Sûre, adını 33. âyette geçen “Âl-i İmrân” tamlamasından
almıştır. İmrân, Hz.Mûsâ ile Hz.Hârûn’un babasıdır. Âl-i İmrân, İmrân
ailesi demektir.
Rahman
Rahim olan
Allah'ın adıyla
1.Elif. Lâm.
Mîm.
2.
Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir, Kaimdir.
3.O, sana Kitab’ı hak ve
kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat'ı ve İncil'i
de indirmişti.
4.Bundan
(Kur’an’dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler. Doğruyu
yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi. Gerçek şu ki, Allah'ın
ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah güçlüdür,
intikam alıcıdır.
5. Şüphesiz, yerde ve
gökte Allah'a hiçbir şey gizli kalmaz
6.Döl
yataklarında size dilediği gibi suret veren O'dur. O'ndan başka İlah
yoktur; üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
7.Sana
Kitab’ı indiren O'dur. Ondan, Kitab’ın anası (temeli) olan bir kısım
ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma
olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan
müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez.
İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimiz'in
Katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez
8. "Rabbimiz, bizi hidayete
erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet
bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen."
9."Rabbimiz,
kendisinde şüphe
olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah,
va'dinden cayıp-dönmez."
10.Şüphesiz
inkar edenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah'tan
(gelecek azaba karşı) hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin
yakıtıdırlar.
11.Tıpkı Firavun ailesi
ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Ayetlerimizi yalanladılar,
böylece Allah günahları nedeniyle onları yakalayıverdi. Allah,
(cezayla) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.
12.İnkar
edenlere de ki: "Yakında yenilgiye uğratılacaksınız ve toplanıp
cehenneme sürüleceksiniz." Ne kötü yataktır o.
13.Karşı
karşıya gelen
iki toplulukta, sizin için andolsun bir ayet (ibret) vardır. Bir
topluluk, Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kafirdi ki göz
görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı görüyorlardı. İşte
Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, basiret
sahipleri için gerçekten bir ibret vardır.
14.Kadınlara, oğullara,
kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara
ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı.
Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah
Katında olandır.
15.De
ki: "Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için
Rablerinin Katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan
cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları
hakkıyla görendir."
16.Onlar: "Rabbimiz
şüphesiz biz iman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi
ateşin azabından koru" diyenler;
17.Sabredenler,
doğru olanlar, gönülden boyun eğenler, infak edenler ve 'seher
vakitlerinde' bağışlanma dileyenlerdir.
18.Allah, gerçekten
Kendisi'nden başka İlah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim
sahipleri de O'ndan başka İlah olmadığına adaletle şahitlik ettiler.
Aziz ve Hakim olan O'ndan başka İlah yoktur.
19.Hiç
şüphesiz din, Allah Katında İslam'dır. Kitap verilenler, ancak
kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki "kıskançlık ve hakka
başkaldırma" (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini
inkar ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir.
20.Eğer
seninle çekişip-tartışırlarsa, de ki: "Ben, bana uyanlarla birlikte,
kendimi Allah'a teslim ettim." Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki:
"Siz de teslim oldunuz mu?" Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete
ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca
tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir.
21.Allah'ın
ayetlerini inkar edenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve
insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir
azabı müjdele.
22.Onlar,
yaptıkları dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve onların
yardımcıları yoktur.
23.Kendilerine
kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah'ın kitabı
hükmetsin diye çağrılıyorlar da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor.
Onlar, işte böyle arka dönenlerdir.
24.Bu,
onların: "Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak"
demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini
yanılgıya düşürmüştür.
25.Artık
onları, kendisinde şüphe olmayan bir gün topladığımızda ve her bir
nefse -haksızlığa uğratılmaksızın- kazandığı tam olarak ödendiğinde
nasıl olacak?
26.De
ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve
dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini
alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, herşeye güç
yetirensin."
27."Geceyi
gündüze bağlayıp-katarsın, gündüzü de geceye bağlayıp-katarsın; diriyi
ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Sen, dilediğine
hesapsız rızık verirsin."
28.Mü'minler,
mü'minleri bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle
yaparsa, Allah'tan hiçbir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma
gayesiyle sakınma(nız) başka. Allah, sizi Kendisi'nden sakındırır.
Varış Allah'adır.
29.De
ki: "Sinelerinizde olanı -gizleseniz de, açığa vursanız da- Allah
bilir. Ve göklerde olanı da, yerde olanı da bilir. Allah, herşeye güç
yetirendir."
30.Her
bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük
işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o
günü (düşünün). Allah, sizi Kendisi'nden sakındırır. Allah, kullarına
karşı şefkatli olandır.
31.De
ki: "Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir."
32.
De ki: "Allah'a ve elçisine itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz
Allah, kafirleri sevmez.
33.Gerçek
şu ki, Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini alemler
üzerine seçti;
34. Onlar
birbirlerinden (türeme tek) bir zürriyettir. Allah işitendir, bilendir.
35.
Hani İmran'ın karısı:
"Rabbim, karnımda olanı, 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe
kavuşturulmuş olarak' Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten
bilen Sensin Sen" demişti.
36.Fakat onu doğurduğunda -Allah
onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: "Rabbim, doğrusu bir
kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir. Ona Meryem adını
koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana
sığındırırım."
37.Bunun üzerine Rabbi onu güzel
bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi.
Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya her ne zaman mihraba
girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: "Meryem, bu sana nereden geldi?"
deyince, "Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız
rızık verendir" dedi.
38.Orada
Zekeriya Rabbine dua etti: "Rabbim, bana Katından tertemiz bir soy
armağan et. Doğrusu Sen, duaları işitensin" dedi.
39.O
mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: "Allah, sana Yahya'yı
müjdeler. O, Allah'tan olan bir kelimeyi (İsa'yı) doğrulayan, efendi,
iffetli ve salihlerden bir peygamberdir."
40.Dedi
ki: "Rabbim, bana gerçekten ihtiyarlık ulaşmışken ve karım da kısırken
nasıl bir oğlum olabilir?" "Böyledir" dedi, "Allah dilediğini yapar."
41.(Zekeriya)
"Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver." dedi. "Sana alamet,
işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça
zikret ve akşam sabah O’nu tesbih et." dedi.
42.Hani
melekler: "Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve
alemlerin kadınlarına üstün kıldı," demişti.
43."Meryem, Rabbine gönülden
itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et."
44.Bunlar,
gayb haberlerindendir; bunları sana vahyediyoruz. Onlardan hangisi
Meryem'i sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kur'a atarlarken sen
yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin.
45.Hani
melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi
sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve
ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın
kılınanlardandır."
46."Beşikte de, yetişkinliğinde
de insanlarla konuşacaktır. Ve O salihlerdendir."
47."Rabbim,
bana bir beşer dokunmamışken, nasıl bir çocuğum olabilir?" dedi.
(Fakat) Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse,
yalnızca ona "ol" der, o da hemen oluverir."
48."Ona
Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek."
49.İsrailoğulları’na
elçi
kılacak. (O, İsrailoğulları’na şöyle diyecek:) "Gerçek şu, ben size
Rabbinizden bir ayetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey
oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah'ın izniyle kuş
oluverir. Ve Allah'ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına
tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve
biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız
bunda sizin için kesin bir ayet vardır."
50."Benden
önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal
kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Allah'tan korkup
bana itaat edin."
51."Gerçekten
Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin.
Dosdoğru olan yol işte budur."
52.Nitekim İsa, onlarda inkarı
sezince, dedi ki: "Allah için bana yardım edecekler kimdir?" Havariler:
"Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten
Müslümanlar olduğumuza şahid ol" dediler.
53."Rabbimiz,
biz indirdiğine inandık ve elçiye uyduk. Böylece bizi şahidlerle
beraber yaz."
54.Onlar (inanmayanlar) bir
düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen
kurucuların en hayırlısıdır.
55.Hani
Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son
vereceğim, seni Kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden
temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne
geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa
düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim."
56."İnkar edenleri ise, dünyada
ve ahirette şiddetli bir azapla azaplandıracağım. Onların hiç
yardımcıları yoktur."
61.Artık
sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle
'çekişip-tartışmalara girişirlerse' de ki: "Gelin, oğullarımızı ve
oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi
çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah'ın lanetini yalan
söyleyenlerin üstüne kılalım."
62.Şüphesiz
bu, gerçek bir olayın haberidir. Allah'tan başka İlah yoktur. Ve
şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
63.Eğer yüz çevirirlerse elbette
Allah, fesat çıkaranları bilir.
64.De
ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye
(tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi
ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı
Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun,
biz gerçekten Müslümanlarız."
65."Ey
Kitap Ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat
da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek
misiniz?"
66.İşte
sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde
tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye
tartışıp-duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz.
67.İbrahim,
ne Yahudi idi, ne de Hıristiyandı: ancak, O hanif (muvahhid) bir
Müslümandı, müşriklerden de değildi.
68.Doğrusu,
insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile
iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velisidir.
69.Kitap Ehlinden bir grup, sizi
şaşırtıp saptırmayı arzuladı; fakat onlar ancak kendi nefislerini
şaşırtıp-saptırırlar da şuuruna varmazlar.
70.Ey
Kitap Ehli, siz şahid olup dururken, ne diye Allah'ın ayetlerini inkar
ediyorsunuz?
71.Ey
Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde hakkı
gizliyorsunuz?
72.Kitap
Ehlinden bir bölümü, dedi ki: "İman edenlere inene gündüzün
başlangıcında inanın, bitiminde ise inkar edin. Belki onlar da
dönerler."
73."Ve
sizin dininize uyanlardan başkasına inanıp güvenmeyin." De ki:
"Şüphesiz doğru yol Allah'ın dosdoğru yoludur. Size verilenin bir
benzeri birine (İslam peygamberine) veriliyor ya da Rabbinizin Katında
onlar (Müslümanlar) size karşı deliller getiriyorlar, diye mi (bu
telaşınız?) De ki: "Şüphesiz 'lütuf ve ihsan (fazl)' Allah'ın
elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır,
bilendir."
