kadar
Allah'ın o nimeti değiştirmesi, Allah'ın âdetlerinden değildir. İlâhî
âdet
kişisel sebeplere dayalı olarak verdiği nimetin değişmesini de yine
kişisel
huyların ve davranışların değişmesi sebebine bağlamıştır. Ki insanın
sorumluluğu da buna dayanır. Sebeplerin birincisi işte budur. İkincisi
de Allah
kesinlikle herşeyi işitir ve bilir. Çünkü Allah herkesin içyüzünü
bilir, ne
söylediğini de işitir. Onun gözünden hiç kimse birşey kaçıramayacağı
için, O da
ona göre hesaba çeker. Şu halde akıl ve irade, küfür ve iman , ahlâk ve
amel
gibi kişisel sebeplere bağlı olan nimetlerin dışındaki doğrudan doğruya
alınıp
verilen nimetler bu konunun dışındadır. Hiç şüphe yok ki, bu konuda
bütün
kişisel sebeplerin kıymeti, nimet veya nimet sayılan şeylerin gerçek
yüzünü
tanıtan âyetleri tanıyıp tanımamaktan ileri gelmektedir. Bir kimsenin
kendi
fıtratını ve fıtratla ilgili ahdini bozması ve kendisine varid olan
sezgi ve
delillerin yardımıyla hakkı duymaması ve duymak istememesi elindeki
nimetin
değişmesine sebep olur. Yine bir kavmin kendi içinde veya dışında
bulunan ve
kendilerine ilâhî ahkamı tebliğ eden hak rehberlerinin davetini duymak
ve
tanımak istememesi, toplumsal şuur ve zihniyetlerinde öyle bir
bozukluktur ki,
bu da onların ellerindeki nimetlerin değişmesine ve elden çıkmasına
sebep olur.
İşte
bu huy ve
şahsiyet değişikliği:
55-56-
Onlar ki,
kendileriyle sözleşme yaptın, sonra onlar her defasında her sözleşme ve
muahede
sonrasında sözlerinde durmayıp antlaşmayı bozarlar ve bozmaktan da
sakınmazlar.
Hiç çekinmeden hemen sözleşmeyi bozarlar. Ve sözleşmeyi bozmaktan
dolayı, böyle
bir alçaklığı yapmaktan dolayı hiç de arlanıp utanmazlar. Böylesine
şerli ve
böylesine ilkel yaratıklardır. Eğer azıcık anlayışları ve saygıları
olsa idi
ahdi bozmanın ne fena bir şey, ne kadar küçültücü ve alçaltıcı bir
hareket
olduğunu, güven duygusunun ortadan kalkmasına sebep olan toplumların
güvenliği açısından
ne kadar zararlı bir şey olduğunu hisseder de birazcık olsun bundan
çekinirlerdi.
Hz.
Peygamber, Benî
Kurayza Yahudileri ile bir sözleşme yapmıştı: Aleyhinde bir davranışta
bulunmayacaklardı. Yani Resulullah ve müslümanlar aleyhinde hiç kimseye
yardım
etmeyecekler ve destek vermeyeceklerdi. Böyle iken Bedir Savaşı'nda
müşriklere
silah yardımında bulundular, sonradan da unuttuk, hata ettik, dediler.
Sonra
yeniden bir sözleşme daha yapıldı, onu da Hendek Savaşı'nda bozdular.
Reisleri
olan Kâ'b b. Eşref, Mekke'ye gitti, orada müşriklerle bir ittifak
antlaşması
yaptı. İşte bu âyetin nüzul sebebi bu olaylar olmuştur. Bununla beraber
Tebrizi
Tefsiri'nde nüzul sebebinin Kureyş'den Abdüddar oğulları olduğu da
nakledilmiştir.
57-
İmdi bunları,
işte bu sözlerinde durmayanları savaşta ele geçirirsen bunlarla
arkalarındakilere gözdağı verecek şekilde bozguna uğrat, perişan et,
yani
bunlara öyle ceza ver ki, arkalarında bunlar gibi ahitlerini bozacak
olanlar ve
bozma niyeti taşıyanlar, iyice korksunlar da bozmaktan vazgeçsinler.
Umulur ki,
geridekiler düşünür, taşınırlar da ona göre hareket ederler. Akıllarını
başlarına alırlar. Önlerinde olup bitenlerden ibret ve ders alırlar da
sözden
caymanın fenalığını unutmazlar, bunun getireceği sonucu akıllarından
çıkarmazlar.
