Teksas'tan İslam'a Hicret
Dini Hikayeler
Sizi bu röportajda çok farklı biri ile tanıştırmak istiyorum: Najla Tammy İlhan… Irk ve kültür açısından yaşadığımız topraklardan çok uzaklarda, Teksas’ta (Amerika) dünyaya geldi. Âilesi dindar bir hıristiyan âileydi. İlk dînî bilgilerini âilesinde aldı ve üniversite yıllarına kadar İslâm’dan habersiz yaşadı. İşletme Fakültesi’ni bitirerek mezun oldu. İslâm’la ilk defa üniversitedeyken tanıştı. Müslüman olduktan sonra, Teksas’taki özel İslâmî okullarda çalıştı, İslâmî radyo programları hazırladı ve sundu. Evli, iki çocuklu bir anne olup hâlen Türkiye’de oturan Nejla Hanımı ve onun hidâyet hikâyesini, bir de kendi ağzından dinleyelim.

Nejla Hanım, biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

İsmim Najla Tammy. Hristiyan bir âilede büyüdüm. Ebeveynim, ben beş yaşında iken ayrıldılar. Annem ve babam, ikisi de din olarak Hıristiyanlığı benimsemesine rağmen mensup oldukları kiliselerin görüşleri birbirinden tamamen farklı idi.

Babamın bağlı olduğu mezhep biraz İslâm’a benziyordu. Bu mezhebi, 1960 yıllarında birisi kurmuş. İncil’i incelemiş ve ona göre hükümler koymuş. Meselâ bu mezhebe göre, oruç günü ve zekat günü vardı. Hınzır eti yemek yasaktı. Noel kutlamazdık. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kanunlarına göre yaşamayı teşvik ederlerdi. Allah inancı kuvvetli idi. Tevhid vardı. Teslisten de bahsediliyordu, fakat en çok Allâh’ın birliği anlatılıyordu.

İncil’in Kral James versiyonunda bulunan “On Emir”den beni en çok etkileyen, birinci emirdi. Orada:

“Benden başka hiçbir tanrı olmayacak. Gökyüzünde, yeryüzünde ve denizlerde bulunan hiçbir şeyin resmini ve benzerini çizmeyeceksiniz. Kendiniz, hiçbir zaman bu resimlere boyun eğmeyeceksiniz veya hizmet etmeyeceksiniz. Çünkü ben sizin tek tanrınızım ve ben kıskanç bir tanrıyım!..’’

Bu sözler, benim için teslisin tam zıttını çağrıştırıyordu ve tanrının tek oluşunun delillerinden biri idi. Bazen de peygamberlerin hayatlarından bahsedilirdi.

Bizim Peygamberimiz’den de bahsediliyor muydu?

Hayır, hiç duymadım. Zaten peygamberlere yakışmayacak şeyler anlatılıyordu. Onbir yaşıma kadar o kiliseye bağlı idim. Sonra oradan uzaklaşmaya başladım. Çünkü aklıma uymayan şeyler yaşanıyordu. Meselâ kiliseye önceden hanımların makyaj yaparak gitmesi yasak değilken bir gün artık makyaj yapması yasaklandı. Garibime gitmişti. Eğer bu yasaksa, şimdiye kadar niye izin verilmişti?! Kiliseye gidip hanımları makyajsız görünce daha da şaşırdım. Sanki bir maske yüzlerinden kaldırılmış ve gerçek çehreleri ortaya çıkmıştı. Uzun zamandır muhtelif markalı makyaj katmanlarının altına gizlenen bu yüzler, şimdi bana sahte, ruhsuz ve cansız görünüyorlardı.

Neden böyle bir yasak getirdiler?

Hanımların edeplerine uygun olmadığını, Allâh’ın verdiği tabiî çehreyi değiştirdiğini düşünmüşler. Fakat hanımları aklen pek ikna edemediler. Kadınlar, iknâ olmadıkları hâlde bu isteğe boyun eğdi. Fakat bizim evde en başta annem ikna olmadı diyebilirim.

Anladığım kadarıyla dindar bir âileydiniz...

Evet, özellikle babam, dinine çok düşkündü. Her gün Tevrat’tan ve İncil’den bölümler okurdu. Biz dinlerdik. Bizi hep dindar yetiştirmeye gayret etti. Yaşayarak da örnek olurdu. Ahlâkî temelimizi kuvvetli attı, diyebilirim.