74.O,
kime dilerse rahmetini tahsis eder, Allah büyük 'lütuf ve ihsan (fazl)'
sahibidir.
75.Kitap
Ehlinden öylesi vardır ki, bir kantar emanet bıraksan onu sana geri
verir; öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, sen, onun
tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Bu onların "ümmiler (zayıf
ve bilgisizler veya Ehl-i Kitap olmayanlar) konusunda üzerinizde bir
yol (sorumluluk) yoktur" demiş olmalarındandır. Oysa kendileri
(gerçeği) bildikleri halde Allah'a karşı yalan söylemektedirler.
76.Hayır;
kim ahdine vefa eder ve sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever.
77.Allah'ın ahdini ve
yeminlerini az bir değere karşılık satanlar... İşte onlar; onlar için
ahirette hiçbir pay yoktur, kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz,
onları gözetmez ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azap vardır.
78.Onlardan
öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu
okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir.
"Bu Allah Katındandır" derler. Oysa o, Allah Katından değildir.
Kendileri de bildikleri halde Allah'a karşı (böyle) yalan söylerler.
79.Beşerden hiç kimsenin, Allah
kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten, sonra insanlara:
"Allah'ı bırakıp bana kulluk edin" deme (hakkı ve yetki)si yoktur.
Fakat o, "Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz kitaba göre Rabbaniler
olunuz” (deme görevindedir.)
80.O,
melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz, Müslüman
olduktan sonra, size küfrü mü emredecek?
81.Hani
Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: "Andolsun size
kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir
elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda
bulunacaksınız." Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü
aldınız mı?" Onlar: "İkrar ettik" demişlerdi de "Öyleyse şahid olun,
Ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım" demişti.
82.Artık kim bundan sonra yüz
çevirirse, onlar fasık olanlardır.
83.Peki
onlar, Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve
yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O'na teslim olmuştur ve
O'na döndürülmektedirler.
84. De
ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve
torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden
verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz.
Ve biz O'na teslim olmuşlarız."
85.Kim
İslam'dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de
kayba uğrayanlardandır.
86.Kendilerine
apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak olduğuna şahid oldukları halde,
imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir?
Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez.
87.İşte bunların cezası,
Allah'ın meleklerin ve bütün insanların lanetlerinin üzerine olmasıdır.
88.İçinde temelli kalıcıdırlar.
Onların azabı hafifletilmez ve onlar gözetilmezler.
89.Ancak
bundan sonra tevbe edenler, 'salih olarak davrananlar' başka. Çünkü
Allah, gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir.
90.Doğrusu,
imanlarından sonra inkar edenler, sonra inkarlarını arttıranlar;
bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar, sapıkların ta
kendileridir.
91.Şüphesiz küfredip
kafir olarak ölenler, bunların hiçbirisinden, yeryüzü dolusu altını
olsa -bunu fidye olarak verse de- kesin olarak kabul edilmez. Onlar
için acı bir azap vardır ve onların yardımcıları yoktur.
92.Sevdiğiniz şeylerden infak
edinceye kadar asla
iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.
93.Tevrat indirilmeden evvel,
İsrail'in kendine haram kıldıklarından başka, İsrailoğulları’na bütün
yiyecekler helal idi. De ki: "Şu halde eğer doğruysanız, Tevrat'ı
getirin de onu okuyun".
94.Artık
bundan sonra kim Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzerse, işte
onlar, zalim olanlardır.
95.De ki: "Allah doğru söyledi.
Öyleyse Allah'ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim'in dinine uyun.
O, müşriklerden değildi."
96.Gerçek
şu ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke) de, o, kutlu ve
bütün insanlar (alemler) için hidayet olan (Ka'be)dir.
97.Orada
apaçık ayetler (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse o
güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi
Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de inkar ederse, şüphesiz,
Allah alemlere karşı muhtaç olmayandır.
98.De
ki: "Ey Kitap Ehli, Allah yaptıklarınıza şahid iken, ne diye Allah'ın
ayetlerini inkar ediyorsunuz?"
99.De
ki: "Ey Kitap Ehli, sizler şahidler olduğunuz halde, ne diye iman
edenleri Allah yolundan -onda bir çarpıklık bulmaya yeltenerek-
çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir."
100.Ey
iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba
boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler.
101.Allah'ın
ayetleri size okunuyorken ve O'nun elçisi içinizdeyken nasıl oluyor da
inkar ediyorsunuz? Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, artık elbette o,
dosdoğru olan bir yola iletilmiştir.
102.Ey
iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece
korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum
üzerinde) ölmeyin.
103.Allah'ın
ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin
üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O,
kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle
kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun
kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye,
Allah, size ayetlerini böyle açıklar.
104.Sizden;
hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden)
sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.
105.Kendilerine
apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa
düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.
I06.Bazı
yüzlerin ağaracağı, bazı yüzlerin de kararacağı gün... Yüzleri
kapkara-kesilecek olanlara: "İmanınızdan sonra inkar ettiniz, öyle mi?
Öyleyse inkar etmenize karşılık olarak azabı tadın” (denilir).
107.Yüzleri
ağaranlar ise, artık onlar Allah'ın rahmeti içindedirler, içinde de
temelli kalacaklardır.
108.Bunlar
sana hak olarak okumakta olduğumuz Allah'ın ayetleridir. Allah,
alemlere zulüm isteyen değildir.
109.Göklerde
ve yerde olanlar Allah'ındır ve (bütün) işler Allah'a döndürülür.
110.Siz,
insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam'a
uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman
edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için
hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska
sapanlardır.
111.Onlar
size ezadan başka kesinlikle bir zarar veremezler. Eğer sizinle
savaşırlarsa size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım
da edilmez.
112.Her
nerede bulunurlarsa bulunsunlar -Allah'ın ipine ve insanların ipine
(ahdine) sığınanlar başka- onlara zillet (zorluk damgası) vurulmuştur.
Onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma
(damgası) vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve
peygamberleri haksız yere öldürmeleri nedeniyledir. (Yine) Bu, isyan
etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır.
113.Onların hepsi bir değildir.
Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup
Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.
114.Bunlar,
Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan
sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.
115.Onlar
hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah,
muttakileri bilendir.
116.Gerçekten
inkar edenlerin ise, ne malları, ne çocukları, onlara Allah'tan yana
bir şey sağlayamaz. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda temelli olarak
kalacaklardır.
117.Onların bu dünya hayatındaki
harcamaları kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet
eden kavurucu soğukluktaki bir rüzgara benzer ki onu (ekini) helak
etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine
zulmetmektedirler.
118.Ey
iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük
ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden
hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur,
sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi
açıkladık; belki akıl erdirirsiniz.
119.Sizler, işte böylesiniz;
onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz kitabın tümüne
inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında "inandık" derler, kendi
başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı
parmak uçlarını ısırırlar. De ki: "Kin ve öfkenizle ölün." Şüphesiz
Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
120.Size
bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isabet ettiğindeyse
buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların 'hileli
düzenleri' size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta
olduklarını kuşatandır.
121.Hani
sen, mü'minleri savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için
evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir.
122.O
zaman sizden iki grup, neredeyse 'çözülüp geri çekilmek' istemişti.
Oysa Allah onların (Velisi) yardımcısıydı. Artık mü'minler, yalnızca
Allah'a tevekkül etmelidir.
123.Andolsun,
siz güçsüz iken Allah size Bedir'de yardımıyla zafer verdi. Şu halde
Allah'tan sakının, O'na şükredebilesiniz.
124.Sen
mü'minlere: "Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle
yardım-iletmesi size yetmez mi?" diyordun.
125.Evet,
eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze
çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle
yardım ulaştıracaktır.
126.Allah
bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin
bulsun diye yaptı. 'Yardım ve zafer’ (nusret) ancak üstün ve güçlü,
hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın Katındandır.
127.(Ki bununla) İnkar edenlerin
önde gelenlerinden bir kısmını kessin (helak etsin) ya da 'umutları
suya düşmüşler olarak onları' tepesi aşağı getirsin de geri dönüp
gitsinler.'
128.(Allah'ın)
Onların tevbelerini kabul etmesi veya zalim olduklarından dolayı
azaplandırması işinden sana bir şey (sorumluluk ve görev) yoktur.
129.Göklerde
ve yerde olanların tümü Allah'ındır. Kimi dilerse bağışlar, kimi
dilerse azaplandırır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
130. Ey
iman edenler, faizi kat kat artırılmış olarak yemeyin. Ve Allah'tan
sakının, umulur ki kurtulursunuz.
131.Kâfirler
için hazırlanmış bulunan ateşten sakının!
132.Allah'a
ve elçisine itaat edin, ki merhamet olunasınız.
133.Rabbinizden
olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için)
yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.
134.Onlar,
bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve
insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah,
iyilik yapanları sever.
135.Ve
'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri
zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma
isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de
onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir.
136.İşte
bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları,
altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel
bir karşılık (ecir var).
137.Gerçek
şu ki, sizden önce nice sünnetler gelip-geçmiştir. Bundan dolayı
yeryüzünde gezip-dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonuç nasıl
oldu bir görün.
138.Bu
(Kur'an) insanlar için bir beyan sakınanlar için de bir hidayet ve
öğüttür.
139.Gevşemeyin,
üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.
140.Eğer
bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o
günleri Biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah'ın
iman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şahidler (veya şehidler)
edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez;
141.(Yine
bu) Allah'ın, iman edenleri arındırması ve inkar edenleri yok etmesi
içindir.
142.Yoksa siz, Allah, içinizden
cihad edenleri belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt
etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?
143.Andolsun, siz onunla
karşılaşmadan önce ölümü temenni ediyordunuz. İşte onu gördünüz, ama
bakıp duruyorsunuz.
144.Muhammed,
yalnızca
bir elçidir. Ondan önce nice elçiler gelip-geçmiştir. Şimdi O ölürse ya
da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi
döneceksiniz? İki topuğu üzerinde gerisin geri dönen kimse, Allah'a
kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında
ödüllendirecektir.