58-
Bir de şu var
ki, bir kavmin hıyanet edeceğinden korkarsan yani kendisiyle antlaşma
yaptığın
bir kavmin o antlaşmayı bozacağını hisseder, ortada olup bitenlerden ve
su
yüzüne çıkan belirtilerden bunu kesinlikle anlarsan ve böyle bir
hıyanete
uğratılacağından korkarsan doğru ve düz bir yoldan açıkça onlara sen de
nebzediver. Yani ahtlerini dosdoğru bir şekilde ve açıkça yüzlerine
fırlatıp
atıver.
"Nebz":
lügatte bir şeyi kaldırıp atıvermektir. Şeriat dilinde ise bir devletin
antlaşma yaptığı başka bir devletle ilişkilerini kestiğini haber verip
ilan
etmesidir. Yani öyle korkulacak bir hıyanetin alâmet ve belirtilerini
görüp
anladığın takdirde antlaşmanın geçersizliğini, aranızdaki ilişkiyi
kestiğini
ciddiyet ve doğrulukla ve açıkça kendilerine resmen bildir. Böylece
antlaşmanın
geçersizliği taraflarca resmen ve eşit olarak bilinsin de ona göre,
hareket
edilsin. Sözleşme geçerliliğini sürdürüyor varsayılırken böyle bir ilan
yapmaksızın ve feshi bildirmeksizin kesinlikle onlarla savaşa girişme,
savaşa tutuşmakta
acele etme. Zira muhakkak ki,Allah, hainleri, hainlik edenleri sevmez.
Onların
yaptığı gibi, resmen dost ve müttefik görünüp de gizlice ahdi bozmak,
antlaşmayı çiğnemek bir hainlik olduğu gibi, açıkça ve doğrudan doğruya
sözleşmeyi nebzetmeden, duyurup ilan etmeden savaşı başlatmak da yine
bir
hainliktir. Bundan sakınmak gerekir.
59-
Ve böyle
kâfirler asla kendilerini sebketmiş, (yani kaçıp kurtulmuş,)
arkalarından
yetişilip yakalanamaz zannetmesinler. Kesinlikle onlar aciz
bırakamazlar. Ne
Allah'ı, ne seni, ne de arkalarından koşup yetişecek olan hak ve adalet
ehlini
aciz bırakamazlar, yıldıramazlar. Bundan dolayı, sözleşmenin
feshedildiği
kendilerine ilan edildiği zaman, onlar daha önce ahitlerini bozmaya
karar
vermiş olduklarından, kendilerini ileri geçmiş, hıyanetlerinin
cezasından kaçıp
kurtulmuş zannetmesinler. Siz de onlara yaptığınız ilandan dolayı
onları
uyandırırız, önce davranmış bulunurlar da kendilerine yetişmekten aciz
kalırız
zannında bulunmayın. Nitekim muhatap siğasıyle kırâetleri bu mânâda
sarihtir.
Mâide
Sûresi'nde de
"Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalblerini
katılaştırdık.
Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar. Uyarıldıkları şeyden pay almayı
unuttular. İçlerinden pek azı hariç, daima onlardan hainlik görürsün.
Yine de
onları affet, aldırma. Çünkü Allah güzel davrananları sever." (Mâide,
5/13) buyurulmuştur (bu âyetin tefsirine bkz.) Hainler ne yaparlarsa
yapsınlar
hıyanetlerinin cezası mutlaka kendilerini bulur ve bulmalıdır. Bundan
dolayı
bütün olacakları hesaba katarak, ve göz önünde bulundurarak öyle
antlaşmayı
boz.
60-
Ve ey müminler!
Hepiniz onlar için kuvvet olabilecek her şeyden ve bağlı atlardan
gücünüzün
yettiğince hazırlayın. Yani savaş için kuvvetli olmanıza sebep
olabilecek her
neye gücünüz yetiyorsa onu hazırlayın, her zaman hazırlıklı olmaya
bakın.
Bedir'de olduğu gibi, aletsiz ve hazırlıksız bulunmayın. Bu hazırlık
ile
Allah'ın düşmanı ve aynı zamanda sizin de düşmanınız olan o düşmanları,
o Mekke
müşriklerini ki, onlardan başka daha nicelerini ki; Onları siz
bilmezsiniz,
(sayılarını veya düşmanlık derecelerini) Allah bilir. İşte bütün
bunları irhab
edersiniz, yani yapmış olduğunuz hazırlıklarla bunları korkutur,
sindirirsiniz.