Onbir yaşımdan sonra babamın kilisesinden uzaklaştım. Onaltı yaşımda da Protestan kilisesine başladım. Annem, babamın kilisesini biraz katı bulduğu için normal Protestan kiliseyi tercih etti. Bu kilisede de sevgi, iyilik ve merhamet tavsiye ediliyordu. Ancak kimsenin hayatına müdâhale edilmiyordu. Yani bence ikisi de yarımdı. Ve en önemlisi, ruhları doyuramıyordu.

Kiliseler arasındaki görüş farklılıklarını ve zihnimdeki soruları çözmek için rahipten randevu aldım ve ofisine gittim. Odası tam bir yönetici odası idi. Koyu renkli döşemeler ve resimler, odayı da, beni de sıkmıştı. Rahip gelince sorularımı sordum.

“−Neden bir kilisede Cumartesi, diğer kilisede Pazar ayini yapılıyordu? Neden bazı kiliseler domuz etinin helâl olduğunu söylerken bazıları haram diyordu? Tanrı bir miydi, yoksa üç mü?”

Bazılarını kendisi cevapladı, bazılarını da İncil’den âyetlerle açıklamaya çalıştı. Cevaplarına ne ben inanmıştım, ne de kendisi…

Bir türlü tam olarak inanamıyordum. Sorularıma, içinde bulunduğum din bir türlü gerekli cevabı veremiyordu. Beni iknâ edemiyordu. Bu dinde ibâdet yoktu. İbâdet olarak sadece Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Mısır’dan çıkarken mayasız ekmek yapması gösterilirdi. O, Mısır’dan çıkarken yanına ekmeği kabartacak bir maya almamış ve mayasız ekmek pişirip yemişti. O yüzden bütün mayaları çöpe atmalı ve mayasız ekmek yemeliyiz, derlerdi. Bunu bir ibâdet olarak görürlerdi. Bunlar da bana hep ters geliyordu.

Zihninizden, cevabını bulamadığınız başka ne tür sorular geçerdi?

Rabbimiz bizi yarattıysa, yalnız da bırakmaz. Evrensel bir yol olması gerekir diye düşünürdüm. Tek bir Allah, herkesin takip edebileceği tek bir din gönderebilir. Herkesin, ancak huzura böyle kavuşacağını düşünürdüm. Herkes çeşit çeşit konularda tartışıyordu. Mesela “Kürtaj haramdır!” diyen kiliseler de vardı, helâl diyenler de!.. Bunun gibi bir sürü şeyler… Bence insanlar, bunlarla uğraşmamalıydı. Tanrı’nın bütün hudutları bildirmesi gerekiyordu. Bunlar beni yoruyordu.

İslâm’la karşılaşınca, aradığım dini bulduğumu anladım. Çünkü o, -elhamdülillâh- hayatın bütününü kapsayan mükemmel bir dindi. Bütün bir hayat sistemiydi ve kendi içinde ne bir kopukluk ve ne de birbirine tezat vardı. Hak dinin bütün özellikleri onda mevcuttu.

Rabbimiz var, her şeyi yaratır. Yarattığına sınırlar koyar. Yol dik, ama sınırlar geniş... Sınırın dışına çıkarsan da ceza var. Her yerde konulan sınırları aşanlara cezâ vardır. Böyle olunca mutluluk ve huzur oluyor. Boşluk yok, elhamdülillah! Bütün bunların cevabını İslâm’da bulunca, “İşte bu!..” dedim.

İslâm’la nasıl tanıştınız? Hidâyetinize kim vesîle oldu?

İslâm’ı ilk defa üniversite yıllarımda duymak nasip oldu. Eşim Murad Bey vasıtasıyla İslâm’ı tanıdım. Aslında hem o benim hidâyetime vesîle oldu, hem de ben onun İslâm’ı tanıyıp yaşamasına vesîle oldum. Kendisi Türk ve Müslüman olmasına rağmen namaz kılmayan, Kur’ân’dan haberi olmayan birisi iken benim sorularımla İslâm’ı tanımış…

Oradaki müslüman arkadaşları, onu bir gün Cuma namazına dâvet etmişler, önce gitmemiş. Sonraki dâvetlerine icâbet ettiğinde büyük bir huzur duymuş ve o da İslâm’ın emirlerini öğrenmeye ve yaşamaya başlamış.

İslâm’ı yaşamamasına rağmen Murad Bey’in hangi tavrı, sizin İslâm’ı araştırmanıza sebep oldu?

