|
|
|
|
|
|
|
İbadet Artarsa Rızık da Artar
|
|
|
Bir derviş. Evden
ayrılışında hanımına işe gidiyorum diyerek ayrılır, ancak doğru tekkeye
gider ibadet ederdi. Akşam eve döndüğünde Hanımı:
- Yiyecek bir şeyimiz
yok biliyorsun, elin boş mu döndün, dediğinde de
- Çalıştığım zat öyle
cömertki... Ondan para istemekden utanıyorum. Ay sonunda ücretimin
tamamını toptan verecek, derdi.
Ay sonu geldiğinde,
yine evden ayrılmış, tekkeye gitmiş, ibadete koyulmuştu. Akşam eve
döneceğinde bir düşünce kendisini aldı, ay sonu idi, hanıma ne
diyecekti. Mahzun mahzun eve doğru yürüyordu. Sonunda eve yaklaştı.
Evden leziz yemek kokuları etrafa yayılıyordu. Şaşırmıştı, kapıyı
hanımı güler yüzle açar, içeri girerler olanları kocasına şöyle
anlatır:
- Kimin yanında
çalışıyorsan bey, gerçekten cömert biriymiş. Öğle sıraları idi, nur
yüzlü iki zat kapıyı çaldı:
"Bunlar beyinin iş
ücretleridir. Eğer bundan sonra da işine devam eder ve daha fazla
çalışırsa, ücereti daha da artacaktır" dediler ve taze kesilmiş koyun
eti, çeşit çeşit yiyecek, hiç tatmadığım meyveler ve bir kese de altın
verdiler. Allah razı olsun o kimseden. Açlıktan artık tahammülümüz
kalmamıştı.
Hanımından bu sözleri
dinleyen derviş Allah'a şükredip, ibadetine devam etti....
Allah (c.c.) neye kadir
değil ki!
|
|
|
Hırsız Evliya |
|
|
Ortaköy Rumlarının
gönüllerini İslama çelip çaldığı için Hırsız Aziz, (Hırsız Evliya)
derlermiş Rumlar Yahya Efendi'ye.
Kosta adında bir Rum
Kaptan varmış, şarapçılık yaparmış, çok da içtiği için ayık anı
olmazmış. Ama Yahya Efendi'yi
nerde görse, eline kapanırmış. Yahya Efendi de sırtını sıvazlıyarak.
-Kastın ne Kosta?
Niye harâb ediyorsun kendini bu kadar? der gönüllermiş.
Bir böyle, iki böyle
derken bir gün Marmara Adalarının birinden Ortaköy'e şarap taşırken
deniz kabarmaya, dalgalar teknesini tokatlamaya başlamış. Derken
fırtına kasırgaya, kasırga kıyâmete dönüşmeye başlayınca, kabaran,
köpüren, taşan rahmet deryasında sırılsıklam olan Kosta, riyâsız bir
gönülle, içten içeee, dıştan dışa, resmen de alenen de hep sevip
saydığı Yahya Efendi'ye yönelerek:
- Elimden tut
AzizYahya, çek sahile beni, sana bir küp şarabım var, hepsi fedâ olsun
sana ... diye içten içe yana göynüye Ortaköy'e ulaşınca,
Kosta'yı sevenlerden birisi:
- Geçmiş olsun
Kosta. bu berbat fırtınayı nasıl aştın sen?
Biraz da meczub bir
adam olan Kosta, saçını başını eliyle taraklayarak:
-Ben aşmadım,
aşıranlar aşırdılar. Yine bağışlandı bize canımız. Köyde (Ortaköy) ne
var, ne yok?
-Hırsız var.
-Hırsız.
-Hırsız Aziz
adamlarıyla birlikte seni mahzeninde bekliyor.
-Ne zaman geldiler?
-Az evvel. Onlar
gönderdiler beni seni bulmaya.
- Pekala hadi
gidelim
-Ben gelmesem, bir
mahzuru var mı?
- Hayır, hiç bir
mahzuru yok ama, sen de gel.
- Peki, demiş
arkadaşı, gitmişler varmışlar ki, Yahya Efendi ve yâranı Kosta'nın
mahzeninde onları bekliyorlar.