Gücünüz yettiği ölçüde bu korkutmayı gerçekleştirecek bir halde kuvvet
hazırlayınız.
Ve Allah yolunda sarfedeceğiniz her şey size ecir olarak aynen
ödenecekir. Ve
siz hiçbir şekilde zulme, haksızlığa uğratılmazsınız. Ameliniz boşa
giderilmez,
kesinlikle faydasını görürsünüz, sevabından zerre kadar eksik
bırakılmazsınız. "İki
bağın ikisi de yemişlerini vermiş ve hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır."
(Kehf, 18/33).
61-
Ve eğer onlar,
(o nebz veya çekingenlikten dolayı) barışa meyil gösterirlerse sen de
barışa
meylet. Zira asıl maksat savaş değil, barış ve selamettir.
Nitekim
bu konuda
şöyle denilmiştir:
"Barış
ve
uzlaşma ortamında sen dilediğini seçer alırsın."
"Savaş
ise
onun esintisinin bile sana getirdiği acı yeter."
Bundan
dolayı karşı
tarafın barışa meyil göstermesine karşılık sen de barıştan yana
olmalısın. Ve
Allah'a tevekkül et, O'na güven ve O'na sırtını daya. Acaba bunların
asıl
maksatları savaş da gizli bir oyun peşinde oldukları için mi barıştan
yana
görünüyorlar? Acaba bana bir hile mi yaparlar? diye korkma. Muhakkak
ki,
herşeyi işiten, bilen yalnızca O'dur. Şu halde onların gizli
niyetlerini,
gizlice yaptıkları fısıldaşmaları işitip bilecek olan Allah olduğu
gibi,
onların cezasını verecek olan da yine O'dur. Bundan dolayı:
62-
Şayet sana,
barış yüzünü gösterip savaş maksadı güderek hile yapmak murad ederlerse
muhakkak ki, sana Allah yeter, gözeticin, yardımcın ve koruyucun olarak
Allah
sana yeter. O sana kafi gelir. Zira o Allahdır ki, seni kendi
nusretiyle ve
bütün müminlerle destekledi,
63-64-
ve
müminlerin kalblerini ısındırıp, kaynaştırdı. Eskiden onların
aralarında öyle
ayrılık, birbirlerine karşı öyle nefret kin, düşmanlık ve intikam hissi
vardı
ki, yeryüzündeki servetin hepsini sarfetmiş olsaydın, yani herhangi bir
kimse
bu kadar serveti bu uğurda harcamış olsaydı, onların kalplerini
böylesine
birleştirip kaynaştıramazdın, o ülfeti, o anlaşmayı ve yakınlaşmayı
meydana
getiremezdin. "Kalpleri arasını" sözüyle ifadeyi vurgulamak, bilhassa
şuna işaret ediyor ki, böyle servet harcamakla çeşitli insanları
zahiren bir
araya getirmek mümkün olabilirse de kalplerini, vicdanlarını barıştırıp
yakınlaştırmak bununla kabil olmaz. Ve lâkin Allah, aralarını böylesine
kaynaştırdı. Kalpleriyle ve kalıplarıyla onları birbirlerine dost etti,
kudreti
sayesinde aralarındaki açıklığı kapattı, tevhid imanı ile öyle bir
muhabbet ve
ülfet verdi ki, hak ve hakikat açısından içleri ve dışları bir tek
şahıs gibi
kaynaşmış bir hâl aldı, muhkem bir kale gibi bir ictimai bünyeye sahip
oldular.
Bunlar İslâm'a girip Resulullah'a biatten önce aralarında öfke, kin,
haset ve
düşmanlık duyguları içinde yüzüyorlardı. Birbirlerini öldürüp,
mallarını yağma
eden ve sürekli kan davalarıyla bir türlü bir araya gelemeyen,
anlaşamayan ve
uzlaşamayan çeşitli kavim ve kabilelerden insanlar idi. Özellikle
Ensar'ın iki
ayrı kolu olan Evs ve Hazreç kabileleri arasında pekçok düşmanlık
konusu
cerayan etmiş ve öyle olaylar olmuştu ki, tarafların büyüklerini kırmış
geçirmiş, boyunlarını iğne ipliğe çevirmişti. Ne zaman ki, Allah Teâlâ
onlara
bütün o eski düşmanlıkları unutturdu, o kin ve öfkeyi gönüllerinden
sildi ve yerine
bir kardeşlik sevgisi ve karşılıklı dostluk duygusu koydu işte o zaman
tam
anlamıyla dost ve kardeş oldular. Allah ve Resulullah sevgisiyle
birbirlerine
kenetlendiler ve hepsi tek yürek, tek bilek haline gelip huzura erdiler
ve
nihayet Ensar oldular ve Muhacirin ile kardeş oldular. Allah Resulünün
arkasında hakkın tek vücut halindeki desteği oldular. Kendilerinde
"Attığın zaman sen atmadın Allah attı." sırrı zahir oldu. Şüphesiz O,
bir güçlüdür ki, kudretine sınır bulunmaz, iradesine karşı durulmaz.
