Âlim,
hakkı bâtıldan ayırt eden, İslam âlimlerinden nakil yapan kişidir.
Âlim, ışığı, karanlığı gören kimsedir. A’ma, ışığı göremez. Zira
a’maya, her şey hep karanlıktır.
Hakiki âlim, nakledendir, vasıta olandır. Kendinden söyleyen ve kendine
bağlayan değildir. Bunun için dini konularda, kendinden bir şey
söylememelidir. Zira dinimiz nakil dinidir. İman ibadet bilgileri
kıyamete kadar hep aynıdır, değişmez. Dinde yorum, görüş olmaz. Benim
görüşüme, senin görüşüne göre din olmaz. Din, ne ise odur. Allahü teâlâ
ve Onun Peygamberi Muhammed aleyhisselam nasıl bildirmiş ise, o
öyledir. Buna ilave yapılamadığı gibi, eksiltme de olmaz. Bu sebeple
nakleden aziz olur, nakle dayanmadan kendi düşüncesini din diye anlatan
rezil olur. Ehli sünnet itikadını, ehli sünnet âlimlerinin
kitaplarından nakletmeli ve böyle kıymetli eserleri yaymalıdır. Zira
doğru iman, doğru ibadet bilgilerini duymak, öğrenmek, insanların en
tâbii hakkıdır. Bunu yapmak, kıymetli ve şerefli bir hizmettir.
Bir insanın, iki şeyden birine tâbi olma mecburiyeti vardır. Ya kendi
düşüncesine, görüşüne, anlayışına tâbi olur veya hakiki bir âlime tâbi
olur. Kendine tâbi olan kendi gibi olur. Ama hakiki bir âlime tâbi
olan, o âlimin bildirdiklerine mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinin
sözüne göre hareket eden insan, yavaş yavaş olgunlaşır, zamanla fazilet
sahibi bir insan olur. Çünkü tâbi olunca, adeta onun kalbi ile tâbi
olanın kalbi arasında bir hat kurulur. O âlimin kalbinden fışkıran iman
dolu ihlâs, muhabbet, Allahü teâlâya karşı olan muhabbeti, Peygamber
efendimize olan tâbiiyeti, ona uyana inikas eder, yansır, akseder.
Aynen karpuzun, güneşin karşısında olgunlaşması gibi olur.
İnsanların çektikleri sıkıntıların sebebi, nakli bırakıp, kendi
yorumlarını, görüşlerini din diye anlatan din adamlarıdır. Böylelerine
Ulemâ-i su’ yani kötü din adamı, din yobazı denir. Kötü din adamları,
mahsulün önündeki suyu kesmiş kayalara benzer. Suyu bırakmazlar ki
mahsul sulansın, hayat bulsun. Taş oldukları için, kendileri de
istifade edemezler.
Ebü'l-Abbâs-ı Mürsi hazretleri sohbetlerinde hep; "Hocam Ebül-Hasan-ı
Şâzili hazretleri buyurdu ki, hocam şöyle anlattı ki.." şeklinde söze
başlar, hep hocasından nakiller yapardı. Bir gün biri;
-Hep hocanızdan nakil yapıyorsunuz. Hiç kendinizden bir şey
söylemiyorsunuz, demesi üzerine buyurdu ki:
-Ben evden bir şey getirmedim. Ne kazanmışsam hocamın derslerinden
kazandım. Hocamdan öğrendiklerimi "Allahü teâlâ buyurdu ki, Resulü
buyurdu ki" veya "Ben diyorum ki" diyerek pek çok şey anlatabilirim.
Ama bütün bunları öğrenmeme, bu dereceye yükselmeme vesile olan hocama
karşı edebe riayet ederek, hep hocamdan naklederek konuşuyorum. Uygun
olan da budur. Hocasından bahsetmeyen, hep ben diye konuşan kimsede
hayır yoktur. En iyi âlim, kendinden söyleyen ve kendine bağlayan
değil, nakleden, vasıta olandır. Dinimiz nakil dinidir. İman ibadet
bilgileri kıyamete kadar aynıdır, değişmez. Nakleden aziz, nakilsiz
konuşan rezil olur.
Âlimlerin ziyneti; bilmiyorum demektir. Cahillerin özelliği ise, bilsin
bilmesin her konuda konuşmaktır. Âlim, her kelimeden korkar, vesika
bulmadan söyleyemez. Her suale cevap vermek, bir âlim için ahmaklık
işaretidir. Bilmiyorum demek edeptir ve bir şeyler bildiğinin
alametidir. Bilen ve edepli olan, tevazu gösterir, bilmediği konuda
konuşmaz ve bilmiyorum der. İlimden önce edep lazımdır. Zira hazret-i
Ömer; “Edep, ilimden önce gelir” buyurmaktadır.
İslam âlimlerinin büyüklerinden olan İbni Mübarek hazretleri de; “Bütün
ilimleri bilenin eğer edebinde noksanlık varsa, onunla görüşmediğime
üzülmem, bunu kayıp saymam. Fakat edepli ile görüşemesem üzülürüm”
buyururdu
Her zaman her yerde edepli, hayâlı olmaya çalışmalıdır! Hayâsız kimse,
zamanla küfre kadar gidebilir. Hadis-i şerifte; (Hayâsızlık insanı
küfre düşürür) buyuruldu.
Hayâ, bir binayı tutan direk gibidir. Direksiz binanın durması kolay
olmadığı gibi, hayâsız kimsenin de imanını muhafaza etmesi zordur.
Hayâsı olan Allah’tan utandığı için günahtan çekinir. İnsanlardan
utanmayan Allah’tan da utanmaz. İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de
hayâdandır. İnsanlardan utananın, Allahü teâlâdan da utandığı
anlaşılır. Çünkü hadis-i şerifte; (Allah’tan sakınan, insanlardan
da sakınır) buyuruluyor.
Hiç kimse yağan yağmura düz tepsi tutarak su biriktiremez. Cenâb-ı Hak
bu yağmuru toprağa indirir. Toprakta bu yağmur süzülüyor, kanallar
meydana geliyor. Bu kanallar tekrar dünyaya çıkıyor. Tertemiz su,
belirli bir yerde toplandıktan sonra dağılıyor ve herkes bir musluğa
gelip su içiyor. Yani esasında her yere yağan rahmet, su, bir musluktan
içilmek ihtiyacına haiz. Musluğa gitmeyen, suya kavuşamaz. Onun için
kavuştuğumuz muslukların yani mezhep imamlarımızın, ehli sünnet
âlimlerinin kıymetini iyi bilelim. Çünkü temiz su orada var.