Kosta ve arkadaşı,
loş mahzenin kapısından içeriye girerken, Yahya Efendi:
-Gel bakalım Kosta.
bir söz attın deryaya, biz de geldik buraya. Tut bakalım sözünü.
Bu durum karşısında
ne diyeceğini, ne edeceğini şaşıran Kosta, Yahya Efendi'nin ellerine
kapanarak:
-Aziz Baba, mahzenim
feda size, şeref verdiniz bize, siz emredin yeter.
Yahya Efendi:
-En keskini hangi
küpte?
Kosta, kovuklardaki
bir küpü göstererek:
-Aha şuracıkta işte.
Yahya Efendi:
-Onu için hep
birlikte.
Kosta, elpençe,
mahviriyyet içre:
-Siz?
Yahya Efendi.
-Biz de içeriz,
merak etme, deyince, Kosta, yıllanmış şarap küplerini açarak, bardak
bardak dağıtmaya başlamış. Yahya Efendi de öyle bir sohbet açmış ki
orada, ilm-i ledün göklerini oraya boşaltmış. Saatlerce içtikleri halde
hiç kimsede en basit bir sarhoşluk alameti görülmeyince, Kosta,
arkadaşı ve mahzende çalışan diğer Rumlar birbirlerine bakışmaya
başlamışlar.
Kosta, arkadaşının
kulağına usulca:
-Bu işte bir iş var.
Bir de biz bakalım şu şarabın tadına, diyerek birer bardak da kendileri
içince, gözleri fal taşı gibi parlamış, zira, bakmışlar görmüşler ki
Kosta'nın mahzende yıllanmış şarabı taze nar şerbetinde dönüşmüş.
İşte Kosta da,
arkadaşları da, o günden sonra, mabedlerini de, işlerini de
değiştirerek iyi bir Müslüman olmuşlar.
Evliyaların işi,
bizim bilemediğimiz, akıl erdiremediğimiz bir planda cereyan ediyor.
Hani ilim için henüz çözülemeyen bazı gerçekler var ya...
Kaynak: Yahya Efendi, Mustafa Özdamar, Kırk
Kandil, 1997
|
|
|
Gönül
Dili
|
|
|
Seyyide
Tün Nefise
Allah dostlarından.... Seyyide
Tün Nefise Bir akşam vakti. Kapısı
çalınıyor. Komşuları, gayrimüslim bir çift. Bir ricaları var.
-Komşu, sende biliyorsun,
bizim felçli bir kızımız var. Önemli bir
işimiz çıktı, sabaha kadar gelemeyebiliriz. Biz gelene kadar Allah
için...
kızımıza bakabilirmisin?
İşi gücü ibadet ve gözyaşı
olan ulvi kadın:
- Ne demek, siz işinize bakın
evladınızı düşünmeyin.
Anne baba işlerine, Seyyide
Tün Nefise felçli kızın yanına gider.
Saatler saatler... Allah
dostunun gözleri, kızın üzerinde, sevgi dolu
bakışlar ve kızdan sevgi dolu karşılıklar...
İçi bir an bir garip bir garip
oluyor.
Gönül diliyle:
- Allahım Allahım, şu güzel
kızı şu güzel kızı ayağa ayağa kaldır ve
ona hak yolu nasip et.
Anne ve baba dönüyorlar. Hasta
kızları komşularının ayağının dibinde
oturmakta. Büyük bir mutluluk içersinde. Kapının açılmasıyla
birlikte
ayağa fırlıyor...
... ve hepsi artık, Allah'ın
razı oldukları içersinde, İslamın içinde.
|
|
|
|
|
|
Biz Diriltiriz Biz |
|
|
Ahmed-i Nâmıkî Câmî
hazretleri, Herat'ta
bulunduğu sırada bir gün Abdullah-i Ensârî'nin konağına dâvet ettiler.
Ahmed Câmî'nin hizmetçisi, yola çıkmaları için ayakkabılarını önüne
koydu. Ahmed Câmî hazretleri;
"Bir saat
beklememiz îcâb ediyor. Bir iş
var." buyurdu. Beklediler. Bir saat sonra, bir Türkmen, hanımı ve
yanlarında 12 yaşlarındaki oğulları ile geldiler.
Çocuğun
babası;
"Efendim!