Öyle bir
hakimdir ki, dilediğini nasıl yerine getireceğini bütün incelikleriyle
bilir ve
hükmünde isabetsizlik olmaz.
65-
Ey Nebi! Senin
hasbin, yeterin Allah'dır, sana uyan müminlerle beraber. Bunda iki mânâ
yüklüdür: Birisi; Allah sana da, onlara da yeter. İkincisi; sana Allah
ve onlar
yeter. Şu halde başka birşeyden endişeye kapılmadan Allah'a sığınarak
vazifenize bakınız, demek olur. Bu âyetin Mekke'de otuzüç erkek ve altı
kadından sonra kırkıncı olarak Hz. Ömer'in İslâm'a girişi üzerine nâzil
olduğu
dahi söylenmiş ise de, çoğunluğun beyanına göre; Bedir'de savaş
başlamadan önce
"Beydâ" denilen yerde nazil olmuştur.
Ey
Nebi! Müminleri
düşmanla savaşa "tahrid" et. İyice ta'lim edip, eğitip, hazırla ve
teşvik eyle. Bu âyette, daha önce yukarıda geçen "zahf" ve
"sebat" ile ilgili âyetlerdeki ıtlakın bir tahsisi ve takyidi vardır.
Şöyle ki: Eğer sizden yirmi tane sabreden olursa ikiyüze galip gelirler
ve eğer
sizden yüz kişi olursa kâfirlerden bin kişiye galip gelirler.
Şu
halde bu nisbete
kadar düşman karşısında sabır ve sebat göstersinler. Bu ölçüde ve böyle
bir
azim ve iman ile sabra alışsınlar, ilâhî nusrete güvenip mücahede
eylesinler.
Daha fazlasından mükellef değiller. Sabır ve sebat ile ilgili emirler
sınırsız
da değildir. Bu nisbetin böyle iki bölüm şeklinde ve sayıyla ifadesi
iki
nükteye dayanmaktadır: Birincisi, fazlasıyla kendilerine güvenmek için
bir
moral takviyesidir. Yani bu nisbetin sadece yirmi ve ikiyüz gibi küçük
gruplara
mahsus olmayıp, çoğaldıkça da aynı oranın geçerliliğini anlatmaktır.
İkincisi
İslâmiyet'in başlangıcında askeri birliklerin teşkilatlanmasındaki
temel unsuru
belirtmeye işarettir. Demek oluyor ki iman, bir mümini kâfire karşı on
kattan
daha fazla büyülten ve güçlü kılan bir kuvvettir. Ve bu kuvvet tek kişi
olduğu
zaman değil, en az yirmi kişilik bir grup oluşturdukları zaman kendini
gösterir
ve ortaya çıkar.
Bu,
yani bu galip
gelme o kâfirlerin gerçekten anlayışsız bir kavim olmaları
sebebiyledir. Çünkü
onlar başlangıcı ve sonucu anlamazlar: Allah'a ve ahirete imandan
uzaktırlar,
savaşları, müminlerinki gibi, Allah rızası için, Allah'ın emrine uymak
için ve
îlâyı kelimetullah (Allah kelimesini yükseltmek) niyyetiyle değildir.
Hamiyyet-i cahiliyye denilen kavmiyyet (ırkçılık) uğruna ve şeytanca
maksatlarla düşmanlık ve yağma içindir. Onların gözünde dünya hayatı ve
nimetleri herşeydir, ahiret hayatı ise bir hiçtir. Güçlü bir kalb ve
gerçek bir
azim ile cihada atılmazlar. Bundan dolayı hayatın ve harbin gerçek
amacına ve
özüne vakıf olan müminlerin bir tanesi, onların onuna karşı koymaya ve
galip
gelmeye adaydır. Bu iman ve bu azim ile sabır ve sebat gösterip bütün
gayretlerini
ortaya koymalıdırlar. Bundan anlaşılıyor ki, ilk müslümalar çok büyük
bir kudsi
kuvvete erişmiş ve çok ağır bir sabır göstermekle mükellef
bulunuyorlardı.