Murad Bey, dinin emirlerini yapmıyordu, ama ahlâkî yönünü taşıyordu. Herhalde bu da Türklerin örfî yaşantılarının İslâm’a çok yakın olmasından kaynaklanıyor.

Babam da iki sene evvel Türkiye’ye gelmişti. Ona Türkiye’yi nasıl bulduğunu sordum. Babam:

“−Türkler, Avrupa ülkelerinden daha sıcak, daha sevecen ve samimi insanlar... Bu da onların Müslüman olmasından kaynaklanıyor!..” diyerek hıristiyan olmasına rağmen bir itirafta bulunmuştu.

Yani din ne kadar yaşanmasa da, İslâm’ın tesiri herkeste az veya çok görülüyor. Meselâ temizlik, büyüklere saygı, âile yapısı vb. şeylerde dinle kültür iç içe... Sizler, içinde büyüdüğünüz için pek fark etmeseniz de bunlar, karakter olarak âdeta benliğinize işlemiş. Eşim, İslâm’ın emir ve yasaklarını öğrendikçe bunu daha iyi fark etti.

Benim Murad Bey’le tanışmam, kendisiyle ortak bir arkadaşımız vesîlesiyle oldu. Arkadaşım, onu hıristiyan yapmak istiyordu. Hep beraber hem nehirde kayıkla gezecek, hem de piknik yapacaktık. Herkes ikişerli gruplara ayrıldı. Biz de Murad Bey’le aynı kayıktaydık. Gezerken bir taraftan da konuşuyorduk. Dünya görüşü, problemlerin çözümünde sunduğu fikirler çok farklı ve derindi.

Öğlen duâ etmek için hepimiz toplandık, ama o katılmadı. Yemek yemeden evvel de:

“−Hangi yiyeceklerde domuz eti yok?” diye sordu.

Ben, babamın kilisesinden aldığım terbiye sebebiyle, eskiden beri hiç domuz eti yemiyordum. İlk defa benim gibi, domuz eti yemeyen birisiyle karşılaşınca çok şaşırdım. İşte benim ilk sorularım orada başladı. Tabiî, onun da ilk araştırmaları…

Bir gün bana üniversitemizin kütüphânesinden İmam Nevevî Hazretleri’nin “Kırk Hadis” kitabını getirdi. O kitabı iki akşamda bitirdim. Ve çok etkilendim. Yıllarca aradığım hikmeti artık bulmuştum. O zamana kadar öyle hikmetli sözler ne duymuş, ne de okumuştum.

Hadîs-i şerîflerin hangisinden daha çok etkilendiniz?

Hepsinden çok etkilendim. En çok da 1.400 küsur yıl evvel söylenen sözlerin hâlâ geçerli olması ve etkilemesi, çok farklı bir duygu!.. Bunu size anlatacak bir söz bulamıyorum. Ve o sözlerin hepsi, her insanın yaşayabileceği, örnek alabileceği mükemmellikteydi. Her biri tek başına rehberlik yapabilecek vasıftaydı âdeta… Hâlâ okuduğum bütün hadîs-i şerîflerden çok etkileniyorum. İslâm öyle geniş, öyle derin bir umman ki, öğrenmekle bitmiyor elhamdülillah!.. Allah öğrendiklerimizi yaşamayı da nasip etsin. Tek başına öğrenmek de yetmiyor.

Ben hadîs-i şerîfleri ilk defa okuduğumdan:

“−Ne güzelmiş!” deyip bırakmadım, bırakamadım. Öyle etkilendim ki, hemen hayatıma geçirmek istedim ve hâlen de aynı gayretin içindeyim. Küçüklüğümden beri:

“−Allâh’ım!.. Hikmeti bulmama yardım et!” diye duâ ederdim. “Kırk Hadîs”i okuyunca, bu duâlarımın kabul olduğunu hissettim.

Peki, hemen Müslüman mı oldunuz?

Hayır, hemen Müslüman olmadım. Fakat öğrendikçe İslâm’ı yaşamaya başladım diyebilirim. Öncelikle biraz daha bol giyindim. Bu da kendime olan saygımı artırıyordu. İnanın, insanların sapık bakışlarından kurtulmak, benim kendime olan saygımı artırdı. Dışım rahatlayınca, içim de rahatladı.

Bir gün Murad Bey:

“−Başörtün var mı?” diye sordu.

Evet, vardı. Ancak başıma değil, belime ya da boynuma bağlıyordum.

“−Takar mısın? Bir düşün…” dedi.

