Hizmet, vermekle olur


İnsanın yaratılmasından maksat, yağlı ve leziz yiyecekler, güzel ve nefis elbiseler, mal ve mülk toplamak, nimetlenmek, oyun ve eğlence için değildir. İnsanın yaratılmasından maksat, Allahü teâlâya karşı gönlü kırık, boynu bükük olmak, Ona yalvarmak, kulluk vazifelerini yerine getirmek, kısacası Hak teâlâya ibadet ve kulluk yapmak içindir. İbadet yapmaktan maksat da, nefsi terbiye etmek, kalbe ferahlık vermek ve kalbi Allahü teâlâya bağlamak içindir. Zaten insanın bu dünyaya gönderilmesinden maksat da, Allahü teâlânın marifetini elde etmek yani Onu tanıyıp, iman etmek içindir.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
“Bütün varlıkların hülasası, özü olan insan, eğlence için, oyun için, yiyip içmek, gezmek, yatmak, keyif sürmek için yaratılmadı. Kulluk vazifelerini yapmak için, Rabbine itaat, tevazu, kuvvetsizliğini, ihtiyacını göstermek, Ona sığınmak ve yalvarmak için yaratıldı. Muhammed aleyhisselamın bildirdiği ibadetlerin hepsi, insanlara faydalı şeylerdir. İnsanlara yaradığı için emredilmiştir. Yoksa, hiçbir ibadetin Allahü teâlâya faydası yoktur.”

İnsan olarak hepimiz, bu dünyada bir gaye için yaratıldık. O da Allahü teâlânın rızasını kazanmaktır. Cenâb-ı Hakkın rızasını kazanmak ise, Onun kullarına iyilik etmekten, onlara vermekten, fedakârlık etmekten ve o kulların duasını almaktan geçer. Onun kullarını razı eden, cenâb-ı Hakkı razı etmiş olur. Allahü teâlânın razı olması için evvela kulların razı olması lazımdır. Öncelikle anne-baba, hoca, arkadaş, patron kısaca kimin hakkı varsa, öncelikle onların razı olması lazımdır.

İnsanları razı edebilmenin yolu, vermekten, fedakârlık yapmaktan geçer. Vermekten maksat, sadece para, mal değildir. İnsanlara güler yüzle muamele etmek, onlara sıkıntı vermemek, yük olmamak, onların sıkıntılarına katlanmak, dertlerine ortak olmak, hatırlarını sormak, ziyaret etmek ve bunların karşılığında hiçbir menfaat beklememektir. İnsanları ziyaret etmek ve onlara hediye vermek, kalblerin kilitlerini açan iki altın anahtar gibidir.

Bir kişi var ki veriyor, bir kişi de var ki vermiyor. Bunlardan hangisini insanlar sever? Elbette vereni severler. Bu kişiyi insanlar sever de Allahü teâlâ sevmez mi? Elbette sever. O halde vermek, fedakârlıkta bulunmak lazımdır. Abdullah-ı Ensari hazretleri buyuruyor ki:
“Sana iyilik eden kimsenin esiri olursun. Ona karşı boynun bükük olur. Kendisine iyilik ettiğin kimseye karşı ise, tam tersi olur. Onun için, daima herkese iyilik etmeli, faydalı olmaya çalışmalıdır. Nitekim bir hadis-i şerifte; (Veren el, alan elden üstündür) buyurulmuştur.”

Hiç kimse, hayatta iken verdiklerinden dolayı pişman olmamış, en fazla yanılmıştır. Ama alanlar, pişman olmuştur. Çünkü veren aziz, alan ise, zelil olur. Dünyalık isteyenler, sevimsizleşir, zelil olurlar. Bunun için kula değil, Allahü teâlâya el açmalıdır.

Güler yüzlü olmayanın, insanların itimadını, sevgisini kazanması çok zordur. Cömert olmayan, vermekten hoşlanmayan bir kimse, insanların sevgisini kazanamaz. İnsanlara yaptığı hizmetlerde, Allahü teâlânın rızasını gözetmeyen, insanlardan takdir veya maddi bir karşılık bekleyen kimsenin ihlası zedelenir. Allahü teâlâ da, ihlassız kimseyi muvaffak kılmaz.

Allahü teâlânın rızası için yapılan hizmette, vermek, fedakârlıkta bulunmak vardır, almak, menfaatlenmek yoktur. Hizmet yolunda, karşılığını dünyada almak yoktur. Bu yolda verilecek karşılıklar, ahirette alınacaktır. Karşılığını ahirette almak isteyenin ise, dünyada vermesi, fedakârlıkta bulunması lazımdır. Almayı, vermekten daha tatlı gören bir kimse, hal sahibi yani evliya olamaz.

Netice olarak hizmet; vermekle, fedakârlık yapmakla olur, almakla değil. Zaten insanlara rehberlik, liderlik etmek yani onlara yol göstermek, vermek sanatıdır, almak değil. Başarının sırrı da, vermekte, fedakârlık yapmaktadır. Bütün kötülükler, hırlaşmalar, almak üzerinedir. Bütün iyilikler ise, vermek üzerinedir.

Osman Ünlü


Ana Sayfa