Böyle bir mazhariyete ermiş bulunan üçyüz küsur kişilik Bedir
mücahitlerinin
karşısında bin kişilik müşrik ordusu hakikaten ne kadar az bir sayı ne
kadar
küçük bir sayı eder. Çünkü kuvvet bakımından müslümanlara denk
olabilmeleri
için, bu ölçüye göre, en az üçbin kişi olmaları gerekirdi.
66-
Şimdi Allah
sizden o yükü, o teklifi çok hafifletti, ve gerçekte sizde bir zayıflık
olduğunu bildi. Yani savaş gücü bakımından içinizde bedenen veya sabır
ve moral
yönünden bir takım zaafları olanların varlığı sebebiyle öylesine sabır
ve
tahammül mükellefiyetinin bundan böyle umum için uygun olmadığı kendini
gösterdi.
Gerçi böyle olacağını Allah Teâlâ ezelden bilirdi. Fakat zamanı şimdi
geldi,
durum bütün yönleriyle olduğu gibi açığa çıktı ve bilindi. Müslümanlar
çoğaldıkça içlerinde zayıf olanlar da bulunduğundan, daha önceki çile
çekmiş
sadakat sahibi müminlerde olduğu gibi, birin ona karşı koyması ve
savaştan
kaçmaması ve eğer bu durumda bile firar ederse "Allah'ın gazabına
uğrayıp,
cehenneme varacağı" (Enfâl, 8/16) hakkındaki ilâhî hüküm
hafifletilmiştir.
Şu halde bundan böyle sizden yüz adet sabırlı kimse olursa ikiyüz
kişiye galip
gelirler, ve sizden bin (sabırlı) kişi olursa ikibine karşı Allah'ın
izniyle
galip gelirler. Ve Allah sabredenlerle beraberdir.
Allah'ın
yardımına
ermek için her halükârda sabır en büyük şarttır. Şu halde bundan böyle
bire
karşı iki nisbetinden daha fazlasına sabredemeyenler, sebat
gösteremeyip savaşı
terkedenler firarî sayılmazlar. Fakat silah ve mühimmatı bulunduğu
halde bire
karşı ikiden de yüz çevirip savaştan kaçanlar, "Allah'ın gazabına
uğrayıp
cehennemi boylayanlardan" olurlar. Yani bu âyetin hükmünü hak ederler.
Bunda da en az yüz kişilik bir bölük olmak şartı geçerlidir. Bundan
anlaşılır
ki, bu tahfîf, birin ona karşı galip gelme ihtimalini ve imkânını
ortadan
kaldırmak için değildir, ikiden fazlaya karşı savaşı kabul etmenin ve
direnmenin vacip olmadığını ve mendup olduğunu bildirmek içindir. Şu
halde
müslümanlar, iki kattan daha fazla bir düşmana karşı savaşı kabul
etmemekten
dolayı günahkâr duruma düşmezler. Genel anlamda savaşa güç yetirme
meselesinde
esas nisbet ikiye birdir. Bununla beraber daha sonradan da İslâm
Tarihi'nde
Allah'ın izniyle birin on misli düşmana ve daha ziyadesine galip
geldiği nice
savaşlar vardır. Hasılı, Allah'ın yardımı savaşa hazırlık ve savaş
sırasında
gösterilen sabır ve sebata göre vaad olunmaktadır. Şimdi de harbin
sonucuna
gelelim:
67-
Hiç bir
peygamber için yeryüzünde ishan edinceye kadar esirleri olmak doğru
değildir.
İshan
: Aslında
kalınlık demek olan "sihan" ve "sahenet" kökünden
kalınlaştırmak demektir. Ağırlık da sehanetin gereği olmak bakımından
"filanı hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldamaz oldu"
anlamına denilir. Sonra bu anlamdan alınarak, savaşta düşmanın esas
kuvvetlerini iyice vurarak, gücünü kırmak ve askerlerini yerinden
kımıldayamaz
hale getirmek, kesin bir yenilgiye uğratmak durumuna dahi "ishan" adı
verilir. Şu halde buna göre âyetin mânâsı şu demek olur: Hiçbir
peygamber için
bulunduğu ülkede küfrü kahredip İslâm'ı yüceltecek şekilde küfür ehline
karşı
kesin zafer elde edip, hak kuvvetlerinin istila ve istikrarını
sağlayıp,
yaptığı savaşta Allah düşmanlarını iyice kırıp kuvvetlerini yok
edinceye kadar
esirleri bulunması, yani askerlerinin esir tutmakla meşgul olması doğru
ve
meşru bir hareket değildir. Ancak ishan hasıl olduktan sonra esir
alması meşru
olabilir. "Nihayet onları iyice alt ettiğinizde bağları sıkı sıkıya
elinizde tutun, aldığınız esirleri ister bağışlayıp salıverin, isterse
fidye
alın." (Muhammed, 47/4) âyetinde de alınan esirlere nasıl davranılacağı
konusu açıklanmıştır.
