Şahsi işler

Saatlerce yol katetmişti kafile, binenlerde ve binek hayvanlarının da her ikisinde de yorgunluk işaretleri belirmeye başlamıştı. Su bulunan bir mekana ulaştıkları vakit, kafile konakladı. Kervanda bulunan Resul-i Ekrem (s.a.a) devesini çöktürdükten sonra indi. Hepsinin düşüncesi bir an evvel suya ulaşıp namaz mukaddematını hazırlamaktı.

Resul-i Ekrem (s.a.v) indikten sonra yürüyerek su bulunan tarafa doğru gitti, fakat biraz sonra tek söz bile konuşmadan binek hayvanına doğru döndü. Ashab ve dostları, şaşkınlıkla, kendi kendilerine; acaba burayı konaklamak için beğenmedi mi? Yoksa hareket emri mi verecek diye düşündüler. Meraklı bakışlarıyla emir vermesini bekliyorlardı. Fakat bir an için topluluğun şaşkınlığı daha da arttı. Zira gördüler ki Peygamber, devesinin yanına varınca, devenin dizbağını kaldırarak hayvanın dizlerini bağladı ve sonra, ilk maksadına doğru yürüdü. Feryatlar yükseldi etraftan, neden bu işi yapmamız için bize emir vermedin de zahmet edip geriye döndün, dediler. Bu işi yapmak bizim için büyük bir şerefti.

Onlara cevaben şöyle buyurdu:

"Şahsi işlerinizde asla başkalarından yardım istemeyiniz. Ve sonra şöyle devam etti sözüne; bir parça misvak için bile başkalarına dayanmayınız."





Bir Boşanma Olayı

Medineli Sabit bin Kays, sahabenin ileri gelenlerindendi. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’e hizmetten asla geri kalmaz, sözünden ise bir an olsun dışarı çıkmazdı. Efendimiz de onu çok severdi. Hatta bir küçük hatası yüzünden aşırı üzüntüye kapılan Sabit’i teselli ederek “Sabit cennetliklerdendir.” buyurmuştu.

İşte bu Sabit’in aile içi bir sıkıntısı vardı. Hanımı Cemile, Sabit’e bir türlü ısınamamış, onu sevememiş, içindeki ilgisizliği yenip de bir gün olsun sevgiyle muhatap olamamıştı.

Cemile bir kadın olarak iç dünyasındaki bu fırtınayı kime anlatabilirdi? Kendisini kim dinlerdi? İslam’da kadın dinlenir miydi? Önceki devirde kadının söz hakkı yoktu çünkü;

Cemile tereddütler içerisinde doğruca Efendimiz (sallallaha aleyhi ve sellem) Hazretleri’nin huzuruna girdi, olanca cesaretini toplayarak kimselere açamadığı iç dünyasını Efendimiz’e açtı.

– Ya Resulallah, dedi, beyimin İslamî yaşayışına diyeceğim yoktur. Ahlakından da şikayetçi değilim. Lakin ben onu bir türlü sevemedim. Bu halimle ona isyan etmekten, isteklerine ters bir karşılık verip kötü bir sonuca düşmekten korkuyorum. Söyleseniz de beni boşasa. O, kendisini sevmeyen bir hanımı zorla nikanı altında tutan adam durumuna girmese, ben de dinime zarar verecek bir itaatsizliğe doğru kaymasam!.

Efendimiz, iç dünyasını bu nitelikte anlatan Cemile’yi tepkiyle değil ilgiyle dinledi. Bir hanımı, sevemediği erkekle bir arada kalmaya mecbur etmeyi zaten münasip de bulmuyordu. Ancak, beyi ne diyecekti? Boşamak istemezse zorla boşayacaksın da denemezdi. Bir de onu dinlemek gerekirdi. Nitekim öyle de yaptı. Cemile’nin duygularını, düşüncelerini aynen Sabit’e aktararak onu da dinledi.

Anlaşılan Sabit, Cemile’yi seviyordu. Ama Cemile’nin kendisini aynı sıcaklıkta sevmediğini, tek taraflı sevginin mutluluk getirmeyeceğini de biliyordu. Nasıl bir çare bulunabilirdi?

Düşünmeye başladı. Gözlerini diktiği sabit noktadan başını kaldırıp dedi ki:

– Ya Resulallah, Cemile’ye nikahta en değerli bahçemi mehir olarak verdim. Bunca değerli serveti verdiğim kadını bir anda nasıl boşayabilirim? Üstelik benim öyle başka bir bahçem de yoktur!