Düşündüm ve denemeye karar verdim. Örtüyü başıma takınca, fıtratıma ne kadar uygun olduğunu gördüm. En önemlisi, örtünme, her dinde de var aslında… Hazret-i Meryem’in resimleri, hep başörtülü idi. Kraliçelerin tablolarına bakın, hep uzun ve bol giyinirler. Başlarında mutlaka şapka-bone gibi örtüleri vardır.

Ben Teksas’ta büyüdüğüm için kovboy filmlerini çok severdim. Orada da hanımlar hep uzun ve bol giyinirler, başlarını da boneyle örterlerdi.

Düşündüm; dar veya açık giyinince, inanın rahat olmuyorsunuz. Hep kendinize bir zarar gelebileceğinin tedirginliğini yaşıyorsunuz. Sanki sizi kullanmak isteyenler, böyle giyinmenizi istiyorlar. Aslında siz istemiyorsunuz. Yani başkalarını memnun etmek için, kendinizi zora koşuyorsunuz!.. Düşündükçe, örtüye ne kadar muhtaç olduğumu fark ettim.

Murad Bey’in telkinleri ve davranışları beni etkiliyordu. Genç erkek:

“−Aç!” demiyor, “Kapat!” diyordu.

“−Kendini, başkasına kullandır!” demiyor, “Kendine saygı göster!..” diyordu.

“−Beynini kapatma! Güzelliğini muhafaza et!..” diyordu.

Bütün bunlar hiç olmadığım kadar kendimi iyi hissettiriyordu.

Anlaşılan henüz müslüman olmadan örtündünüz, peki, çevrenizden nasıl tepkiler aldınız?

Murad Bey dâhil hiç kimse örtüneceğimi bilmiyordu. Kış günüydü. Başımı örtüp okulda derse gittim. Hiç kimse bir şey demedi. Üşüdüğüm için örttüğümü düşündüler. Sadece çinli bir hıristiyan arkadaşım, arkamda oturuyordu. Bana eğilip:

“−Onun dinini kabul ettin mi?” dedi. Ben de:

“−Hayır!” dedim. Ama içimden, “Yakında kabul edeceğim!..” diye geçirdim.

Oradan çıkınca Murad Bey’le kütüphanede ders çalışacaktık. Kapıdan girdim, beni tanıyamadı. Fark edince çok mutlu oldu. Kütüphanede bunu yapabildiğimi görünce müslüman olacağımı anlamış, orada bana evlenme teklif etti. Beni zorlukların içinde yalnız bırakmak istemedi. Arkadaştan öte, eş olarak da yardım etmek istediğini söyledi.

Ben de evlilik teklifini severek kabul ettim. Ve müslüman olduktan sonra da evlendik.

Müslüman olmadan Kur’ân-ı Kerîm’in meâlini okudunuz mu?

Hayır, okumadım. Hadîs-i şerîfler ve Murad Bey’in sorularıma verdiği hikmetli cevaplar, mutmain olmama yetti. Fakat Murad Bey, benim iyice emin olmam için önceden ihtidâ etmiş müslümanlarla görüştürdü. O da bana, “İslâm’da niçin çok evlilik var?” onu anlattı. Sonradan duyunca yanlış anlamayalım diye… Ancak onun da fıtrata uygun olduğunu hepimiz zaten biliyoruz. Bunun emir değil, (savaş, hastalık vb.) zor zamanlarda kullanılan bir ruhsat olduğunu anladım.

Âileniz, müslüman olduğunuzu öğrendiklerinde tepki gösterdiler mi?

Daha müslüman olmadan önce, annem tepki göstermeye başladı. Başörtüme çok kızdı. Arabamı geri aldı.

“−Kız kardeşini görmeyeceksin!..” dedi.

Beni ikna etmeleri için, arkadaşlarıma defalarca telefon ettirdi. Günlerce ağladı, çeşit çeşit diller döktü, ancak olmadı.

Ben kararımı vermiştim. Amerika kültüründe bir hıristiyan olarak devam edemezdim. Murad Bey’in hayatına bakıyorum, daha huzurlu… Hayatı, hep iyiye doğru koşuyor. Amerikalıların hayatı ise, yaşlandıkça kötüye ve huzursuzluğa gidiyor. Ben kendi hayatımda böyle kötü bir sonu seçemezdim.

Sonra babama telefon açtım. Babam:

“−Seni şimdiye kadar doğru yolu takip etmen için yetiştirdim. Eğer doğru yolu buldunsa devam et!” diyerek destek oldu.