Öyle
yapmakla, yani
esir alma peşinde koşmakla siz dünya arazını (malını) murad
ediyorsunuz.
İçinizde ishandan önce esir tutmaya bakanlar, onun fidyesinden
faydalanmak,
geçici bir dünya malı, dünya menfaati elde etmek gibi dünyevi bir
maksat
gözetirler. Allah ise ahireti murad ediyor. Küfrün kahra uğrayıp dinin
izzet
bulmasını ve bu sayede ahiret hayatınızın selamette olmasını, buna göre
sevap
ve ahiret selametini gözetmenizi emrediyor. Şu halde ishandan evvel
esir almak
isteyenler Allah Teâlâ'nın emir ve iradesine, yani rızasına aykırı
hareket
etmiş olurlar. Halbuki Allah azizdir, hakimdir. Emir ve iradesine karşı
gelmenin sonu çok tehlikelidir. Emrinde mutlak bir hikmet vardır. Bunun
için
öyle tam bir ishan meydana gelmeden esir almak istemeniz ahiretiniz
açısından
tehlikeli olabilir.
68-
Allah'dan bir
kitap sebketmemiş, yazılmamış olsa idi, ictihaddaki bir hatadan dolayı
itap
etmemek veya Bedir Savaşı'na katılanlara azap etmemek veya açıkça
yasaklanmamış
olan bir işi yapanı cezalandırmamak gibi bir ilâhî hüküm, Levh-i
Mahfuz'da
yazılmış olmasa idi aldığınız o şeyde (yani ele geçirdiğiniz esir
fidyeleri
sebebiyle onun yerine), size mutlaka büyük bir azab dokunurdu. Hasılı
Bedir
Savaş'ında esir tutmakla meşgul olmak ve esirlerden fidye almak
maksadını amaç
edinmek büyük bir tehlike idi. Çünkü henüz düşman ordusu üzerinde tam
bir
hakimiyet, gerçek anlamda bir ishan hasıl olmuş değildi, henüz İslâm'ın
gücü
bütün katılığıyla ağır basmış değildi. O sırada düşmanın biraz uyanık
davranması size büyük bir felaket getirebilirdi. Fakat Allah sizi
korudu.
Nitekim genellikle bu ince noktaya dikkat edilmediğinden dolayı daha
sonra Uhud
Savaşı'nda bunun çok zararı görüldü. Her halde Bedir'de esir ve fidye
alınmamak
daha sıhhatli bir iş olacaktı. Fakat madem ki, alındı ve Allah
tehlikeden korudu,
şu halde:
69-
Artık aldığınız
o ganimetten helâl ve temiz olarak yiyin, yani mubah olarak faydalanın.
Bu
uyarıdan dolayı onun haram olduğunu sanmayın da yukarıda açıklandığı
üzere onun
özel hükümlerine riayet ederek faydalanın, ve Allah'a karşı gelmekten
sakınınız, emirlerine ve yasaklarına uymaya özen gösteriniz, sizi
hatalardan
koruması için O'na sığınınız. Zira Allah muhakkak gafurdur, rahîmdir.
Yani
ittika ettiğiniz takdirde o hatayı, yani sizin izinsiz olarak
esirlerden fidye
almayı mübah kabul etmenizden dolayı işlediğiniz kusuru mağfiret eder,
tevbenizi kabul buyurup sizi rahmetine mazhar eyler.
Şimdi:
70-71-Elinizde
bulunan esirlere de ki; Aslında esirlere bu şekilde hitap edilmesinin
istenmesi, onların gönüllerini almak için, onlara iyi muamele edilmesi
içindir.
Burada hükmün umumi olduğunda hiç şüphe yoktur.
Fakat
Abdullah b.