145.Allah'ın izni olmaksızın
hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim
dünyanın yararını (sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret
sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında
ödüllendireceğiz.
146.Nice
peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de,
Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne
gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.
147.Onların
söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı
bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler
topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka bir şey değildi.
148.Böylece
Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah
iyilikte bulunanları sever.
149.Ey
iman edenler, eğer inkar edenlere itaat ederseniz, sizi topuklarınız
üzerinde gerisin-geri çevirirler, böylece büyük hüsrana uğrayanlara
dönersiniz.
150.Hayır,
sizin Mevlanız Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.
151.Kendisi
hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koştuklarından
dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma
yerleri ateştir. Zalimlerin konaklama yeri ne kötüdür.
152.Andolsun,
Allah size verdiği sözünde sadık kaldı; siz O'nun izniyle onları
kırıp-geçiriyordunuz. Öyle ki sevdiğiniz (zafer)i size gösterdikten
sonra, siz yılgınlık gösterdiniz, isyan ettiniz ve emir hakkında
çekiştiniz. Sizden kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra
(Allah) denemek için sizi ondan çevirdi. Ama (yine de) sizi bağışladı.
Allah mü'minlere karşı fazl (ve ihsan) sahibi olandır.
153.Siz
o zaman durmaksızın uzaklaşıyor, kimseye dönüp bakmıyordunuz. Elçi de
sürekli sizi arkadan çağırıyordu. (Allah) Elinizden kaçırdıklarınıza ve
size isabet edene üzülmemeniz için sizi kederden kedere uğrattı. Allah,
yaptıklarınızdan haberi olandır.
154. Sonra
kederin ardından üzerinize bir güvenlik
(duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu.
Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah'a karşı haksız yere
cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: "Bu işten bize ne var ki?"
diyorlardı. De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." Onlar, sana
açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey
olsaydı, biz burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde
olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine
devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini
denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah,
sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
155.İki topluluğun karşı
karşıya geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları bazı şeyler
dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti. Ama andolsun
ki, Allah onları affetti. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, yumuşak
olandır.
156.Ey
iman edenler, inkar edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya
savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: "Yanımızda
olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah,
bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve
öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir.
157.Andolsun,
eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, Allah'tan olan bir
bağışlanma ve rahmet, onların bütün toplamakta olduklarından daha
hayırlıdır.
158.Andolsun,
ölseniz de, öldürülseniz de şüphesiz Allah'a (varıp) toplanacaksınız.
159.Allah'tan bir rahmet
dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın
onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için
bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen
artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
160.Eğer
Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer
sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, O’ndan sonra size
yardım edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül
etsinler.
161.Hiçbir
peygambere, emanete ihanet yaraşmaz. Kim ihanet ederse, kıyamet günü
ihanet ettiğiyle gelir. Sonra her nefis ne kazandıysa, (ona) eksiksiz
olarak ödenir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.
162.Allah'ın
rızasına uyan kişi, Allah'tan bir gazaba uğrayan ve barınma yeri
cehennem olan kişi gibi midir? Ne kötü barınaktır o.
163.Allah
Katında onlar
derece derecedir. Allah yaptıklarını görendir.
164.Andolsun
ki Allah, mü'minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber
göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor,
onları arındırıyor ve onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce
ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.
165. İki
misline uğrattığınız bir musibet size isabet edince mi: "Bu nereden"
dediniz? De ki: "O, sizin kendinizdendir." Şüphesiz Allah, herşeye güç
yetirendir.
166.İki
topluluğun karşı karşıya geldiği gün, size isabet eden ancak Allah'ın
izniyle idi. (Bu, Allah'ın) mü'minleri ayırt etmesi;
167.Münafıklık
yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: "Gelin, Allah'ın yolunda
savaşın ya da savunma yapın" denildiğinde, "Biz savaşmayı bilseydik
elbette sizi izlerdik" dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha
yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah,
onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir.
168.Onlar,
kendileri oturup kardeşleri için: "Eğer bize itaat etselerdi,
öldürülmezlerdi" diyenlerdir. De ki: "Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü
kendinizden savın öyleyse."
170.Allah'ın Kendi fazlından
onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz
ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki, onlara hiçbir korku yoktur,
mahzun da olacak değillerdir.
171.Onlar, Allah'tan bir nimeti,
bir fazlı (bolluğu) ve gerçekten Allah'ın mü'minlerin ecrini boşa
çıkarmadığını müjdelemektedirler.
172.Kendilerine yara isabet
ettikten sonra, Allah ve elçisinin çağrısına icabet edenler, içlerinden
iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir ecir vardır.
173.
Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar
topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar
ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir.
174.Bundan
dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve
Allah'tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına uydular.
Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.
175.İşte
bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın,
eğer mü'minlerseniz, Benden korkun.
176.Küfürde
'büyük çaba harcayanlar' seni üzmesin. Çünkü onlar, Allah'a hiçbir
şeyle zarar veremezler. Allah, onları ahirette pay sahibi kılmamayı
ister. Onlar için büyük bir azap vardır.
177.Onlar,
imana karşılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Allah'a hiçbir şeyle
zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azap vardır.
178.O
küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi sakın kendileri için
hayırlı sanmasınlar, Biz onlara, ancak günahları daha da artsın, diye
süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir azap vardır.
179.Allah,
murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar mü'minleri, sizin
kendisi üzerinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir. Allah sizi
gayb üzerine muttali kılacak değildir. Ama Allah, elçilerinden
dilediğini seçer. Öyleyse siz de Allah'a ve elçisine iman edin. Eğer
iman eder ve sakınırsanız, sizin için büyük bir ecir vardır.
180.Allah'ın,
bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun
kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır; bu, onlar için
şerdir; kıyamet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır.
Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi
olandır.
181.Andolsun; "Gerçek, Allah
fakirdir, biz ise zenginiz" diyenlerin sözlerini Allah işitmiştir.
Onların bu sözlerini ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini
yazacağız ve: "Yakıcı olan azabı tadın" diyeceğiz.
182.Bu,
ellerinizin önden sunduklarıdır. Allah, gerçekten kullara zulmedici
değildir.
183."Allah
bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir elçiye inanmamamız
konusunda and verdi," diyenlere de ki: "Şüphesiz, benden önce nice
elçiler, apaçık belgeler ve söylediklerinizle geldi; eğer, siz doğru
idiyseniz, o halde onları ne diye öldürdünüz?" 184.Eğer
seni yalanlarlarsa, senden önce apaçık belgeler, Zeburlar ve aydınlık
kitapla gelen elçileri de yalanlamışlardır.
185.Her
nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce
ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o
gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir
şey değildir.
186.Andolsun, mallarınızla ve
canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap
verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici
(sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere
olan azimdendir.
187.Hani
kitap verilenlerden: "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu
gizlemeyeceksiniz" diye kesin söz almıştı. Fakat onlar, bunu arkalarına
attılar ve ona karşılık az bir değeri satın aldılar. O aldıkları şey ne
kötüdür.
188.Getirdikleriyle
sevinen ve yapmadıkları şeyler nedeniyle övülmekten hoşlananları
(kazançlı) sayma; onları azaptan kurtulmuş olarak sayma. Onlar için acı
bir azap vardır.
189.Göklerin
ve yerin mülkü Allah'ındır. Allah, herşeye güç yetirendir.
190.Şüphesiz
göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde
temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır.
191.Onlar,
ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve
yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen
bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru."
192."Rabbimiz,
şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu 'hor ve aşağılık'
kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur."
193."Rabbimiz, biz: "Rabbinize
iman edin" diye imana çağrıda bulunan bir çağırıcıyı işittik, hemen
iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört
ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür."
194."Rabbimiz,
elçilerine va'dettiklerini bize ver, kıyamet gününde de bizi 'hor ve
aşağılık' kılma. Şüphesiz Sen, va'dine muhalefet etmeyensin."
195.Nitekim
Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevab verdi: "Şüphesiz Ben,
erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa
çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin,
yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin,
çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları,
altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu,) Allah Katından
bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli
O'nun Katındadır."
196.İnkar
edenlerin ülke ülke dönüp-dolaşmaları seni aldatmasın.
197.(Bu)
Az bir yarar(lanma)dır. Sonra bunların barınma yerleri cehennemdir. Ne
kötü bir yataktır o!
198.Ama
Rablerinden korkup-sakınanlar; onlar için Allah Katında -bir şölen
olarak- altlarından ırmaklar akan -içinde ebedi kalacakları- cennetler
vardır. İyilik yapanlar için, Allah'ın Katında olanlar daha hayırlıdır.
199.Şüphesiz,
Kitap Ehlinden, Allah'a; size indirilene ve kendilerine indirilene
-Allah'a derin saygı gösterenler olarak- inananlar vardır. Onlar
Allah'ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte
bunların Rableri Katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok
çabuk görendir.
200.Ey iman edenler, sabredin ve
sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah'tan korkun. Umulur ki
kurtulursunuz.
Tefsir
1-2-Ya
Muhammed! Yine Elif, Lâm, Mîm. Bunu iyi belle, iyi anlat! O yüce Allah,
öyle bir hak mabuddur ki, ondan başka tapınılmaya değer, tapınılmayı
hak etmiş, ilâh denilecek, kulluk edilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü O,
hayy ve kayyûmdur. Yok olmaktan, zeval bulmaktan münezzehtir, ölmez.
Ezelde ve ebedde hazır ve nazır, vacibulvücûd (varlığı zarurî) olan ve
herşeyi yöneten, yönlendiren, yarattıklarını koruyan, kayıran ve
doyurandır. Her şeyi ayakta tutan O, besleyen ve büyüten O'dur. Bununla
beraber kendisinden hiçbir şey eksilmez, daima hayy ve kayyûmdur.