Allahü teâlâ bize çok mal verdi. Bundan başka çocuğumuz
yoktur. Bu da âmâ olup gözleri görmemektedir. Her tarafı gezdirdik.
Gitmediğimiz yer, varmadığımız doktor kalmadı. Fakat hiçbirisi çare
bulamadı. Biz, siz Allahü teâlâya her ne duâ ederseniz cenâb-ı Hakkın
lutfedip kabûl ettiğini biliyoruz. Eğer, çocuğumuzun göz nûruna
kavuşması için duâ ederseniz çok bahtiyar oluruz. Tek gözleri açılsın,
îcâb ederse bütün malımızı fedâ etmeye hazırız. İhsân ederseniz,
lutfederseniz çok seviniriz. Eğer bu arzumuz yerine gelmezse,
üzüntümüzden mahvoluruz." dedi.
Ahmed Câmî hazretleri bu sözleri
dinledikten sonra;
"Nasıl olur?
Ölüleri diriltmek, cild hastasını iyi
etmek Îsâ aleyhisselâmın mûcizesi idi. Bu hâlde Ahmed kim olur ki, bu
hastalığın tedâvisini benden istiyorsunuz?" buyurdu. Sonra ayağa kalkıp
yürümeye başladı. Biraz sonra;
"Biz ederiz
biz." dedi. Orada bulunan
herkes bu sözü işittiler. Fakat bir şey anlayamadılar. Bundan sonra
hemen geri dönüp bir yere oturdu ve;
"O
çocukcağızı bana getirin."
buyurdu. Getirdiler. İki mübârek başparmağını çocuğun iki gözüne sürüp;
"Azîz ve
celîl olan Allahü teâlânın izni ile açılın." buyurunca,
çocuğun gözleri görür oldu. Bundan sonra orada bulunan ileri gelenler
dediler ki:
"Efendim,
birinci defâ, ölüleri diriltmek ve cild
hastalarını iyi etmek mûcizesi Îsâ aleyhisselâma âittir. Kendiniz için,
bu yolda Ahmed kim olur ki? dediniz. Daha sonra da, biz ederiz biz,
dediniz. Bu iki sözünüz arasındaki irtibâtı anlayamadık. İzâh buyurur
musunuz?"
Bunun
üzerine Ahmed Câmî hazretleri;
"Evvelki söz
kendime
âitti. Bundan başkasını diyemezdim. Ama sonradan bana şöyle ilhâm
ettiler: Ey Ahmed! Ölüleri, Îsâ aleyhisselâm mı diriltti? Dilsizleri ve
cild hastalarını o mu iyi etti? Biz ederiz biz. Geri dön. O çocuğun
gözlerinin açılması için seni sebep kıldık. Bu söz kalbime öyle ilhâm
olundu ki, ağzımdan da çıkıverdi. O söz ve fiillerin hepsi Allahü
teâlâdan idi. Ahmed'i (beni) sâdece vâsıta kıldı." buyurdular.
|
|
|
Bizi Hatırlayın! |
|
|
Rumelili
yüzbaşı İbrâhim Ağa adında bir kimse Bolu'da bir müddet vazîfe yaptı.
Memleketine döneceği zaman Mustafa Sâfî Efendiyle vedâlaşmak için
ziyâretine
gitti. Vedâlaşıp giderken yüzbaşı İbrâhim Efendiye;
"Yolculuğunuz
sırasında sıkıntıya düşerseniz bizi hatırlayınız.
Selâmetle
memleketine ulaşırsın." dedi.
Yüzbaşı
İbrâhim Ağa bir gemiye binip yola çıktı. Denizde bir müddet yol
aldıktan sonra
fırtına çıkıp, bindiği gemi batmaya yüz tuttu. Yüzbaşı İbrâhim Ağa
suyun dibine
doğru batarken Mustafa Sâfî Efendinin kendisine vedâlaşırken söylediği
sözü
hatırlayıp, Allahü teâlânın izniyle Mustafa Sâfî Efendinin
rûhâniyetinden
yardım istedi. O anda Mustafa Sâfî Efendi gözüküp onu elinden tuttu ve
sudan
çıkardı.
Sonra
da;
"Suyun
üzerinde bağdaş kur otur! Korkma bir gemi gelip seni
kurtaracak!" buyurmuştur. Biraz sonra bir gemi gelip onu kurtarmış ve
memleketinin sâhiline götürüp bırakmıştır.