Abbas Hazretleri'nden gelen bir rivayete göre: bu âyetin nüzul sebebi,
babası
Hz. Abbas hakkındadır. Şöyle ki:
Bedir
Savaşı'nda
Abbas da esirler arasında bulunuyordu. Beraberinde yirmi ukiyye de
altın vardı
ki, bir ukiyye kırk dirhem ve toplamı da sekizyüz dirhem demektir. Bunu
müşrik
askerlerini doyurmak için yanına almıştı. Çünkü kendisi Bedir'e katılan
Kureyş
ordusunun iaşesini üstlenen on kişiden biri idi. Fakat sıra kendisine
gelmeden
esir düşmüştü. Bunun üzerine Abbas, ben zaten daha önceden müslüman
idim, fakat
bana baskı yaptıkları için istemeye istemeye bu savaşa katıldım, dedi.
Peygamber Efendimiz bu dediğin doğru ise Allah zaten sana bunun ecrini
verecektir, lakin işin dış yüzü bizim aleyhimize idi, dedi. Bundan
sonrasını
Hz. Abbas'ın kendisi anlatıyor ve diyor ki; sonra Resulullah'tan benden
fidye
olarak aldığı o altını, bana geri vermesini istedim, o da o zaman
buyurdu ki;
"Aleyhimizde kullanmak için alıp yola çıktığın şeyi mi istiyorsun?
Hayır
olmaz." dedi. Ayrıca peygamber, iki kardeşim oğlu Âkıl b. Ebi Talib ile
Nevfel b. Hâris'in de fidyelerini benim ödememi istedi. O zaman ben, ey
Muhammed! Sen beni Kureyş'ten dilenecek bir durumda bıraktın, dedim.
Bunun
üzerine Resulullah, hani Mekke'den yola çıkarken zevcen Ümmü'l-Fadl'a
başımıza
ne geleceği belli değil, nolur nolmaz deyip teslim ettiğin, şayet bana
birşey
olursa, bu senin ve çocuklarınındır, diyerek ona verdiğin altın
nerede?"
deyince, ben "Nereden biliyorsun?" dedim. O da "Rabbim haber
verdi." buyurdu. O zaman "Allah'a yemin ederim ki sen hak
peygambersin. "şehadet ederim ki, Allah'dan başka ilâh yoktur."
Vallahi o parayı Allah'dan başka kimsenin görmediği, gecenin
karanlığında
teslim etmiştim. Allah biliyor ya, ben senin peygamberliğine hep şüphe
ile
bakıyordum. Şimdi madem ki, bunu haber verdin, artık hiçbir şüphem
kalmadı
dedi. Daha sonra Hz. Abbas'ın, bu âyetin meâline işaretle şöyle dediği
de
rivayet ediliyor: "Allah bana o altınların yerine daha hayırlısını
verdi;
şimdi yirmi tane kölem var, en aşağısı yirmi bin ile müdarebe (ortak
iş)
yapıyor. Ayrıca Allah bana Zemzem'i de ihsan etti ki, karşılığında
Mekke'nin
bütün mal varlığını verseler yine de istemem. Bundan böyle ben hep
Rabbimin
mağfiretini gözlüyorum".
72-
Bunlar, (bu
Muhacirin ile Ensar) birbirlerinin velileridirler. Bir kısmının öbürüne
velayeti vardır. Birbirine mirasçı olurlar. Birbirlerinin işlerine
bakar,
düzene koyarlar. İman edip de henüz hicret etmemiş olanlar, şu anda
dâr-ı
harbde bulunan ve oranın tebaası durumunda olan müminler ise onlar
hicret
edinceye kadar sizin onlara velayet namına hiçbir şeyiniz yoktur.
İşlerine
müdahele edemezsiniz. Bununla beraber sizden din konusunda yardım
isterlerse
onlara yardım etmeniz üzerinize borç olur, vacip olur. Ancak sizinle
aralarında
bir misak (yani antlaşma bulunan bir kavim aleyhine bir durum söz
konusu)
olmamalıdır. Zira antlaşma yapmış olduğunuz bir kavmin aleyhine olacak
bir
şekilde o müminlere yardım ederek, antlaşmayı geçersiz kılmanız ahde
vefasızlık
olur. Bu da sizin için caiz olmaz. Nasıl olabilir ki, Allah bütün
yaptıklarınızı görüp durmaktadır.