İslâm’a girdikten sonra, zorlandığınız herhangi bir yönü oldu mu?

Hayır zorlanmadım. Çünkü Allah’tan olduğuna bütün kalbimle îmân ettim. Bir şey, Allâh’ın emri ise, seçeneğin yok, mecbursun. En önemlisi, bu mecbur olduğun emirler, senin tamamen faydana olan şeyler!.. Yapmazsan zorlaşır, yaparsan kolaylığını Allah verir diye düşünüyorum.

Şunu anlamıyorum; örtü, Allâh’ın emri… Rasûlullâh’ın etrafındaki bütün hanımlar örtülü idi. Şimdi bazıları hâlâ örtü farz mı, değil mi, bunu tartışıyor.

İslâm’ın, sizi en çok etkileyen, en beğendiğiniz yönü nedir?

Her emrini, her yönünü çok seviyorum. Fakat evrensel olması beni çok etkiliyor. Bu yalnızlığı, karanlığı ve yanlışlığı çözüyor. Sadece teslim olup yaşamak lâzım… İslâm, bütün insanlığın fert, toplum ve dünya olarak her problemini çözecek çapta bir din… Sadece biz onu seçelim ve onun emirlerine tâbî olalım yeter!

Bugün birçok müslüman, müslüman olduğunu kabul ediyor, fakat müslümanca yaşamayı kabul etmiyor. Bu çok yanlış!.. Mutluluğu, huzuru böyle yakalayamazsınız!.. “Bal, bal” demekle insanın ağzı tatlanmaz ki!..

Yaklaşık onsekiz yıllık müslüman bir hanım olarak müslüman hanımlara dergimiz vasıtası ile iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Türkiye’de modaya çok aşırı bir ilgi var. Bu da “Biz dindarız, ancak alt seviyede değiliz!..” demek için herhâlde… Yahut bir tepki… Bilemiyorum. Ama bu da İslâm kimliğine yakışmıyor. Amerika’da kimse kimsenin giyimine karışmaz, herkes istediğini giyinir. Burada uyumlu giyinmeyene bile bakışlar değişiyor. Hâlbuki, markalı giyinmek şart değil!.. Temiz, bol, sâde kıyafet müslümana daha çok yakışıyor diye düşünüyorum. Her gün değişik giyinmek farz değil ki!.. Buna yetişmek çok zor ve benim bu kadar vaktim yok!.. Hayat çok kısa... Allah sana fazla zenginlik verdi diye abartmamak lâzım, israfa dikkat etmeli!.. Kıyâfet fiyatlarına bakınca çok şaşırıyorum. Nasıl bir gömleğe yüz lira, iki yüz lira verilir ki… Pazarda benzerleri on lira… Diğeri markalı olunca iki yüz lira oluyor. Dünyada bu kadar aç insan varken bir gömleğe bu kadar para vermenin doğru olacağını düşünmüyorum.

Bunun dışında, dilimizi nasıl kullandığımızda çok önemli… En çok hayretime giden şey, herkesin kalabalık içinde birbirlerinin kilosunu sorması... Bunu, birbirlerinin eşlerinin yanında yapanlar bile var!.. Kilo almışsın, vermişsin diyerek bütün dikkatleri muhatabının üstüne çekiyorsun.

Eşim, ben müslüman olmadan önce, Türkiye’ye izne gelip geri döndüğünde bana nazar boncuğu hediye getirmişti.

“−Bunu duvarına as, seni kötülüklerden koruyacak!..” dedi.

Henüz müslüman olmamış bulunmama rağmen ondan rahatsız oldum. Bir taş beni nasıl koruyabilirdi ki!.. Ben onu kırdım, attım. Türkiye’de bu tür şeyler çok yaygın… Allah Kur’ân’da insanı nelerin koruyacağını bildirmiş; İhlâs, Felak, Nas ve Âyete’l-Kürsî… Allah’tan başka hiçbir şey seni koruyamaz!.. Seni Yaratan’dan başka hiçbir şey seni koruyucu olamaz.

Ama Türkler’de takdir ettiğim yönler daha fazla!.. Âile bağlarınız çok kuvvetli… Âilece yemek yemeniz, büyükleri ziyaret etmeniz çok güzel!.. İnşâallâh bunları hiç kaybetmezsiniz!..