Bu
hâdiseden sonra Yüzbaşı İbrâhim
Ağa memleketinden Bolu'ya giderek Mustafa Sâfî Efendiye talebe olmuş ve
ömrü
boyunca orada kalmıştır.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bizi Tanımaz Oldun |
|
|
Bir Ramazân-ı şerîf ayında türbesinin inşâsı
sırasında bu işle meşgul
olanlar, oruç olmaları sebebiyle kabri yanında ona karşı lâzım olan
edebi tam gösterememişlerdi. Türbe inşâsında çalışan ustalar edebe
uymayan şekilde ayaklarını uzatarak oturmuşlardı. Yine bir defâsında
kabri yanında böyle ayaklarını uzatıp oturdukları sırada, Sâfî
Efendinin rûhâniyeti kendi sûretinde gözüktü. Ayaklarını uzatıp
oturanlara tebessüm edip, aralarından İbrâhim adındaki kimseye;
"İbrâhim Bey! Artık sen büyüdün bizi tanımaz oldun." dedi.
Hemen
yerinden fırlayıp;
"Aman efendim ben kimim ki sizi saymayayım."
diyerek, ağladı. Çok gözyaşı döktü. Sonra ayaklarına kapanıp
affetmesini istedi. O böyle ağlayıp yalvararak affetmesini isteyince
onu affetti. Kendinden öyle geçmişti ki, affedilince kendini
toparlayabildi. Artık bu hâdiseden sonra türbenin yanına yaklaşırken tâ
uzaktan ayakta durarak edep gösterirdi.
Bu menkıbeyi yazan müellif
şöyle demektedir: Bunu anlatmaktan maksadım nefsin terbiyesi içindir.
Allahü teâlânın sevgili kulu olan bir mürşid-i kâmil, yetişmiş ve
yetiştirebilen bir rehber, mahâretli, mesleğinde mütehassıs bir doktor
gibidir. Talebesinin ıslahı ve yetişmeleri için ne lâzım olursa, ona
göre muâmele eder. Kimisine sert muâmele eder. Çünkü iltifat ona
zararlıdır. Bâzısına da yumuşak muâmele eder. Her talebe meşrebine,
yapısına, huyuna göre terbiye edilir. Eğer bunun tersi yapılırsa,
rehber ne kadar mâhir olursa olsun talebe onu herhangi bir sûretle
inkâra kalkışır. Buna gücü yetmezse istikâmetine zarar verir. Güneş her
meyveye ve bitkiye yapısına göre parlar. Meyve tatlı ise tadını, acı
ise acılığını artırır. Mürşid-i kâmiller de talebenin meşrebine, hâline
bakıp ona göre yetiştirirler.
|
|
|
İbrahim Amca'nın Hikayesi |
|
|
Bu yaşanmış gerçek bir hikaye. Mısırlı bir
dava adamı olan doktor Saffet Hicazi'den dinledim bir Tv
kanalında..Kendisi de, olayın kahramanından bizzat dinlemiş.
İbrahim
Amca bir Türk. Fransa'da yaşıyor ve mütevazı bir bakkal
dükkanı var, daha doğrusu küçük bir marketi..
O'ndan
alışveriş yapan bir sürü site sakini var dükkanının çevresinde. Her
milletten, her dinden, her renk ve ırktan pek çok insanlar..
Olayımızın
kahramanı Cad, 7 yaşında bir Yahudi çocuğudur.
Cad, hergün gelir ve İbrahim Amca'dan alışveriş yapar, her gelişinde de
sahibine hissettirmeden(!) bir çikolatayı cebine indiriverir..
Bu
aylarca böyle devam eder.
Birgün
yine gelir, alışveriş yapar ama her zaman yaptığı gibi çikolata
almaz, çıkar..
İbrahim
Amca, arkasından seslenir şefkatle;
"Caad,
bugün çikolatanı almadın " Ve uzatır ona her zaman Cad'ın aldığı
çikolatayı..
Şaşırır
çocuk ve; "Biliyor muydun?" der hayretle.
İbrahim Amca başını okşar
Cad'ın ve; "Sakın bir daha çalma Cad, hırsızlık büyük bir
suçtur..Başkasının hakkına tecavüzdür! Buraya geldiğinde yine al
çikolatanı, ama benden hediye olarak" der şefkatle..