Üstelik hayy ve kayyûm olan yalnızca O'dur. Zaten ilâh ve mabud da hayy
ve kayyûm olmalıdır. Binaenaleyh ne İsa, ne de başkaları, hiç biri ilâh
değildir. Onlara ilâh demek, mabudluktan, tanrılıktan hisse vermek
Allah'ı inkar olur, küfür olur.
Bu "Elif,
Lâm, Mîm"in okunuşu dikkat çekici bir konudur. Kırâetlerinde hepsinde
hem vasıl sûretinde okunur, yani, genellikle ikinci "mîm"in fethi ve
Allah lafzına vaslı ve bununla beraber vakıf halindeki gibi birinci
"mîm"in medd-i ârız halinde tûl veya kasr ile okunur. Ancak Ebu Ca'fer
kırâetinde sekit vardır ki, ne tam vakıf, ne de tam vasıldır. Bundan
dolayı bunun Kufiyyûn rivayetlerinde bile tek başına müstakil bir âyet
olmadığı da söylenmiştir. Dilciler ile tefsirciler bu okunuş tarzıyla
ilgili olarak uzun uzun görüşler ortaya koymuşlardır. Fakat mânâ
bakımından biz bundan şunu anlamak istiyoruz ki, burada vasıl haliyle
vakıf hallerinin birleşmesinde bir özellik vardır. Vakıf haline itibar
diğer hallerine olan benzerliği göstermekle beraber aynı zamanda vasıl
hali burada bir özel anlam ifade etmektedir ki, bunda in demek olduğuna
ve bundan dolayı da "Âyete'l-Kürsî"nin icmâlen (özet olarak) bir remzi
demek olduğuna işaret var gibidir. Bunun bir ismi "Sûre" ve Bakara
Sûresi'nin bir ismi de "Sûretü'l-Kürsî" olduğuna, ve Âyete'l-Kürsî'nin
de en büyük âyet olduğuna göre; ayrıca bunun İlâhî isimlere işaret
olması hakkındaki rivayetlerin bütünü birden göz önünde tutulunca,
bunların hepsi bu ima ve işareti destekleyebilecek emarelerden
sayılabilir. Kur'ân ilâhî ilmin ve ilâhî saltanatın parlak bir şekilde
tecelli ettiği yerdir. Âyete'l-Kürsî de o ilmin, o saltanatın en güzel
ve en veciz bir ifadesi olmak bakımından bu mânâ, in Kur'ân'ın ismi
olmasına da mâni değildir. Bunda her şeyin Allah'a döneceği temel
inancının da bir ifadesi vardır. Zaten müteşabihatın da en büyük nüzul
hikmeti bu temel inancın iyice pekiştirilmesi olduğu bilinmektedir.
Şüphesiz bu hece harfleri Hz. Muhammed'in kulağında çınlamaya başladığı
zaman en önce ilâhî Kürsî'den gelen hak âyetlerini tebliğ ediyordu. Bu
sûrenin hedeflerinin en başında geleni, müteşabihatın muhkemata irca
edilmesi esasını anlatmak ve böylece hakkın âyetlerinde kaymalardan ve
sapmalardan korunma gereğini öğretmek olduğuna göre, ta başında
Allah'ın birliğini ve eşsiz yüceliğini tesbit ederken nazmı
müteşabihinin muhkem nazmı ile teviline bir misal vermiş olması, onun
hemen arkasında da daha önce indirilmiş ilâhî kitaplar arasında
müteşabihatı pek çok olan Tevrat ile İncil'in, kendilerinden sonra son
Peygamber'e indirilen ve muhkematı "ümmülkitap" (kitabın anası) olan
Kur'ân-ı Azîme, Furkân-ı hakîme irca edilmedikçe tasdikleri caiz
olmayacağını, çünkü bunun muhkemat karşısında müteşabihata uymak
sûretiyle Hakk'ın âyetlerini inkâra ve küfre sebebiyet vereceğini,
küfrün de şiddetli azaba sebep olduğunu açıklaması ne kadar belağatlı
ve nazmın akışına ne kadar uygundur. İşte Bakara Sûresi'nin son
âyetinde müminlerin yardım dualarına cevap olarak başlayan bu Âl-i
İmran Sûresi, bir taraftan hayatta muzaffer olmuş, yardım görmüş ve
galip gelmiş, insanlar arasında sözü geçen bir hakem ve hakim olabilmek
için inançta tevhid, ahlâkta nezahet, ilimde sağlamlık ve metanetin ilk
ve temel şart olduğunu hatırlatmak ve diğer taraftan hıristiyanların
ilâhî tenzihe aykırı olarak bazan Allah, bazan Allah'ın oğlu, bazan da
üçün üçüncüsü sonra da bütün bunların hepsi diye tanrılaştırdıkları,
Yahudilerin de Peygamberlerin nezahet ve iffetine saldırıp, sövüp
saydıkları ve çamur atmaya kalkıştıkları Hz. İsa meselesinin ayıklanıp
çözüme kavuşturulmasına belge olmak için herşeyden önce Allah'ın
birliği ve tenzihi meselesini iyice tesbit ve insanların hidayeti için
kitap indirmek, ilmî ve amelî anlamda Furkan göndermekle ihsanda
bulunmuştur. Peygamberliğin isbatı ve ilmide ihkâm için ilâhî
kitapların hepsini anlamak ve onların tefsirinde öncekileri
sonrakilere, müteşabihatını muhkematına irca usulünü öğretip, bunların
aksine hareketten sakındırmış ve böylece hak dini yerli yerine
oturtmuştur.
3-4- Ey
Muhammed! Allah, sana bu kitabı, hak ve
hukuk sebebiyle, hak ve hakikatı içermiş olarak, önündekileri tasdik
etmek
üzere hakikatın gereklerine ve olayların akış şekline göre peyderpey
indirmektedir. Ve bundan önce indirilenler arasında bilhassa Tevrat'ı
ve
İncil'i indirmişti. Bunların hepsi insanlara hidayet içindir. Böyle
buyurmakla
ilâhî gözetim ve yönetim altında Rablığın kanunlarına uygun olarak
peygamberliğin tekamülünü ve Hz. Muhammed'in peygamberliğinin ilk defa
ortaya
çıkan bir peygamberlik olmadığını ve Kur'ân'ın hakikatı tasdik
olunmayınca
önceki kitapların da hakkıyla anlaşılıp tasdik edilemiyeceğini, bundan
dolayı
da Hz. Muhammed'in peygamberliği tasdik edilmedikçe önceki
peygamberlerin de
hakkıyla anlaşılıp tasdikine bir delil ve şahit bulunamıyacağını, o
zaman da
insanların delalet ve sapıklık içinde kalacağını göstermiş, Kur'ân'ın
ve Hz.
Peygamber'in mucizelerinin bu anlamda hakem rolünü üstlenmiş olduğunu
açıkça
bildirmek için de bu hükmü O, Furkan'ı da indirdi kısmı ile nass olarak
karara
bağlamıştır.
Kur'ân-ı
Kerîm'in, daha önceki kitapları ve gelmiş geçmiş bütün
peygamberleri tasdik edişi, çeşitli yönlerden gerçekleşmiştir:
Birincisi:
Önceki kitaplar ve daha evvel gelmiş olan peygamberler,
ileride büyük bir peygamberin geleceğini haber veriyor ve vaad
ediyorlardı.
Kendi irşadlarını ilerdeki böyle bir kemâl hedefine yöneltmiş
olduklarından,
Kur'ân ve Hz. Muhammed'in peygamberliği ortaya çıksaydı, onlar batıl
bir fikir
veya hayal üzerine kurulu anlamsız bir ideoloji üzerinde yürümüş
olurlardı.
Hatta boş vaatlerle halkı kandıran, yalan ve yanlış fikirlerle
insanları
oyalayan, aldatan yalancılar durumuna düşerlerdi. Kur'ân'ın
gelmesiyledir ki,
daha önceki devirlerde bir ideoloji halinde yayılmış olan bu gayb
haberlerinin,
ancak bu sayede bir vahiy haberi ve Allah'dan gelen bir hak bilgi
olduğu
gerçekleşmiştir. Ve böylece Kur'ân, yalnızca Hz. Muhammed'in
peygamberliğini
değil, bunun içinde zımnen bütün önceki peygamberlerin peygamberliğini
de
tasdik ve isbat eden bir furkan-ı mübîn olmuş ve Allah'ın bütün
kitapları,
bütün peygamberleri arasında karşılıklı olarak birbirlerini tasdik
ettikleri ve
birbirlerine şahadet getirdikleri konusunda bir tekamül ve işbirliği,
bir
dayanışma bulunduğu kurumlaşmıştır. Ve hepsinin başında "Allah onlardan
bir kısmına yüce dereceler vermiştir." (Bakara, 2/253) âyetinin
delaletince peygamberlerin sonuncusunu tayin eden bir ilâhî ferman
şeklinde
gelmiştir ki, Bakara Sûresi'nin birinci cüzünde tasdikin en çok bu
anlamı, bu
yönü üzerinde durulmuştur.
İkincisi:
Kur'an, önceki kitapların iman ve Allah'ın birliğine davet
eden, adaleti ve ihsanı emreden, peygamberlerin ve eski ümmetlerin
yaşayış ve
tarihlerinin, haber ve eserlerinin başka başka olmasıyla değişmeyecek
olan
temel hükümler gibi muhkem ilkelerini güçlendirerek ve genişleterek
yeni baştan
yürürlüğe koymuş ve hikmet-i teşriî gereğince zamanların ve mekânların
ve
yükümlü milletlerin özelliklerine uygun düşecek şekilde hak ve hayır
açısından
onların işlerine yarayacak hükümleri ve şer'î ayrıntıları yeniden
tanzim ve
ta'dil ederek hak dini, bütün zaman ve mekanlarda ve bilcümle ümmet ve
toplumların hayatında geçerliliğini sağlayan geniş kapsamlı bir teşrî
ilmi de
öğretmiştir. Böylece ilâhî kitapları öncekinden sonrakine aralıksız
olarak
birbirlerinin tasdikinden ve yürürlük alanından geçirerek süzmek
sûretiyle
hepsinin doğru ilkelerini hakkıyla kendi uhdesine almış ve yüklenmiş
bulunduğundan, önceki kitaplardan ve şerîatlardan Kur'ân'ın şehadeti
ile tasdik
edilmedikçe ne peygamberliklerinde, ne de o kitapların delaletlerinde
hak
oldukları tasdik edilemez. Yani geçmiş devirlerde yaşamış olan önceki
peygamberlere gönderilmiş olan ilâhi temyiz ve tefrik açısından son
tasdik
mercii Hatemü'l-enbiya Hz. Muhammed Mustafa ile Kur'ân-ı Hakim'in,
muhkem
âyetlerle ortaya konmuş hükümleridir. Bu mânâ, Fıkıh Usûlü ilminde şu
teşriî
kaidesi ile ifade olunur: "Bizden öncekilerin şerîatleri bizim de
şerîatimizdir. Fakat Allah ve Resulü tarafından tasdik edilmiş olarak
nakledilmek şartıyla."