73-
Kâfir olanlar
bile birbirlerinin velileridir. Sizinle değil, hepsinin de değil, ama
bazılarının arasında miras ve yardımlaşma sürer gider. Şu halde onların
müminlerle bir ilişkileri yoktur. İsterse akraba olsunlar mümin ile
kâfir
arasında velayet ve veraset cereyan etmez. Bir de her kâfirin her
kâfire
velayet ve veraseti de olmaz. Din ayrılığı ve diyar başkalığı ikisi de
mirasa
engeldir. Eğer siz bunu yapmazsanız (yani birbirinize velayet ve yardım
işinde
dayanışma içinde olmazsanız, bunu şu açıklanan esaslar dairesinde icra
ve ifa
etmezseniz veya karmakarışık eder de içinden çıkılmaz hale
getirirseniz)
yeryüzünde çok büyük bir fitne ve fesat olur. Ki siz bunun büyüklüğünü
takdir
edip kestiremezsiniz. Bu açıklamada müminler, Muhacirler ve Ensar ve
Muhacir
olmayan diğer müslümanlar olarak taksim olunduktan ve aralarındaki
dayanışma
bağlantısının esasları belirlendikten sonra bunların imandaki kemal
mertebelerinin hakikatini ortaya koymak sadedinde buyuruluyor ki
74-
onlar ki, iman
ettiler ve hicret eylediler, yani yerlerini yurtlarını, mallarını ve
akrabalarını bırakıp vatanlarından çıkıp geldiler ve Allah yolunda
cihada
katıldılar, Allah'ın dini uğrunda, Allah rızası için ceht ve
gayretlerini
esirgemeyip sabır ve tahammül gösterdiler, çeşitli zahmetlere katlanıp
nefislerini mahrumiyetlere atmak suretiyle bu uğurda bir yarışa
girdiler .
Onlar ki, iyva eylediler, Allah Resulünü ve Muhacirleri kendi evlerinde
misafir
edip barındırdılar, onlara yer yurt verip iskan ettiler,
yerleştirdiler, ve
yardım ettiler, onlarla birlik olup düşmanlarına karşı savaş konusunda
her
bakımdan yardım ettiler. Ensar oldular işte bunlar, yani Muhacirler ile
Ensar
işte bunlardır, hakkı ile müminler bunlardır ki, imanlarını sûrenin
başında da
beyan olunduğu üzere, gerektiği şekilde hakkıyla özüne erdirmişlerdir,
işte
bunlar içindir ki, eşsiz bir mağfiret ve değerli bir rızık vardır. Bu
rızkın ne
sorumluluğu var, ne de minneti. Buradaki "işte bunlar hakkıyla mümin
olanların ta kendileridir" ifadesindeki tahsisi ve kasrı, mutlak olarak
yalnızca o zamana veya bu zamana mahsus bir hakiki kasr
zannetmemelidir. Bu
kasır hicret farz iken dâr-ı harbi terketmeyip hicret eylemeyenlere
göre
edenlerin durumuna ait izafî bir tahsistir.
75-Çünkü
Bundan
sonra, (yani sizin hicretinizden sonra) iman edip de hicret eyleyenler
ve
sizinle beraber cihada katılanlar, şimdi bunlar, bu üç özelliği
taşıyanlar da
sizdendir. Size ektir ve sizden sayılırlar. Ey müminler, bununla
beraber bundan
böyle zevil-erham denilen akrabalar, Allah'ın kitabında mirasta
birbirlerine
daha evladırlar, yabancılardan daha yakındırlar.
O
akrabalık isterse
ana tarafından olsun, yine de akraba olmayanlara göre daha yakındırlar.
Mümin
bir akraba varken, böyle bir akrabalığı olmayan bir mümin yalnızca din
kardeşliği sebebiyle bir başka mümine mirasçı olamaz. Yani Muhacirler
ile Ensar
arasında hicretin başında kurulan kardeşlik anlaşmasının mirasla ilgili
olan
hükümleri bundan böyle geçersiz olacak demektir. Müminler arasında
miras
yalnızca akraba olanlar arasında geçerli olacaktır. Ve işte ilk hicret
edenlerle daha sonra hicret edenler arasındaki yegane fark budur.
İkinci hicret
döneminin Bedir'den sonra veya bu âyetin nüzulünden sonra başladığını
söyleyenler
olmuş ise de en sahih olan görüş Hudeybiye'den sonradır diyenlerin
görüşüdür.
Şüphe
yok ki, Allah
her şeyi bilir. Şu halde bu hüküm ve yukarıdan beri ortaya konan
hükümlerin
sırrını ve hikmetini de bilir. Bundan sonra gelecek Berâe (Tevbe)
Sûresi içinde
geçen hükümlerin de sırrını ve hikmetini bilir.
|