Bundan sonra Cad ile
arkadaş hatta dost olurlar..İbrahim Amca 50 yaşında, Cad ise 7 yaşında
bir çocuktur..Aradan yıllar geçer..Ne zaman Cad'ın bir sıkıntısı
olsa, doğru İbrahim Amca'sına koşar Cad.. O'nun şefkatli sinesine
sığınır; Ailesiyle, arkadaşlarıyla vb. tüm sorunlarını anlatır bu
dostuna ve nasihatlarini, çözümlerini hayranlıkla dinler, uygular.
Ne zaman sıkıntıyla
İbrahim Amca'sına koşsa Cad, İbrahim Amcası çekmecesinden bir kitap
çıkarır ve Cad'a vererek;
"Hadi aç bir yeri" der, sonra
Cad'ın açtığı yeri okur, Cad'a anlatır ve sorununu böylece çözümlerler birlikte.
Hayrettir ki, her defasında da teşhis ve çözümler
doğrudur!..
Böylelikle tam 17 yıl
geçer; Cad 24 yaşında koca bir genç delikanlı, İbrahim Amca da ötelere
yürüyen bir fani..Ama dostlukları hep bu minval üzeri devam etmiştir..
Bir gün emr-i Hakk vaki
olur ve İbrahim Amca, Hakk'ın rahmetine kavuşur..Ölmeden önce
çocuklarına bir vasiyeti vardır İbrahim Amca'nın;
"İçerideki
küçük Sandık olduğu gibi hiç açılmadan Cad'a verilecektir."
Cad, bu en büyük dostunun
ölümüyle yıkılır..Çok ağlar, çok yanar. Artık elinden yüreğinden tutan,
sorunlarına çözümler bulan, sırdaşı-dert ortağı yoktur.
Vasiyet
üzerine sandık Cad'a ulaştırılır. Ama ilk anların hüznüyle açmak bile
istemez Cad..
Neden sonra yine büyük bir sorunla baş başa kalır Cad ve içinden
çıkamadığı, çok daraldığı bir vakit aklına İbrahim Amcası gelir,
gözleri dolar; seslenir dostuna;
"Ah keşke burada olsaydın da, çözümleseydin yine, bak yalnız kaldım,
bak ortada kaldım." derken aklına sandık gelir..Koşar açar sandığı. Bir
de bakar ki sandıktan, İbrahim Amca'sının eline verip açtırdığı ve
okuduğu böylelikle sorunlarını her seferinde çözümlediği o Kitap çıkar.
Kur'an'dır O!..
Ama bilmez bunu Cad..
Koşar, okutmak için birini arar, herkese gösterir kitabı. Sonunda bir
Tunuslu okur açtığı sayfayı ve tercüme eder Cad'a..Sorun yine çözümlenmiştir o Kitap sayesinde..
Merak eder Cad, sorar
"Bu Kitap nedir?"
Tercüme eden Tunuslu;
"Bu Kur'an-ı Kerim'dir, Müslümanların kitabı"
Cad şaşırır, şoktadır!
Demek ki yıllarca
bilmeden okudukları, her derde deva olan o esrarengiz kitap Kur'an'dır
ha? Zerre tereddüt etmez Cad ve sorar hemen;
"Müslüman olmam için ne yapmalıyım?"
Tunuslu gerekeni
söyler-öğretir-yönlendirir ve Cad müslüman olur.
Cadallah Kur'an adını alır..
Hikaye burada bitmiyor..
Cadallah Kuran, öyle
ilerler, öyle kendini yetiştirir ki bu yolda, sadece Avrupa'da 5000
kişinin Müslüman olmasına vesile olur..Her geçen gün artar, hidayetine
vesile oldukları..
Daha sonra Cadallah Kuran,
Afrika Kıtasına geçer, orada da 5 milyondan fazla kişi, sayesinde
Müslüman olur..
Dr. Saffet Hicazi, Bizzat
tanışır O'nunla ve hikayesini dinler, elinden hiç bırakmadığı hayli
yıpranmış Kur'an'ı sorduğunda Cadallah;
"Ammu İbrahim'in Kur'an'ı işte bu" der, yanında gezdirmektedir hep..