Hasılı
Allah, Furkanı da indirmiş, hakkı batıldan hayrı şerden ayırmış,
yollarını, kanunlarını tayin etmiş; alâmetler, işaretler, deliller,
âyetler de
ortaya koymuş, her birinin hükmünü, gerekli sonucunu başka başka
yapmış,
uygulamasını kendi gözetimi ve denetimi demek olan kayyûmiyetiyle
iradesi ve
meşiyeti altına almıştır. Bundan dolayı şüphesiz ki, böyle hakkı
batıldan
ayıran, temyiz edip ayıklayan ve hak yolu gösteren, aklî ve naklî
delilleri
içeren âyetleri, Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, özellikle de Allah
Teâlâ'nın birliğine ve münezzeh olan yüceliğine veya peygamberlerin
ismet ve
haysiyetine saldırıp hücuma geçen kâfirler de kesinkes şiddetli bir
azaba
mahkumdurlar. Hakkı batıldan ayırd eden Allah, zillet şaibesinden
münezzeh ve
öyle yenilmez, öyle güçlü bir Allah'dır ki, O'nun dehşetli ve korkunç
bir
intikamı vardır. Emrini ve hükmünü mutlaka yürütür ve yerine getirir.
İradesine
karşı gelenleri, izzetinin hududuna tecavüz edenleri mutlaka tepeler,
ezer.
Hakkı aşağılamaya uğraşanlara bir müddet hilmiyle mühlet verse bile,
bir gün gelir
onları tuttukları batıl yolda akla hayale gelmez felaketlere uğratıp
perişan
eder. Hakka hayat tanımayanlara mutluluk vermez. Bire iki, üç, vara
yok, yoğa
var, olura olmaz, olmaza olur, doğruya eğri, eğriye doğru, iyiye kötü,
kötüye
iyi, hakka batıl, batıla hak, zulme adalet, adalete zulüm, cehle ilim,
ilme
cehalet, nura zulmet, zulmete nur diyenler bu yanlışlarının ve
cürümlerinin
cezasını herkesten önce kendileri çekerler ki, bütün bunlar Allah'ın
intikamının eserleri demek olur. Tek ümid ve tek sığınak olan Allah'ın
nimet ve
rahmetine ermek için Allah'a doğru gitmelidir. Hak ve hakikatın
kanunlarını
tanımayanlar rahmetin zıddı olan nıkmete ve gazaba mahkum olurlar.
İzzet
ise zilletin tamı tamına zıddıdır, intikam da nimetin zıddıdır.
İntikam "nikmet" kökünden olup, güç göstermek ve bir cinayetin
cezasını vererek; ona öldürmekten aldığı tadı, acı çektirerek ödetmek
demektir
ki, Türkçe'de "öc almak" diye tabir olunur. Affın zıddıdır. Allah,
gerçi affedici ve bağışlayıcıdır, hâlim, gafur, raûf ve rahîmdir; küfür
ve
isyandan sonra bile tevbe edip hakkı kabul edenleri, hakka dönenleri,
iman edip
kendisine sığınanları affeder ve bağışlar. Fakat hilmin, affın ve
bağışlamanın
hayır ve kemal olması, hak ile batılı eşit tutmak, iyilikle kötülüğü
birbirine
karıştırmak gibi geniş kapsamlı bir kötülüğe sebep olmaması şartına
bağlıdır.
Hakk'a iman edip, kötülüğü kötülük bilerek yaptığı fenalıktan dolayı
yüzü
kızaracak ve bu duygunun itmesiyle günahlara tevbe edecek olanlara
karşı
affedici olmak ve hilimle davranmak hayır ve rahmet olursa da affa
uğradıkça
şımaran ve kötülük ile zulüm yapmaktan zevk alan ve gittikçe daha çok
haksızlık
yapacak olanlara karşı affedici ve bağışlayıcı olmak, onlar hakkında
iyilik
değil, katıksız kötülüktür. Onun yaptığı fenalıklara ortak olmak ve
teşvikçi
olmak demek olur ki, bütün hukukun ve her türlü hayrın mercii ve
yöneticisi
kayyûm olan, Rahmân ve Rahîm'in izzeti,adaleti ve rahmeti böyle bir
zilletten
münezzehtir. Bunun için asr-ı saadette bir Arap şairinin şu beyti,
Resulullah'ın da beğenisine mazhar olmuştu:
"Herhangi
bir hilmin saflığını karışıklıktan, duruluğunu
bulanıklıktan koruyacak önlemleri yoksa o hilimde hayır da yoktur".
Hakka ve
iyiliğe sevgi duymanın derecesi, batıla ve şerre karşı duyulan
nefretin derecesiyle orantılıdır. Zaten afv ve bağışlama, ceza vermeye
ve
intikam almaya gücü yetenlerden sadır olduğu takdirde bir değer ve
anlam taşır.
Afv denilen şey, hüküm giymiş ve sabit olmuş olan bir cezayı uygulamaya
koymamak veya cezayı gerektiren bir suçu hiç işlenmemiş saymak
demektir. Suça
ceza vermeye gücü yetmeyen bir zavallının "haydi seni affettim"
demesi pek gülünç bir şey olur. Affedebilen her halükârda intikama gücü
yetebilendir. Bunun aksi çelişki olur. Hak Teâlâ hayır ile şerrin bütün
ilkelerine hakim, hayır ve hidayeti rahmetiyle himaye eden, kötülük ve
hıyaneti
de izzet ve intikamıyla gideren, izale eden bir hayy ve kayyûm
olduğundan
dolayıdır ki, her hakkın himayecisi, her hayırlı ümidin mercii olan bir
hak
mabuddur. Binaenaleyh mabudları zelil olanların kendileri de zelil
olurlar.
Üzülerek ve esefle söylemek gerekirse bazı kimseler bilmediklerinden
veya
şirkin mağlup olmasını istemediklerinden, "Biz şerre karşı intikama
kâdir
olan tanrı istemeyiz." diye hakkı inkâr ve batıla ilân-ı aşk ederler de
kendi mabudlarını aciz ve zelil, harîm-i ismetine ve hakkına tecavüz
olunabilir, hakkını ve hukukunu müdafaa edemez duruma düşürürler.
Kötülükleri
önleyemediği için insanların keyfi nasıl isterse, kendi isteğine göre
sevilebilir, bazı sıkıntılı zamanlarda okşanıp o zavallı güzelliğinden
bir
ilham, bir teselli alınabilir bir bebek veya bir zavallı tanrı görmek
isterler.
Putperestlerin fetişleri ve putları böyle olduğu gibi, sonraki
hıristiyanların
Hz. İsa'yı böyle bir bebek, anası Meryem'i böyle bir sevimli bâkire,
Cenab-ı
Allah'ı da, hayatta olduğu müddetçe yarattığı âdemoğullarını, ataları
Âdem'den
kalma ilk günahtan kurtarmaya, arındırmaya bir türlü çare bulamamış ve
nihayet
oğlunun bedenine girerek bizzat kendisi gelmiş, kendini ve oğlunu feda
edip
kâfirlere kurban ettirmiş, ancak bu kurban ve bu fidye karşılığında
kendisine
tapınanları kurtarmış, sonra birkaç gün içinde önce oğlunu tekrar
diriltip
göklere kaldırmış ve işte böyle bir iyilik etmek için nelere katlanmış;
kendisini ve oğlunu feda etmeye razı olmuş, çaresizlik ve zorunluluklar
karşısında fedakârlığın en büyük örneğini göstermek için, en büyük
iyiliği oğlu
ile birlikte kendini de fedâ ve yok etmekte bulmuş, var yok, yok var
olmuş
durumunda ihtiyar bir baba farz ederek bir inanç ortaya çıkmıştır. Buna
göre, O
bir var, aynı zamanda yok; fani, aynı zamanda bâki; aciz, aynı zamanda
kâdir;
bir, fakat aynı zamanda üç; üç, fakat aynı zamanda bir mâbûd olmak
üzere
"Ekanim-i selâse," üç öğeden mürekkep üçlü bir tanrı inancına
sahiptirler. O ilk günahtan kurtulup selamete ermek için aklı ve nefsi
bu
teslis inancına feda etmek gerektiğini ve bu fedakârlığı yapmanın bu
imanın
şartı ve necat sebebi olduğunu iddia ederler ki, bütün bunlar mabud ve
kulluk
fikrini hafife almaktan öte bir şey değildir ve aklen ve naklen zahir
ve bahir
olan Hakk'ın delillerine karşı saygısızlıktır, küfürdür. Her şeyden
önce
insanlar için günahı ve günah işlemeyi yaratılıştan kaynaklanan bir
zaruret
kabul ederek, onu mutlaka işlemek gerektiğine karar vermek, sonra da o
günahın
her ne olursa olsun sonuçta affedilmesi mümkün değilmiş veya
cezalandırılması
kabil değilmiş de büyük bir felaketi gerektiriyormuş olduğunu itiraf
eylemektir. Ayrıca bu cezadan ve felaketten kurtulmak için yegâne çare
olmak
üzere, esasen ona ceza verecek olan ve zaten vermek hakkına ve
yetkisine sahip
bulunan en yüce makamı, son mercii de yok edip ortadan kaldırmak ve
böylelikle
ceza korkusundan da büsbütün kurtulmak ve ondan sonra doya günah
işleyip, kendi
yaptığı günahların cezasını da başkasına, daha doğrusu yaratıcıya
yükletmek demektir.