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Sabit’in yaklaşımını öğrenmiş oldu. Cemile’ye bu defa sorusunu şöyle sordu:

– Sabit seni boşayacak olsa, nikah sırasında aldığın değerli mehri iade eder misin? Böylece sen mehrini verip nikah bağından kurtulmuş olursun, Sabit de nikah hakkından vaz geçip bahçesini geri almış olur. İki taraf da bir şey verirken bir şeyleri almış sayılarak karşılıklı mağduriyetlerinizi gidermiş sayılırsınız. Teselli tarafınız bu olur.

Cemile buna hemen razı oldu. Kocasının nikah sırasında kendisine mehir olarak verdiği bahçeyi “Memnuniyetle iade ediyorum.” dedi.

Sabit de “Öyle ise ben de nikahını aynı memnuniyetle ona iade ediyor, bu andan itibaren boşamış bulunuyorum, özgürdür.” dedi.

Taraflar böylece bir şey verirken bir şey de aldıklarından helalleşerek ayrılmış oldular.

Bu olay üzerine Bakara Suresi’nin 229. ayeti nazil oldu. Ayet-i kerime anlaşmayı iptal etmiyor, hatta ortak aile hayatını sürdürme sevgisi yok olunca, hanımın aldığı mehri verip de nikahını ortadan kaldırmasını meşru görüyor; ancak erkeğin fırsatçılık edip de kadından veremeyeceği miktarda mal istememesini de tavsiye ediyordu.

Bu hadise üzerine fıkıhta hüküm şöyle tespit edildi:

– Kadın ayrılmak istediği beyine bir şeyler vererek kendini boşatabilir! Yeter ki beyi fırsatçılık edip de kadından veremeyeceği miktarda haksız mal isteğinde bulunmasın.

Kaynak: Yeni aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

Mahşerin Suçlusu

Hz. Peygamber'den rivayet edildiğine göre Allah, mahşer günü bir kuluna buyurdu ki:

"Ey kulum! Gel de amel defterini oku! Ömrün boyunca neler yaptın bakalım?"

Kul, baştan başa amel defterini okudu. Fakat defterde suçtan başka bir şey göremedi. Bunun üzerine dedi ki:

"Ya rabbi! Suçlarla geçen şu ömrüm yüzünden anlıyorum ki, cehenneme gitmekteyim."

Allah Teala,

"Bir de, çevir de ardını oku!" buyurdu.

Kul, defterin arkasını çevirdi. Bir de baktı ki sonunda şöyle yazılıydı:

"Bu kul, sonunda pişman olup tövbe etmiş, tüm dertlerine derman bulmuştur. Allah da ona on mükafat ihsan etmiştir. Zira Allah yaptığı kötülüğe pişman olan kuluna on iyilik yazar."

Kul, bunu görünce sevindi. Ne mutlu azat olan kullara!

Allah'a dedi ki:

"Ya rabbi! Amel defterimi yazan melekler, doğru yazmamışlar. Benim suçum, bunlardan çok fazla. O iki melek, yaptıklarımı tam yazmamışlar. Söyle ya rabbi! Yoksa benim suçlarımı biri yazıyor, öbürü siliyor muydu? Ben ömrümce nice kötülükler yaptım. Şimdi sen tutuyor, her kötülüğüme karşılık on iyilik veriyorsun. Ben suçlu bir kulum, ama senin ihsanınla bu suçlarım bana fayda verdi."

Hz. Peygamber, bu sözleri söylerken güldü de dişleri göründü.

Sonra dedi ki:

"Ey Allahım! Bir avuç toprağın yaptığı ne küstahlıktır bu!"

Ey oğul! Sana temiz bir ruhun sırrını anlatsam korkarım ki, helak olur gidersin. Bu sır ne midir? Kim bilir? Kim bilir bu şaşılası sırrın sebebi nedir?

Karşında bunca meşakkat var. Bilmiş ol ki, bütün bunlar, bir hiç olduğundan, bir hiçten ibaret bulunduğundan meydana gelmedi. Bunlar, belki kendine gelirsin, belki kendini tanır, anlarsın diye meydana geldi. Sen, onun sevgilisisin de onun için böyle yaptı; seni kendi gözünden de gizledi, halkın gözünden de. Binlerce sebep perdesi gösterdi de hepsinin ardına bir yatak koydu. O perde ardında, o yatakta sevgiliyle ağyar olmaksızın yatıp uyuyabilesin diye. Ne mutlu sana!. ..

Sevgiliyi baştan ayağa kadar görmeye imkan yok. Mademki bu böyle, makamını görmek elbette daha iyi. Çünkü sevgili apaçık görünmez, cilvelenmez. Yüceliği yüzünden gizli kalması gerekir ...

Kaynak: Feridüddin Attar, İlahiname


Ana Sayfa