Dr. Saffet;
"Niçin Afrika Kıt'ası
diye sorunca da;
Açar elindeki İbrahim
Amca'nın Kur'an'nını ve kabını sıyırıp son sayfasında çizili Afrika
haritasını gösterir ve der ki;
"İbrahim Amcam biliyordu benim Müslüman
olacağımı ve bana işaret etti ki bu haritayla, Afrika'ya gideyim ve bu Nur'u gönüllere koyayım Rabbimin izniyle"
Yine Dr. Safet'in anlattığına göre, bir gün
Nijerya dan bir heyet gelir Mısır'a, yardım heyeti. Bu heyetin
sözcüsüyle konuşurken Saffet Bey,
kabilesini, nerede oturduğunu vb sorar adama. O da söyleyince,
"Sen der Cadalllah
Kur'an'ı tanıyor musun?..
Bunu sorunca, adam çok şaşırır ve heyecanla; "
Evet!" der ve
"Sen nerden tanıyorsun,
yoksa gördün mü O'nu, konuştun mu O'nunla?" peşpeşe sıralar sorularını.
"Evet" deyince Saffet Bey, ellerine sarılır, elini-yüzünü öper, öper
gözyaşlarıyla..
Ve der ki; "Ben O'nun sayesinde Müslüman oldum. Madem bu eller O'nun
elini tuttu, madem bu gözler O'nu gördü, ben sanki O'nu öpüyorum"
2004 yılında vefat etmiş Cadallah Kur'an..Rabbim mekanını cennet
eyleye, amin..
Rabbim İbrahim Amca'ya da rahmet ede, O gibilerin emsallerini arttıra..
Avrupa'nın batağında bir
Nur..
Dirayet, şefkat, din, ırk
ayırmadan seven yüce bir gönül..
Her yaşa hitabetmesini
bilen bir kocaman bir yürek,
O'na sallallahu aleyhi ve
sellem benzeyenbir can..
Sana, senin gibilerine ne kadar muhtacız ya Ammu İbrahim!
Bir Arap kanalında Kur'an'ı, O'na sarılmayı,
Kur'an'la amel etmenin lüzumunu anlatan bir Mısırlı Tebliğci,
konuşmasının sonunu senin kıssana ayırmıştı. Gözyaşlarıyla
anlattı seni. Gözyaşlarıyla dinledik. Gurur duyduk seninle
İbrahim Amca!
Hele zerafetle, hiç
örselemeden yetiştirdiğin fidanının, dünyanın dört bir köşesinde, ab-ı
hayat dağıtması hiç olacak şey miydi İbrahim Amca?
Hele bu asırda!..Herkesin maddeye meftun olduğu, herkesin "ben ben"
dediği, kendi çocuklarını bile önemsemeyip, nefsinin bitmez tükenmez
arzularının peşinde olduğu şu talihsiz asırda...
Senin amel defterin mahşere kadar hiç kapanmayacak ne mutlu sana
İbrahim Amca.
Sana, senin gibilerine ne kadar muhtacız ya
Ammu İbrahim! Nefesini yolla bize, diriltici yüreğindeki o nefhaları.
Silkinip dirilelim, şu ölüm uykusundan kendimize gelelim..
Sedat
Ertekin
|
|
|
Rüyâda bildirilen beş sır! |
|
|
Önceki Peygamberlerden birisi, bir gün bir rüyâ görür. Rüyâsında
kendisinden, sabahleyin kalkınca karşısına ilk çıkan şeyi yemesi,
ikinci olarak karşılaştığı şeyi gizlemesi, üçüncü olarak karşılaştığı
şeyi kabûl etmesi, dördüncü olarak, karşılaştığını yeise, ümitsizliğe
düşürmemesi, beşinci olarak karşılaştığından da kaçması istenir.
Sabah olur. O peygamber aleyhisselâm kalkınca, karşısında gözüne ilk
çarpan büyük ve kapkara bir dağ olur. Bu manzara karşısında duraklar,
hayrete düşer ve kendi kendine, "Rabbim bana onu yememi emretti. Rabbim
bana, gücümün yetmeyeceği şeyi emretmez" diye düşünür.