İşte
Hıristiyanlıktaki teslis (üçlü ilah) inancının bütün sonuçlarıyla ve
ayrıntılarıyla anlamı, böyle bir nefiydir, yani hak mabud olan Allah'ın
bazı
önemli sıfatlarını ve özelliklerini inkârdan veya birbirine
karıştırmaktan
doğan bir inanç muammasıdır. Hz. İsa hiçbir zaman Allah hakkında böyle
bir
inanca davet etmemiştir, ancak babasız bir çocuğun peygamberliğe mazhar
kılınmış olarak bir kutsal ruhla birlikte mucizeler göstermesi,
akılları ve
teknikleri aciz ve hayran bırakacak şekilde ölüleri diriltip, hastalara
şifa
vermesi, sadece onun hak peygamberliğine ve temiz yaratılışına delil
sayılan
açıklamaları ve öğretileri, hakikat kabul edilip, ilk hıristiyanların
yaptığı
gibi, onun tâlimatına uyulacak ve Allah'ın birliği inancı üzere
yürünecek yerde
bir müddet sonra bu mucizeler ve bu harikalar şüphelerle dolu
esrarengiz ve
içinden çıkılmaz bir muamma haline sokularak ve İncil'de "merhametli
yaratıcı" mânâsına gelen (baba) eşanlamlı ve müteşabih isminin (gerçek
baba) mânâsına tevil edilip bunun arkasına düşülerek ve bu anlama hulûl
ve
ruhun ölmezliği nazariyeleri ilave olunarak, İsa'nın insanüstü ve tanrı
oğlu
tanrı olduğu ve onun bedenine giren babası ile beraber fanî olup
gittiği ve bu
sebeple insanların da kurtulduğu ve binaenaleyh yoklukta birleşen bu
ekanim-i
teslisin ruhları ancak bundan dolayı takdis edilmek gerektiği tarzında
dinin
temel ilkesi sayılmıştır. İşte bu yola sapılması, Hıristiyanlığı
gizlice ta
temelinden değiştiren, ters yüz eden bir tahrif olmuştur ki, bunun
başlangıcı
gizli toplantılara ve ilk İncil tercemelerindeki tahriflere, sonu da
meşhur
İznik konsilinde alınan kararlara dayanır. Yani teslis inancı,
Hıristiyanlığın
kaynağından gelen öz inanç ilkesi değildir, müteşabihata uymak
suretiyle
ictihada bağlı olarak tahriften kaynaklanan bir batıl inancıdır. Bundan
dolayı
Hıristiyanlar İncil'in metnine ve âyetlerine önem vermezler de "biz
onun
ruhunu, özünü gözetiyoruz" diyerek İncil nüshalarını her zaman ve
sürekli
olarak yeniler ve değiştirirler. Durmadan onun müteşabihatıyla oynarlar.
İncil'de
Cenab-ı Allah'a "baba" denildiği bilinmeyen bir şey
değildir. Fakat İncil de dahil olmak üzere bütün semâvî (ilâhî)
kitapların ve
semavî dinlerin üzerinde ittifak edip birleştikleri bir husus vardır
ki, o da
ilk sebep olan Allah Teâlâ'nın "Yaratan" olması ve maddeye muhtaç
olmaksızın kâinatı sırf kendi kudretiyle yoktan halketmesi inancıdır.
Hatta
Avrupa felsefesi tarihleri bu inancın felsefeye ancak Hıristiyanlıktan
girmiş
olabileceği görüşündedirler. Bu ise gerçek illiyet ve sebebin ancak
üreme ve
sudur yoluyla olması nazariyesinin tamamen zıddıdır. Gerçekten de üreme
nazariyesi, başlangıcında bir çelişkiden kurtulmak ihtimali bulunmayan
bir
nazariyedir. Tevlid denilen üreme olayı adi illetler için geçerli
olabilirse de
gerçek anlamda illiyet yaratma ve ibdâ' etme demektir. Bundan dolayı
İncil'de
Cenab-ı Allah için kullanılmış olan "eb" kelimesi, gerçek anlamıyla
"valid" (baba) demek olamıyacağı için "yaratan ve var eden"
demek olduğu her din mensubu gibi Hıristiyanlar için de her türlü şüphe
ve
tereddütten uzak bir inanç olması gerekirdi. Elbette düşmanları
tarafından
durmadan ve sürekli olarak "babasız" diye itham edilmek istenen Hz.
İsa'ya, bu kelimenin kullanılmasına müsaade buyurulması onun hakkında
Allah'ın
bir rahmeti ve özel bir iltifatı olduğunda nasıl şüphe yoksa, Hz.
İsa'nın
"babam" dediği zaman "rahim olan Rabbim, halikim" demiş
olduğunda da hiç şüphe yoktur. Binaenaleyh Hıristiyan babaların,
müteşabihata
uyarak bu kelimeyi bu kadar engel bulunmasına rağmen lügat anlamıyla
alıp gerçek
"baba" mânâsına te'vil etmeye çalışmaları da yaratılış inanç ve
nazariyesiyle bağdaştırılması mümkün olmayan bir çelişkidir.
İşte
Kur'ân, Allah'ın zatı ve sıfatları hakkında aklen ve naklen sabit ve
apaçık bulunan ve bu meseleyi temelden çözüme kavuşturacak olan temel
gerçekleri, Bakara Sûresi'nden özetliyerek bir belge halinde ortaya
koyduktan
sonra buna aykırı olan batıl görüşleri ayıklamak ve bu arada
hıristiyanların
böyle Allah'a ve Allah'ın âyetlerine karşı reva gördükleri tecavüzkâr
tutumlarını, bütün incelikleriyle ve temeldeki yanlışlarıyla reddetmek
ve
geçersiz kılmak ve bunları, red ve iptal gayesiyle de olsa tek tek
sayılıp
dökülmesinin Kur'ân ahlâkının nezahet ve vakarıyla bağdaşmayacağını
anlatmak ve
aynı zamanda irşadın faydasını daha da geniş tutmak için hepsinin de
ilâhî
âyetleri inkâr anlamı taşıdığını ve küfür kavramı altında birleştiğini
özetle
göstererek şeklinde uyarıda bulunmuş ve işin varacağı sonucu
açıklamıştır.
Mabud,
kelimesinin anlamını çirkin ve yakışıksız bir yorumla tefsir etmek,
muhkematı inkâr eylemek, ilk günahı bağışlamaya gücü yetmemek, tevlîd,
yani
çocuk edinmek, tecessüd yani bedene bürünüp görünmek, kendini feda
etmek, ancak
böyle inanıldığı takdirde kurtuluşa erileceğini ummak gibi teslis
inancı ile
ilişkili olan küfür şekillerinin hepsine karşı hakkın bir kılıç darbesi
olan
furkanı, hakkı alçaltmaya cüret edenlerin sonuçta mutlaka yenilgiye
uğrayacaklarını ilan eden bir ilâhî furkandır. Fakat şu da iyi
bilinmeli ki,
hayy ve kayyûm olan, kitap indiren, akıllara hidayet veren ve mutlak
anlamda
güçlü olan Allah'ın intikamı, sizin bildiğiniz cinsten aşağılık,
ahlâksızca,
çirkin, cahilane, haince bir intikam değil, savunması yapılabilir
cinsten bir
intikam da değildir. Bütünüyle hakikat, hikmet ve izzet olan ve sonsuz
bir kudretin
ve iradenin gereği bulunan ve hiçbir noktada cehaletle ilişkisi
bulunmayan, çok
hakîmâne bir intikamdır.
5-Zira
muhakkak ki ne yerde, ne de gökte cüz'î,
küllî, maddî, manevî, derûnî ve âfakî hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz,
hepsi
O'nun bilgisindedir. Hatta bütün kâinatta herhangi bir şeyin
haddizatında,
hangi durumda ve hangi tavırda varlığı Allah'a göre ayniyle bilgi
konusudur.
İlâhî ilim, beşer cinsinde olduğu gibi; misallere, tasavvurlara dayalı
bir
gölge, izafî ve sonradan elde edilmeye dayalı bir ilim değildir, bütün
varlığın
üzerine kurulu bulunduğu ezelî bir ilimdir.
6-Ey
insanlar! Allah, öylesine ilim ve kudret
sahibi bir yaratıcıdır ki, sizi ana karınlarında, ana rahimlerinde
nasıl
dilerse öylece şekillendirir. Hangi surete isterse ona büründürür.
Bünyelerinizi teşkil edecek olan ve uzviyetin ilk şeklini alan ilkel
maddeleri
dilerse dışarda, dilerse ana rahminde tasvir eder ve bunları
birbirleriyle
buluşturarak bir tanesini iki, ikiyi üç ve daha ziyade yaparak üretip
durur.