Özellikle gençlere dikkat edelim; Batı kültürüne, maalesef gerektiğinden çok daha fazla hayranlar!.. Hayran kalmasınlar!.. Hayran oldukları insanların hepsi bunalımda. Onlar bütün sapkın yolları denediler ve şimdi çöktüler. Aynı hataları tekrar etmenin hiçbir mânâsı yok. Onların düştüğü batağa düşmeden uyanmak lâzım!..

Bu yüzden gençlerin İslâm terbiyesine çok ihtiyacı var, değil mi?

Evet, tek kurtuluş reçetesi orada çünkü... Meselâ bana:

“−Sen de birisinin İslâm’a girmesine vesîle oldun mu?” diye soruyorlar.

Ben en önemli sorumluluğumun, çocuklarımı müslümanca yetiştirmek olduğunu düşünüyorum. Sonra inşâallah, başkalarına da sıra gelecek… Biri 15, diğeri 13 yaşında… İki çocuğumun da İslâm’ı severek yaşaması için gayret gösteriyorum. Tamam, başka ülkeye gideceğim, insanları İslâm’a dâvet edeceğim, fakat kendi çocuklarımı oralarda kaybedersem ne faydası var!.. O yüzden Amerika’ya, Avrupa’ya gidip yaşamayı tercih etmiyorum. Kimseye de bunu tavsiye etmiyorum. Müslümanlar beraber olmalı bence, durup dururken kâfir okyanusu içinde çırpınmaya gerek yok!

Müslümanlar beraberce İslâm’ı daha iyi öğrenip yaşarlarsa, zaten onlar gelip sizdeki fazîletlere talip olurlar. Siz “örnek şahsiyet” olursanız, zaten size gelirler. Tebliğ için oralara gitmek çok da faydalı olmuyor. Belki birkaç kişiyi müslüman olarak kazanıyorsunuz, fakat kendi nesillerinizi kaybedebiliyorsunuz.

Sen kendini koruyorsun, onları taklid etmiyorsun, ancak çocukların taklid ediyor, şerre özeniyor. Avrupa ülkelerine gidenler, oradan geri dönmek istemiyorlar. Neden? Nefse rahat geliyor!.. Rahat, hesap soran yok, akraba ziyareti yok!.. Komşuya destek vermek yok!.. Çünkü kimse onu beklemiyor. Herkes hayatını fert olarak tek başına yaşıyor. Müslümanca yaşamak ise, fedakârlık gerektiriyor, nefse zor geliyor!.. Fakat bu fedakârlık aslında en büyük nimet!..

Bu anlattığınız sebeplerden dolayı İslâm’da hicret vardır. İslâm’ı yaşayamıyorsan, oradan hicret etmek farz olur. Bu husus, Nisâ Sûresi, 97. âyette geçer. Siz de inşâallâh, dininizi yaşamak için burayı tercih etmekle hicret sevabına nâil olursunuz.

Gerçekten burada tatil yapmakla yaşamak arasında çok fark var!.. Buraya yerleşince âdeta câhil kaldım. Dil bilmiyorsun, okumayı bilmiyorsun. Çevren yok! Bu kadar zor ve yıpratıcı olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Hatta bir arkadaşım Amerika’ya giderken ona sarıldım, fark etmeden ağlamaya başladım. Neden ağlıyordum? Galiba nefsim rahatlığı özlemişti. Başka bir arkadaşım da bana sarıldı:

“−Ağlama!.. Sen hicret ettin. Hicret etmek çok zordur, ama çok sevaptır!..” diyerek beni teselli etti.

Gerçekten “hicret” duygusunu o zaman daha iyi anladım. Ben doğduğum, büyüdüğüm ve alıştığım toprakları bıraktım ve ezân sesleri arasında olmayı tercih ettim. Müslümanların içinde müslümanca yaşamayı, eşimin ve âilemin hakkını vermeyi istedim. Çocuklarım büyüklere saygıyı, akraba ziyaretini öğrensinler istedim. Dışarıya çıkınca müslüman toplumu içinde olduklarını hissetsinler.

  <>
Hidâyet mâcerânızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.   <>

<>Ben de bu fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederim. Okuyucularınızın dualarını da beklerim. Hidâyet yolculuğum hakkında daha geniş bilgi sahibi olmak isteyen okuyucularımıza da, “Timaş Yayınları” arasında neşredilen “Teksas’tan Hakikate Yolculuk” isimli hâtırat kitabımı tavsiye ederim.

Halime Demireşik
Şebnem Dergisi, 54. sayı


Ana Sayfa