Onu yemeğe azmederek oraya doğru yürür. Fakat yanına yaklaşınca dağ
birden küçülür, küçülür ve baldan daha tatlı bir lokma hâline gelir.
Peygamber onu yiyerek yola koyulur.
Biraz gidince karşısına altın bir tas çıkar. Hemen bir çukur açarak onu
toprağa gömer ve tekrar yola koyulur. Fakat biraz gittikten sonra dönüp
arkasına baktığında altın tasın toprağın üstüne çıkmış olduğunu görür.
Geri döner. Onu tekrar gömerek yine yoluna devam etmek üzere hareket
eder. Fakat biraz gidince yine dönüp geriye baktığında, altın tasın
yine dışarıda olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu dönüp gömmeler birkaç
defa tekrarlandığı hâlde altın tas yine üste çıkar. Nihâyet peygamber,
"Ben, Rabbimin bana olan emrini yerine getirdim" diyerek onu gömmek
için bir daha geri dönmez ve yoluna devam eder.
Biraz gidince, kendisine doğru gelen bir kuşla karşılaşır. Kuşun
peşinde de bir şâhin var. Kuş, "Ey Allahın nebîsi, beni kurtar" diyerek
Peygamberden yardım ister, Peygamber de onu himâyesine alarak, "Üçüncü
olarak karşılaştığın şeyi kabûl et" emri gereğince onu yeninin içine
saklar.
Bu arada onu avlamak için peşinden gelmekte olan şâhin gelip, "Ey
Allahın nebîsi, ben aç idim. Sabahtan beri onu avlayıp karnımı doyurmak
için uğraşıyordum. Tam yakalayacağım sırada onu benden aldın. Rızkıma
mâni olma!" der. Bu sırada Peygamber aleyhisselâm, "Benden, üçüncü
olarak karşılaştığımı kabûl etmem, dördüncü olarak karşılaştığımı da
yeise düşürmemem istenmişti. Üçüncü bu kuş. Onu kabûl edip kurtardım.
Ya dördüncüyü ne yapayım? Onu ümitsizliğe düşürmemem lâzım" diye
düşünür. Yanında bulunan etten biraz keserek beklemekte olan avcı kuşa
atar. O da onu alıp gider. O uzaklaşınca saklamakta olduğu kuşu da
salıvererek yoluna koyulur.
Yolda ilerlerken beşinci olarak pis kokulu bir cîfe, pislik ile
karşılaşır. Geceki rüyâ gereğince ondan da süratle uzaklaşır. O gece
rüyâsında kendisine gündüz olan hâdiselerdeki hikmet, sır şöyle izâh
edilir:
"Birinci olarak, çok büyük ve kapkara bir dağ olarak gördüğün ve
sonradan baldan daha tatlı bir lokma hâline gelen şey, öfke ve
kızgınlıktır. Öfke, önce büyük bir dağ hâlindedir. Sabır edildiği ve
yenildiği zaman baldan daha tatlı bir lokma olur.
İkinci olarak karşılaştığın altın tas, güzel ve iyi amellerdir. İyi ve
güzel ameller, hareketler, davranışlar ne kadar örtülürse örtülsün,
yine de açığa çıkar ve kendilerini belli ederler.
Üçüncü olarak, sakladığın kuş, sana sığınana ihânet etmemeni, himâyene
almanı öğretmek istemektedir.
Dördüncü hâdise, birisi senden bir şey istedi mi, kendi ihtiyâcın olsa
bile onun hâcetini görmek gerektiğine işârettir.
Beşinci olarak karşılaştığın ve kendisinden kaçtığın pis kokulu cîfe
gıybete işârettir. Gıybet eden, ötekini-berikini çekiştiren
insanlardan, pis kokulu cîfeden kaçarcasına kaç!..
Kaynak: www.mehmetoruc.com
|
|
|
Kul Hakkı ve Cennete
Girmek
|
|
|
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:
Resûlüllah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk. Bir
ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda
şöyle buyurdular:
-Ümmetimden iki kişi Allâh'ın huzuruna gelirler.
Birisi,
-Yâ Rab, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan
al, bana ver, der.
Allah Teâlâ da ötekine,
- Hakkını ver, buyurur.
Adam,
-Yâ Rab, bende sevap nâmına bir şey kalmadı, der.
Cenâb-ı Hakk,
-Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin?
buyurur.