Bunları irade ve meşiyyet kimyahane (laboratuvar)sinde murad eylediği
özellikler ve niteliklerle donatarak, her birini bir göreve tayin
ederek ve
halden hale, tavırdan tavıra geçirerek ince ince eleyip dokur ve her
tavırda
yeni bir oluş, yeni bir yaratılış ekleyerek suretten surete, nitelikten
niteliğe dönüştürür, eleyip süzgeçten geçirir. Nihayet akıllara
durgunluk veren
bir ince yaratış ile bütün dokularınızı, kemikler, ilikler,
kıkırdaklar,
damarlar, atar damarlar, toplar damarlar, kılcal damarlar, adaleler,
sinirler,
salgı bezleri ve uzuvları sistemleriyle yerli yerine oturtup bütün
görev ve
fonksiyonlarını eksiksiz yapabilecek şekle koyduktan ve hayat için
gerekli
özellikleri onlara kazandırdıktan sonra tam ve noksan, erkek veya dişi,
ya da
hünsa canlı bir insan suretine dönüştürür. Dilerse tamamlar, dilerse
eksik
bırakır. Sizin böyle fıtratınızı cismanî ve ruhanî varlığınızla,
bilinen ve
bilinmeye diğer yönlerinizle özünüzü teşkil eden o maddî ve manevî
suretler, o
oluşlar hep O'nun dilemesiyle meydana gelmiş olan, O'nun çizgileriyle,
O'nun
renkleriyle var olmuş bulunan birer eseridir. Sizde o suretlerden, o
nitelik ve
şekillerden bazı şeyler yansıdığı zaman kendinizi âlim, allâme, hikmet
sahibi,
filozof saymaya başlarsınız. Öyleyse bu şekillenme, bu varoluş
meselesinin özünü
iyice düşününüz. Ceninin teşekkülü konusuna aklınızın, idrakinizin ve
bilginizin yetiştiği kadarıyla bir göz atınız. Bunun ne kadar çok ve
çeşitli
bilim dallarıyla ilişkili olduğunu kesinlikle anlarsınız. Beşeriyetin
bilgi ve
idrak alanına giren bütün ilim ve fenlerin bu şekillendirme ile
ilişkili
olduğunu böylece tasvir ettikten sonra, henüz keşfedilmemiş bulunan
nice
ledunnî ilmin de bununla ilişkili bulunduğunu, sonra bütün bunların
sizin
haberiniz olmadan uygulandığını itiraf edersiniz. Bir taraftan ta
Âdem'in
yaratılışına benzeyen türün oluşumunu ve bütün âlemin yaratılışını
andıran
cinslerin oluşumunu aşama aşama ortaya koyan, benzer yönleriyle ve
müşterek
özellikleriyle dile getiren, diğer taraftan şahsın sübjektif varlığını
ve
kendine mahsus ferdî özelliğini ifade eden ve bir ikincisi bulunmayan
suretlerin kendi niteliğini ve ayrıntılarını, gözlerinizden gizli olan
rahimlerde saniye saniye şekilden şekile, tavırdan tavıra sürekli
değişime
uğratarak ve geliştirerek ortaya koyduğu bir yaratma ile, sizin
arkanızdan
yaratıp var ediyor, size veriyor ve kısmen de olsa sizin bilginize ve
idarenize
tevdi ediyor ki, İsa dahi O'nun böyle rahimlerde şekillendirdiği
sizlerden
birisidir. O'nun bir mahlukudur. İşte Allah denildiği zaman, her şeyden
önce
İsa da dahil olmak üzere her birinizi rahimlerde böyle yaratıp
şekillendiren
halik, bârî ve musavviri düşününüz ve O'nu bu özellikleriyle tanıyınız.
İşitme,
kitap, vahiy ve hayat olayları yoluyla ve edindiğiniz tecrübeler
yardımıyla
bunu anladıktan sonra, varsa aklınız ve mantığınız onları da yorarak ve
ciddi
bir şekilde kullanarak, ahlâkınızın ve insafınızın bütün gücünü de
ekleyerek
düşünüp tefekkür ediniz, o zaman şu bilgileri yakîn olarak elde
edersiniz ki,
Allah allâmü'l-ğuyubdur (gaybları bilendir), bütün gizli şeyleri
yakından
bilir. Ona gizli de, aşikâr da aynı ölçüde malumdur. O'nun sonsuz ve
sınırsız
kudreti vardır, acizden münezzehtir, iradesi ve istemesi vardır.
Dilediğini
yapandır, kendi dışında hiçbir zarurete bağımlı ve mahkum değildir.
Meseleyi
böyle toplu bir şekilde gözler önüne serdikten sonra bir de
Hâlık-i Musavvir'in daha başka ne gibi anlamlar ifade ettiğini görelim:
1- Bu
Hâlik-ı Musavvir'in olaylar öncesine ait olan, geniş kapsamlı,
sağlam ve şaşmaz, her şeyi içeren bir ilmi vardır ki, bundan gizli
kalan ve
gizli kalma ihtimali bulunan hiçbir kapalı iş veya oluş düşünülemez.
Tevhid
davası altında teslis muammasıyla bir sır, bir inanç diye gizlenmek
istenen
şirk ve küfür de ondan gizli kalamaz. Hazır ve gayb, izafî ve nisbî
olan şeyler
sonradan yaratılmışlara göredir. Bundan dolayı ilimler, malumlar,
gözler,
gönüller, akıllar, kalbler, iradeler, fiiller, yaratan ve
yarattıklarını en
ufağından en büyüğüne kadar topluca varlık düzenindeki sisteme bağlayan
ve
onları birbirleriyle anlaştırıp varoluş gayelerine doğru yürüten bu
Halik-ı
Musavvir, yerde ve gökte, zamanda ve mekanda sendeliyerek dolaşan, kör,
serseri, cahil ve gafil bir yaratıcı değildir ki, kahrı ve intikamı
cahilane
olsun. Size bir bilgi gelirse O'ndan gelir. O'nun böyle rahimlerde
tasvir edip
şekillendirdiği ve daha yüksek ıstıfa (seleksiyon) larla var edip
meydana
getirdiği peygamberler ve bu arada Hz. İsa, furkanın ve furkan
sahibinin
geleceğini ve buna benzer bazı gayb haberlerini bildirmesi ise yalnızca
O'nun
bildirmesi ve öğretimidir.
2- Bu
Hâlik-ı Musavvir'in hiçbir şeye muhtaç olmayan bir kudret-i
bâliğası (zirvede olan gücü) vardır. Bu öyle bir kudrettir ki, yer ve
gökleriyle var olan ve var olması mümkün olan bütün kâinat, bütün
zerreleri ve
küreleriyle, basit ve bileşik unsurlarıyla, maddî ve manevî yönleriyle
hep
O'ndandır ve O'nun emrine boyun eğmiş durumdadır. Bütün madde ve
kuvvetlerin
etki alanında kendini göstermesi, hep O kudretin tecelli ve etkisinden
ibarettir. Tabiat denilen şey, O'nun düzenli ve sürekli etkilerinin
alanı;
tabiat üstü veya harika, mucize denilen şey de yine O'nun düzensiz ve
benzersiz
etkisinin eseridir. Tabiat kuvvetleri veya kanunları denilen sistemli
ve
düzenli oluşumlar o kudretin hakimi değil, mahkumudur. Bunlar O'nun
ardarda
devam eden etkisinden çıkan değişik şekillerin ortadan kaldırılmasıyla
benzer
şekillerin ifadesi olan bir çizgidir. Mesela yerküre üzerinde
canlıların ortaya
çıkıp yayılmasından sonradır ki, her canlı ilk tasvir edilmiş olan bir
maddeden, ekillendirilmiş olan birilkmaddeden (protoplazmadan) çıkar
diye,
maddî hayat için bir tabiat kanunu ortaya konur. Ve bu kanun bulunup
ortaya
konulurken şurası da iyice bilinir ki, bu kanun ezelî değildir,
sonradan
olmadır, hâdistir. Çünkü yerkürenin teşekkülünden ve üzerinde hayatın
ortaya çıkışından
sonra başlamıştır. Şekillendirilmiş olan o ilk madde, ezelî değil, o
vakitten
beri peyderpey yaratılıp şekillendirilmektedir. Ana rahminde tasvir
olunup
şekillendirilen her insanın söz konusu olan o ilk maddesi yenidir.
Bunun
şekillenmesiyle ilgili prensipler hayat ilminin değil, kimya ve fizik
ilminin
prensipleri arasında yer alır. Hatta organik kimya ile inorganik kimya
arasında
paylaşılan bir konudur. Binaenaleyh o ilk maddenin şekil kazanmasıyla
ilgili
prensipler ve şartlar, onun ikinci ve üçüncü aşaması için geçerli
değildir.
Fakat buna da bir prensip olduğu farz olunsun ve farz olunan bu prensip
ne
kadar tekrar edilirse edilsin, sonuç yine beklenilemeyen ve
düşünülemiyen bir
şekilsiz maddeye dönüşecektir. Ve her yeni şekil, yepyeni bir varlık
olarak
doğrudan doğruya karşımıza çıkar ve her birinin üzerinde mutlak olarak
bu
kayyûmun kudreti, yaratıcı gücün etkisi yine de onun üstünde kendini
gösterir.
Tasavvur edilemiyen madde ise zaten fiilen mevcut değildir. Ancak o da
bu
kudretin tecellisine racidir. Hasılı tabiat kuvvetleri, tabiat
kanunları
etkileyici değil, bir etki yolunun ifadesidir. Tabiatlar çeşitli,
halbuki
tabiatın mebdei, başı ve başlangıcı bir tektir ki, o da yaratılış ve
etkileyiştir. Tabiat, bir anlamda tekdüze olan şey demektir. Ve bunun
en genel
prensibi tek düzelik kanunudur. Böyle iken tabiatların çeşitli olması,
cüz'î ve
küllî ayrışmaya uğraması, çeşitli tabiatlere ayrılması gerçek sebep
olan ilâhî
kudretin tabiat üzerinde hakim olduğunu, ıstıfa (seleksiyon) ve tabiî
tekamülün
varlığını bu kudrete borçlu bulunduğunu gösterir. Binaenaleyh bu etkili
ve
şekillendirici, müsavvir kudrete göre ilk maddenin şekillendirilmesi,
dışarıdan
hiçbir şarta bağlı değildir ve o kudretin karşısında hiçbir kudret
yoktur. İşte
insanları ana rahimlerinde tasvir edip şekil veren Halik-ı Musavvir
böyle bir
sonsuz ve sınırsız kudrete malik olan bir Hayy ve Kayyûm'dur.
3- Bu
Hâlik-ı Musavvir, bu var ediş ve şekillendirişte mecbur ve
zorlanmış değil, fail-i muhtardır (dilediğini yapandır). Hür iradesiyle
istediğini
yapandır. Kendisi mecburiyetler ve yükümlülükler koyabilir, fakat
mecbur
tutulamaz. Fiilini ilim ve iradesiyle yapar; dilediğine irade verir,
dilediğine
vermez. Rahimlerde insanları şekillendirmesi de sırf bu iradesi iledir.
