Allahü
teâlâ, insanları eşit olarak değil, birbirinden farklı olarak
yaratmıştır. Her insanın aklı, anlayışı, kabiliyeti farklıdır. Hatta
insanların akılları değişik, anlama kabiliyetleri farklı olduğundan,
herkes yaratıcıyı aradığında, Onu kendi tabîatına, ilim ve idrâkına
uygun bir tarzda düşünmüş ve kendi anlayışına göre de tarîf etmiştir.
Çünkü insan, aklının aczi ve noksanlığı sebebi ile anlamadığını,
bilmediğini, bildikleri gibi zannetmiş, mantıklı düşündüğünü sanmış ve
bu sebeple, haddini aşarak dalâlete düşmüştür. Halbuki mantık, insan
düşüncesini doğruya, hakîkate ulaştırmada bir vâsıtadır. Hakikatin
kendisi değildir. Nitekim kendi düşüncesinin doğruluğuna çok güvenen
veya kendi fikrini çok beğenenler, umumiyetle en büyük hatâya düşen
kimseler olmuşlardır. Halbuki; “Kişinin noksanını yani haddini bilmesi
kadar irfân olamaz” denilmiştir.
Her insan, kendisine verilen kabiliyet ve özellikler kadar sorumludur.
Herkes, her işi yapamaz. Çünkü herkesin kabiliyeti farklıdır. Peygamber
efendimiz; (Herkes, bir iş için yaratılmıştır) buyurmuştur.
Kişinin, sahibine, yaratanına karşı edebli olması lâzımdır. Edeb;
kişinin her konuda haddini bilip, sınırı aşmaması, insanlara iyi
muâmelede bulunması, Peygamber efendimizin buyurduğu ve davrandığı gibi
hareket etmesi demektir. Kısaca edeb; haddini bilmek, sınırı
aşmamaktır. Abdullah bin Mübârek hazretleri; “Edeb, insanın kendini
tanımasıdır” diye tarif etmişlerdir.
Şems-i Tebrîzî hazretleri buyuruyor ki:
“Âdemoğlunun edebden nasîbi yoksa, insan değildir. Âdemoğlu ile hayvan
arasındaki fark budur. Gözünü aç ve bütün Allahü teâlânın kelâmının
mânâsının, âyet âyet edepten ibaret olduğunu gör.” İslamiyet’in temeli,
Müslümanın özelliği; her zaman, her yerde, herkese karşı güler yüzlü,
tatlı dilli olmak, haddini bilmek, eliyle ve diliyle hiç kimseyi
incitmemektir. Hikmet ehli; “Haddini bil kanâat et, çok konuşma rahat
et” buyurmuştur.
Her ülkenin iktisâdi buhranlarının temelinde israf yatar. Bugün
fertlerde, özel ve kamu kuruluşlarında ve hayâtın her safhasında salgın
bir hastalık hâline gelen israf, cömertlik ve görgü değil, aksine
görgüsüzlük, nîmete karşı nankörlük, haddini aşmak ve her türlü eşyâ ve
gıdâ maddesini lüzumsuz kullanmaktır. Ömer bin Abdülazîz hazretleri,
oğlunun bin dirheme bir yüzük taşı satın aldığını haber alınca, hemen
bir mektup yazarak, o yüzük taşını satmasını ve bin kişinin karnını
doyurmasını emreder. Ayrıca iki dirhemlik bir yüzük kullanmasını ve
yüzüğün üzerine de; “Allahü teâlâ haddini bilene merhamet eylesin” diye
yazmasını emreder.
İnsanın şerefi, kıymeti, ilim ve edeb ile ölçülür. Edeb ise, haddini,
sınırını, hududunu bilmektir. Bir insanın, kendi vazifesini, kendisinin
ve başkalarının haklarını, sınırlarını bilmesi, benim sınırım nedir,
nerede başlamakta ve nerede bitmektedir diye düşünmesi lâzımdır. Her
insanın; çalıştığı iş yerinde, evlilikte, cemiyette ve her yerde bir
sınırı vardır. İşte insan, kendisi için çizilen bu sınırları bilir ve
bu sınırlar içinde kalıp, haddini aşmazsa, geçici olan bu dünya bile
kendisi için Cennet olur. Bütün üzüntüler, bütün sıkıntılar, bütün
kavgalar, hep sınır tecavüzünden yani haddini aşmaktan
kaynaklanmaktadır. Eğer evli bir hanım, kendi sınırını bilir, haddi
aşmazsa, evi ona Cennet olur. Aynı şekilde bir erkek de, kendi sınırını
bilir, benim sınırım bu kadardır, der ve o sınır içinde konuşur,
hareket ederse, orası kendisi için Cennet olur. Bu sınır yani insana
haddini bildiren ölçü, dinini bilmektir. Dinini bilmeyen, öğrenmeyen,
ne sınır tanır, ne de edeb.
Muhammed Behâ-üddîn-i Buhârî hazretlerine, sizin yolunuzun esası nedir,
diye sual edildiğinde; “Bizim yolumuzun başı da, ortası da, sonu da
edebdir” buyurmuşlardır. Çünkü bîedeb olan yani edebsiz bir kimse,
Allahü teâlânın dostu olamaz. Edeb ise, kulluğunu bilip isyân etmemek,
kendisi için takdir edilene rızâ göstermek, kimsenin hakkına tecavüz
etmemek kısacası haddini bilmektir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Edebe
riâyet etmeyen hiç kimse, Allahü teâlâya kavuşamaz yâni velî olamaz.
Din büyüklerinin yolu, baştan sona edeptir” buyurmuştur.
Netice olarak, en kıymetli ilim, haddini bilmektir. Bütün kavgalar,
dünyayı paylaşmaya çalışmaktan ve haddini bilmemekten meydana
gelmektedir. İnsan cömert olursa herkes onu sever ve onunla kimse kavga
etmez. Hasis, cimri insanlar, etrafına bir şey vermeyip, dünyayı hep
kendilerine almaya uğraştıklarından huzursuzdurlar, sevimsizdirler ve
insanlar, onlarla devamlı mücadele ederler. Cüneyd-i Bağdâdî
hazretlerinin buyurduğu gibi:
“İlim, kendi haddini bilmek; tasavvuf ise, kalbi temizlemektir.”