İnsan,
Allahü teâlânın yarattıkları içinde, en üstün ve en güzel surette
yaratılan bir varlıktır. Mahluktur yani yaratılmıştır, yaratan
değildir. Dolayısı ile muhtaçtır ve de acizdir. Kendisine tanınan
mevkii ve haddini bilirse, çok yükselir. Haddini bilmezse, hayvanlardan
da aşağı bir mahluk olur.
Bu konuda, seyyid Abdülhakim efendi, bir üniversitelinin sualine
karşılık olarak yazdığı mektupta buyuruyor ki:
“Siz, bu varlık âlemine, kendiliğinizden gelmediğiniz gibi, oraya,
kendiniz gidemezsiniz. Gördüğünüz gözler, işittiğiniz kulaklar, hulâsa,
ruh ve cesedinize bağlı bütün sistemlerin hepsi, Allahü teâlânın mülk
ve mahlukudur. Ayda, Merihde ve diğer yıldızlarda insan olmadığı gibi,
yer yüzünde de bulunmasaydı, bir şey lazım gelmezdi. Hadis-i kudside
buyuruyor ki:
(Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz,
büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en
mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak,
hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi
olsanız, üluhiyyetimden bir şey eksilmez. Allahü teâlâ, sizden ganidir,
Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta
kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtâçsınız.)
Allahü teâlâ, güneşten ziyâ ve harâret gönderiyor.
Siyâh topraktan, tatlı renkli, hoş kokulu nice çiçekler yaratıyor.
Rüzgârdan gönüllere ferahlık veren nefesler döküyor.
Bir taraftan, beğenmediğiniz, iğrendiğiniz pislikleri, mikroplar
vâsıtası ile, toprağa çevirip, bu toprakları bitki fabrikasında,
vücudunuz makinasının yapı taşı olan, protein, yani yumurta akı maddesi
hâline döndürüyor. Bir taraftan da yine nebatât fabrikasında, toprağın
suyunu, havânın boğucu gazı ile birleştirerek ve içerisine, gökten
gönderdiği enerjiyi depo ederek, nişastalı, şekerli maddeleri ve
yağları, yani vücudunuz makinesini işletecek kudret kaynağını
yaratıyor.
Akciğerlerinizde kimyâhâneler açarak, burada kanınızın zehrini ayırıp,
yerine oksijen yakıcı maddesini sokuyor. Yüreğinizi çok karışık ve
hârika dediğiniz tesirlerle, geceli gündüzlü çalıştırıp, damarlarınızda
kan nehirleri akıtıyor. Zihin denilen bir hazine, akıl nâmında bir
miyâr, fikir dedikleri bir âlet, irâde dediğiniz bir anahtar da, ihsan
ediyor. Daha büyük bir nimet olarak, sadık ve emin Resullerle açıkça,
talimât gönderiyor. Bütün bunları, size ve yardımınıza muhtâç
olduğundan değil, mahlukları arasında size ayrı bir mevki, bir
salâhiyyet vererek, mesud ve bahtiyâr olmanız için yapıyor.
Doğmadan evvelki, doğduğunuz zamanki hâlinizi düşünüyor musunuz?
Üzerinde yatıp kalktığınız, yiyip içtiğiniz, gezip dolaştığınız, gülüp
oynadığınız şu yer küresi yapılırken, taşları, toprakları hilkat
fırınlarının ateşlerinde pişirilirken, suyu ve havâsı, kudret
kimyâhânesinde inbiklerden çekilirken, siz nerede idiniz, ne içinde
idiniz, hiç düşünüyor musunuz?
Bugün, bizim dediğiniz karaların, denizlerden süzülüp ayrıldığı,
dağların, derelerin, ovaların, tepelerin döşenildiği zaman, acaba
nerede idiniz?
Denizlerin acı suları, Hakkın kudreti ile buharlaştırılarak, gökte
bulutlar yapılırken, o bulutlardan yağan yağmurlar, çakan şimşeklerin
ve güneşten gelen kudret, enerji dalgalarının hazırladığı gıdâ
maddelerini, yanmış, kurumuş toprakların zerrelerine işletip, o
maddeler, ziyâ ve harâret şuâları tesiri ile oynayıp titreşerek hayatın
hücrelerini yetiştirirken, nerede idiniz ve nasıldınız?
Ey insan! Acabâ sen nesin? Etrâfın, arzu ve emellerine uyduğu zaman,
her şeyi, aklınla, ilminle, gücünle, kuvvetinle yaptığına, inanıyorsun.
Hakkın sana verdiği vazifeyi unutuyorsun. Kendini mâlik ve hâkim
tanımak ve tanıttırmak istiyorsun. Öte taraftan, etrâfın, arzularına
uymaz, dış kuvvetler seni mağlup etmeye başlarsa, o zaman da, kendinde
acizlikten ve ümitsizlikten başka bir şey görmüyorsun. Hiçbir irâde ve
tercihe sahip olmadığını ve her şeyin sana zorla yaptırıldığını iddiâ
ediyorsun.
Sofrana, sevdiğin yemekler gelmediği zaman, eline geçirebileceğin kuru
ekmeği yemekle, yemeyip açlıktan ölmek arasında hür ve serbest
bulunduğun ve kuru lokmalar, ağzına zorla tıkılmadığı halde, elini,
dilini uzatır, onları yersin. Hem yersin, hem de bir şey yapmadığına
hükmedersin.
İşin yolunda olunca “Hep”, işlerin ters olduğu zamanında ise, kaderin
cebri altında oyuncak bir “Hiç” diye iddiâ ettiğin o sen, bunlardan
hangisisin? Hep misin, hiç misin?
Siz, ne hepsiniz, ne de hiçsiniz! Bu ikisi arası bir şeysiniz. Sizler,
eşi ortağı bulunmayan Hak teâlânın emri altında, ayrı ayrı ve müşterek
vazifeler alan, birer memursunuz!”