Zeyde
falan sureti, Amr'e filan sureti vermesi, her şahsı belli bir şekle
mazhar
kılması, daha önceki şartlara bağımlılık gibi bir mecburiyetten, O'nun
yaratma
gücünün üstünde başka bir güç bulunmasından veya kendi dışında birtakım
güçlerin etkisinde kalmasından dolayı değildir, kendi hür iradesinin
eseridir.
Bu yaratış ve ayrı ayrı şekil veriş, süzgeçten süzgece geçen iş, bu
tasvirde
her yeni suretin diğer bir yeni surete yol açar olması ve nihayet
çeşitli
suretlerden yine benzer ve ortak özellikler taşıyan bir tek suret
meydana
gelmesi, doğal ve zaruri bir oluş değil, sebepsiz ve failsiz bir şey de
değildir. Sonsuz bilgiye ve sınırsız güce sahip ve malik olan, her
oluşta, her
hadisede sonsuz boyutta şekiller vermeye, yapmaya ve bozmaya kâdir olan
bir
fail-i muhtarın tercihinin ve iradesinin eseridir. Eğer böyle olmasa da
doğal
ve ıztırarî (zorunlu) olsa idi, o ıztırarî suretlerden serbest, iradî
ve seçime
bağlı fiiller meydana gelemezdi. En basit bir misal ile söyleyecek
olursak bir
taş yerinden koparılıp iki ayrı maksat için kullanılamazdı, mizaçlar ve
tabiatler bu kadar değişik olamazdı. Tabiat ilimlerinde iki zıt kanun
bulunamaz
ve teknolojinin çeşitli dalları ortaya çıkamaz, ihtilaf ve muhalefet
denilen
şeyler olmazdı. Aynı kişinin tohumundan hem erkek, hem dişi zürriyet
olmazdı.
Her şeyde ezelden ebede, yeknesak bir tekdüzelik bütün mânâsı ile devam
eder
giderdi. Ana rahmine düşen her tohum mutlaka oluşur, tabiat hatası
denilen
şeyler de görülmez, hatta hayat denilen oluş hiçbir zaman meydana
gelmezdi. İyi
düşünülürse anlaşılır ki, tabiat galatları denilen ve o yüce kudretin
kemaline
aykırı bir maddeymiş gibi ileri sürülmek istenen şeyler, aslında birer
noksan
değil; tabiatın, baba ile ananın üzerinde gerçek etkileyici olmadığını
ve yüce
yaratıcının iradesinin etkisini gösteren birer sanat göstergesidirler.
Tabiat
galatları, denilen sakatlıklar ve eksiklikler, aslında tabiatın gereği
olan
tekdüzeliği ihlal ve tağyir etmesi bakımından, onun hatasını, bilgiden
yoksun
olduğunu ve etkisinde başarısızlığını, aczini ve noksanını gösterirken,
ona
karşı yüce yaratıcının gerçek iradesini isbat eder, gözler önüne
sererler. Bu
gibi noksanlar, kâinat düzeni, sonsuz kudret ve ilim delilinin aleyhine
değil,
aksine kör tabiatın ilk sebep ve yaratıcı güç olması nazariyesini
temelden
söküp atan ve noksansız bir fail-i muhtarın varlığını isbat eden ve
hedeflerine
de ulaşmış bulunan en mükemmel şahitler ve göstergelerdir. Hasılı ne
tabiat-ı
cüz'iyye, ne de tabiat-ı külliyye varlık için yeterli ve geçerli sebep
değildir. Bunların hepsi fıtrat denilen bir ilk varoluş olayının sürüp
gitmesinden ibarettir. Ve o fıtrat bizzat yüce yaratıcının kudretinin
ve
iradesinin eseridir. Tabiatın tekdüzeliği prensibi, mükemmel ve
kusursuz bir
sebeplilik kanununun bağımlılığı altına verilerek, ilâhî irade kanunu
ile
karşılıklı ve dengeli olarak mütalaa edilmedikçe hakka ve hakikate
erişilemez.
Hak Teâlâ hem halik, hem barîdir, yani hem yaratan, hem de
yarattıklarını
geliştirendir. Yarattıklarına verdiği fıtratı tadil edip
değiştirebilir.
Soyaçekim kanunu da bu temel çerçeve içinde ele alınmalıdır. Ardarda
devam edip
giden varoluşun akışı içinde suretlerin birbirlerine benzemezlik içinde
az çok
yine benzerlik göstermesi, tekdüzeliği andırır bir değişkenlik
sergilemesi,
değişkenlik içinde bazı özelliklerin babadan ve anadan çocuğa geçmesi
olayına
veraset (soya çekim) tabir edilir ki; nev'in devamı, ıstıfa ve tekamül,
gelişme
ve gerileme (dejenerasyon)nin yoludur. Bunlar tam anlamıyla ve bütün
yönleriyle
bir intikal değil, bir niyabet ve yer değiştirmedir. Yoksa hiçbir
ıstıfa
(seçim) ve tekamül olamazdı. Bunun için soya çekim ilkesi yalnız türün
korunmasını ve devamını sağlayan bir kanun değildir, aynı zamanda
değişme ve
gelişme kanunu ile de ilgilidir. Ve bu ikisi arasında yakinen sabit
olan bir
şey varsa o da sebebin bekâsı kanunudur. Ve beka, gerçekte Allah'ın
sıfatıdır.
Sebeplilik kanununda değişme ve bekanın birlikte düşünülmesi o
sebeplerin
etkisine bağlı olan oluşlara göredir. Bunda mutlak anlamda bekânın
gerçek
sebebin, mutlak değişmenin de değişkenlerin sıfat ve özellikleri olması
gerekir. Böylece hakiki sebep ile ondan etkilenen oluşlar arasında
doğru ve
ters orantıların birlikte göz önüne alınması söz konusudur. Çünkü
hiçbir malûl
illetini geçemez. Binaenaleyh veraset (soya çekim) kanunu da tabiat
kanunu
gibi, etki eden ve etkilenen şeklinde birbirine bağlı olan ve
zincirleme sürüp
giden olayların akışı sırasında hakiki illetin, yani ilk ve geçerli
sebebin
bekasını, ıstıfa ve tekamül arzeden her aşamada onun doğrudan etki eden
iradesini ifade eyler. Hasılı gerçek etki edenin eserini verişi,
kendisinden
birşey kaybeden bir doğurma, bir üreme değil, bir yaratıştır. Bunun
için
yaratıcının marifeti, eserlerinin tasarımlarında değil, nisbetlerinin
ve
oranlarının doğruluğundadır. Tevlid denilen üretme de yaratışın
tezahürlerinden
birisidir. Üreme zincirinde her yeni suret başlıbaşına bir fıtrat ifade
eder.
Soyaçekim denilen veraset bir fıtratın başka bir fıtrata aynen ve
zaruri olarak
intikal etmesi değildir, gerçek illetin yeni bir etkisinden kaynaklanan
bir
benzerliğin, bir çeşit tekrarıdır ki, düzen ve değişiklikten uzak
değildir.
Türün şeklinin bekası ve devamı, gelişmesi ve gerilemesi bununla
sağlanır. Bu
zincirleme akışta öncekinin kemal ve noksan ifade eden bir belirtisi,
sonrakinde daha belirgin olarak ortaya çıkabilir. Fakat olması zaruri
değildir.
Mesela firengi almış bir babanın çocuğu da firengili olduğu zaman buna
bir
veraset denilebilir. Bu olay bir kerre babadaki hastalığın aynen ve
olduğu gibi
çocuğa geçmesi demek değildir, çocukta o cinsten bir hastalığın kendi
başına
meydana gelmesidir. Yani çocuğun meydana gelişini sağlayan baba
hücrelerinden
birisi, daha ana rahmine düşmeden babanın sülbünde şekillenirken, o
hastalığın
mikrobu o hücrenin içine aynen girmiş değil, fakat o mikrobun da bir
temel ilk
maddesi ona girmiş olabilir, fakat Barî-i Müsavvir için o mikrobun
etkisini o
hücreye derc etmek başlangıçta zaruri olmadığı gibi, daha sonraki
aşamalardaki
şekillendirmelerde de öyledir. Gözleri görmeyen bir babanın çocuğunun
kör
olması lazım gelmediği gibi, frengili bir babanın evladının da mutlaka
frengili
olması zaruri değildir. Halik-ı Musavvir dilerse onu tadilata uğratıp
değiştirir, dilerse değiştirmez. Hasılı fıtrattaki soyaçekim kanunu
dahi, bütün
öteki tabiat kanunları gibi, mümkün kanunlardır, zarurî kanunlar
değildir.
Tenasül dediğimiz üreme ve neslin devamını koruma kanunu da bunun
gibidir.
Doğurgan bir ananın çocuğu doğurgan veya kısır olabilir. İşte ilk günah
meselesi de bu soyaçekim kanunu ile ilgilidir ki, bu ilgi Âdem'in
yaratılışı
kıssasında (Bakara, 2/30-36) gösterilmiş idi. Herşeyden önce Âdem'in
yaratılış
olayında günah hiçbir zaman yaratılışa dahil aslî unsurlardan biri
değildir.
Onda esas ve doğuştan olarak olsa olsa günah işleme kabiliyeti
bulunabilir.
Lakin Cenab-ı Allah, her ferdin kendine mahsus yaratılışını ve şeklini
ana
rahminde doğrudan şekillendirip tasvir ederken babasındaki özel
tabiatı,
hastalığı ve günahı evladından tamamen silerek yaratmaya kdir olduğu
gibi,
dilerse daha sonra da affedebilir. Fiil ile onun sonucu olan azap
arasındaki
bağlantıyı ilga ve iptal eder. Fiili hükümsüz bırakır veya fiilin suç
oluşunu
kaldırır da dün zararlı olanı yarın faydalı yapar. Bundan dolayı
insanları
rahimlerde dilediği gibi şekillendirmeye kâdir olan Allah Teâlâ'ya ilk
günahı
affedip bağışlamaktan acizmiş gibi bir özellik isnad etm