İsraf,
bir kimsenin, ister kendisi, isterse başkası için olsun, elindeki malı,
parayı, haram olan yerlere vermesidir. İsraf çok kötü bir huydur. Malı
haram yerlere vermenin, azı da, çoğu da israftır ve büyük günah olur.
İçki, kumar ve benzeri haram olan oyunlar için vermek de böyledir.
Parayı, malı, helal ve mubah olan yerlere vermek, iki türlü olur:
Birincisi: Kendi bedeni için, yemekte, içmekte,
giyinmekte, ev kurmakta, tabiatının çektiği şeye, ihtiyacından fazla
harcetmek, israf olur. Mesela bir şeyi yemek, içmek isteyince,
doyduktan sonra, fazlası israf olur.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
“İnsan ve hayvanların bedeni dört şeyden yapılmıştır. Toprak maddeleri,
su, hava ve hararettir. Birbirine benzemeyen, hatta birbirinin aksi
olan bu dört şeyin ihtiyaçları ve icapları vardır. Bedendeki
hararetten, ısıdan dolayı ve ısı da kudret kaynağı olduğu için, insan
ve hayvanlar, kendini beğenmekte, üstün görmektedir. Şehvet ve gadab
kuvvetleri ve başka kötülükler, bu dört şeyden ileri gelmektedir.”
İşte bu ihtiyaç ve icaplar, hayvanların ve insan tabiatının istediği
şeyler olup bunlara, sevk-i tabii, içgüdü denilmektedir. Aklı olan
kimse, bu sevk-i tabiileri İslamiyet’in emrettiği, izin verdiği gibi
kullanır ve günah olmaz. Aklı dinlemeyenler ise, nefse uyarak,
mubahlardan dışarı taşar, günaha girerler. Çünkü nefs, insanı
mubahların dışına çıkarmaya zorlayan bir kuvvettir. İnsanların duygu
organları ve hareket sinirleri, kalb ismindeki bir kuvvetin emrindedir.
Bedenin dört yapı maddesi ile nefs ve kalb kuvvetlerini bir arada
tutan, çalıştıran kuvvet de, ruhtur. İnkâr edenlerin ve günah işleyen
müminlerin nefsleri azmış, kalbi ve ruhu kaplamıştır. Bu üç kuvvet
birleşmiş gibi olup nefsin istediğini yapmaktadırlar.
İslamiyet’e uyunca, bu üç kuvvet birbirinden ayrılıp, kalb ve ruh
kuvvetlenir ve nefs zayıflayarak, kalb ve ruh, nefsin baskısından,
kumandasından kurtulur ve temizlenmeye başlar. Her ikisi de, işlerini
Allahü teâlânın rızası için, iyilik için yapar.
Hayvanlarda, kalb, ruh ve nefs olmadığından, sevk-i tabii ile hareket
ederler. Mesela acıkınca, doyuncaya kadar, bulduklarını yerler.
İnsanlar ise, kalb ile hareket eder. Kalb, nefse uyarsa, bulduğu ile
doymaz, haram olan şeyleri arar ve doyduktan sonra da yer. Mesela,
sıcakta, insanın tabiatı, serin bir şey isteyince, kalb akla uyarsa,
İslamiyet’in izin verdiği su, şerbet, limonata ve daha birçok
içecekleri ve lüzumu kadar alır. Aklı dinlemeyip, nefse uyarsa,
mubahları ihtiyaç olan miktardan fazla ister ve nefsin istediği haram
içkilere de sapar.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor:
“İnsanın bazı arzuları, tabiatından ileri gelmektedir. Beden sağ
kaldıkça, hiç kimse bu isteklerden kurtulamaz. Mesela, hararet artınca,
insanın tabiatı serin bir şey içmek ister. Soğukta, sıcak bir şey
ister. Böyle istekleri yapmak günah değildir ve nefse uymak değildir.
Çünkü, tabiatımızın zaruri istekleri mubahtır. Bunlara ihtiyaç
maddeleri denir. İhtiyaç maddelerini lazım olduğu kadar kullanmak
sünnettir. Nefs, mubahların lüzumundan fazlasını ve şüphelileri ve
haramları ister. Mubahların zaruri miktarı ile doymaz.”
İkincisi: Malı kendi bedeni için kullanmadığı
zaman, hakkı, yani lüzumu olmayan yere, az da sarf etmek israf olur.
Mesela, malı ateşte yakmak, denize atmak böyledir. Lüzumu olan yere,
lüzumundan fazla vermek de israf olur. Mesela, çoluk çocuğuna
ihtiyaçlarından fazla şeyler vermek israf olur. İhtiyaç, İslamiyet’in
gösterdiği miktarlar ile ve memleketin âdetine göre belli olur.
Netice olarak, malı, ihtiyaç olan mubahlara harcetmek, israf değildir,
günah olmaz. Bunun için malı sarf edecek yerleri ve kendi malındaki
başkalarının hakkını öğrenmek lazımdır. İnsanın, kendi malında bulunan,
başkasının hakkını ödemesi, israf değildir. Bu hakları hemen vermek
lazımdır. Bu hakların en mühimi ise, zekattır.