Adamcağız,
- O halde benim günahlarımdan alsın, der.
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bunu anlatırken
gözleri yaşardı ve, 'O gün büyük bir gündür. İnsan; günâhının
alınmasını ister' dedi.
Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine,
-Başını kaldır ve cennete bak, buyurur.
Adamcağız,
- Yâ Rab, inci ile işlenmiş, gümüşten ve altından
köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi
şehitler içindir? der.
Allah Teâlâ,
-Bunlar, bana ücretini verenler içindir, buyurur.
Adamcağız,
-Bunların hakkını kim ödeyebilir? der.
Hz. Allah,
-Sen istersen bunlara sahip olabilirsin, buyurur.
Adam,
-Nasıl olur, yâ Rab? deyince,
Cenâb-ı Hakk,
-Hakkını bu adama bağışlamakla, buyurur.
Adam,
-O halde ben bunu affettim, der.
Allahü zû'l-Celâl hazretleri de,
-Arkadaşını al, beraberce cennete girin, buyurur.
Sonra Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,
'Allah'tan
korkun, Allah'tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız,
bizzat Hazret-i Allah mü'minlerin arasını buluyor'
buyurmuşlardır.
|
|
|
Arslanın
da Şerefi Var |
|
|
Abdülazîz Debbağ
hazretleri'ninbir
grup talebesi bir yere gitmek için yola çıktılar. Yanlarında eşkıyâ
saldırısına karşı koyacak hiç bir şey yoktu. Geceyi tenha ve korkunç
bir yerde geçirdiklerinden, içlerinden iki kişi uyumadı. Bunlar
yakınlarında bir arslanın dolaştığını fark ettiler. Biri diğerine;
-Kimseyi uyandırma sonra paniğe
kapılabilirler, dedi.
Sabah olunca yakınlarında ölü
bir tavşana rastladılar ve yollarına devam ettiler. İşlerini görüp geri
dönerken konakladıkları yerde, bir kişi uyumayıp arkadaşlarını bekledi.
Hocaları Abdülazîz Debbağ'ın huzuruna geldiklerinde uyumayan talebe;
-Efendim! Müsâde ederseniz
biraz uyumak istiyorum. Çünkü dün gece hiç uyumadım,dedi.
Abdülazîz Debbağ;
-Niçin uyumadın? diye sorunca;
-Arkadaşlarımı korumak
için,diye cevap verdi.
Bunun üzerine;
-Senin gece uyumayıp
arkadaşlarını beklemen bir fayda sağlamaz. Siz giderken falan gece yol
kesiciler sizin yanınıza geldiğinde arslanı ve sizi koruyanı hatırlıyor
musun? dedi.
Talebe;
-O gece ne oldu?diye sual
edince:
-O gece falan yere vardığınızda
üç kişi gelip size katıldı. Daha sonra sizden ayrılınca oradan gelip
geçeni gözleyen dört kişi ile buluştular. Ve sizin konakladığınız yeri
onlara haber verdiler. Siz uyuduktan sonra sizi soymak için
yaklaştıkları sırada etrafınızda bir arslanın dolaştığını görünce çok
şaşırdılar. Kendi kendilerine; "Arslanı öldürürsek bunlar uyanır,
soygun yapmaya kalkışırsak arslan engel olur." dedikten sonra bir çıkar
yol bulamayarak başka bir kervanı soymaya gittiler. Orada da bir şey bulamayınca
tekrar sizin yanınıza geldiler. Arslan önlerine tekrar çıkınca,
aralarında şöyle konuştular: "Bunlar nasıl insanlardır ki hangi yönden
yaklaşmaya çalıştıysak orada bir arslan çıktı." Bunun iç yüzünü
öğrenmek istedilerse de Allahü teâlâ onların kalblerini mühürledi,
dedi.
Talebe;
-Yolda rastladığım ölü tavşan
neydi? diye sorunca,
Abdülazîz Debbağ;
-Arslanın bir onuru vardır. Bir
insanın yüzüne sinek konsa nasıl eliyle kovalarsa, arslan da sizi
korurken, bir tavşan gelip önünde durdu. Sen ise onu görmedin. Arslan
bir pençe vurarak öldürdü, buyurdu.
|
|
|
|
|
|
|
|
|