|
Azrail anını almaya
geldiğinde
Hz.İbrahim, canını kolay teslim etmez. Azrail'e:
- Yürü git, Sultana
arzet, halilinden
can istemesin artık, der.
Yüce Allah buyurur
ki: "Eğer
Halil'imsen haliline canını feda et! Halbuki sen caınını vermemeye
uğraşıyorsun. Başka kim böyle dostundan canını esirger?"
Yanında
bulunanlardan biriside
Hz.İbrahim'e
-Ey alemin nuru,
neden Azrail'e can
vermiyorsun? Aşıklar bu yola canlarını koyarlar; sen ise bir canını
esirgiyorsun diyiince:
Halillullah derki.
- Ben hemen canımı verecektim ama araya Azrail girdi. Halbuki ateşe
atılırken Cebrail gelmiş, "Ey Halil, benden bir şey iste" demişti. O
zaman ben Cebraile bakmadımben. Çünkü yolumu kesiyor, beni Rabbimden
alıkoyuyordu. Cebrail'e bile baş eğmemişken ben, nasıl olur da Azrail'e
can veriririm?
Allah'tan "Canını
feda et" sesi,ni
duymadıkça can veremem ben. Fakat O can vermemi emrederse, bütün can
ülkesi yarım arpa bile etmez bence. O emretmedikçe iki alemde de canımı
başka birisine teslimm edemem ben. Diyeceğim bundan ibaret.
Kaynak: Mantıku't - Tayr,
Feridüddin Attar
|
Yûsuf
Halveti hocasının bereketli
sohbetleriyle yetişip, velî bir zât
olunca, Rum diyârındaki insanları irşâd için oraya gitmeye memur
edildi. Niğde şehrine gelip, insanlar arasında Tepeviran denilmekle
meşhur olan yere yerleşti. Orada bir dergâh ve bir câmi inşâ etti.
İnsanlara hak yolun bilgilerini, edebini öğretmekle meşgûl oldu. Çok
kerâmetleri görüldü.
Yûsuf
Halvetî'nin önceleri bir zaman,
kendi kendine;
“Şu anda dünyâda
kutup kimdir. Onunla görüşsem.” diye
hatırına geldi. O zaman hocası onu teselli etti ve;
“Yûsuf evlâdım!
Sen
bir türlü kutup görme arzusundan vazgeçmezsin. Mâdemki öyle, şimdi
filan yere git. İnşâallah arzun gerçekleşir.” buyurdu.
O gece hocasının
işâret ettiği yere gitti. Orada altı sâlih kimse gördü. Lâkin arzusunu
ve hocasının dediklerini unuttu ve onlara nereye gittiklerini ve kimler
olduklarını sordu. Onlar da;
“Bizler yediler
denen Allahü teâlânın
sevgili kullarıyız. Az önce içimizden biri vefât etti. Onun yerine
geçecek kimseyi istişâre için kutb-ı âlemin yanına gidiyoruz.” dediler.
Yûsuf Halvetî de
kendileriyle berâber gitmek istedi. Onlar da;
“Peki
gel!” dediler.
Tayy-i mekân
edip bir anda Kâbe-i muazzamaya geldiler.
Tavâftan sonra bir eve gidip içeri girdiler. İçeride yüzü örtülü birisi
vardı. Ona selâm verdiler. Hiçbir şey söylemeden bir meyyiti tabutuyla
ortaya getirip namazını kıldılar. Sonra tabut semâya yükseldi. Sonra;
“Bunun yerine
kimi münâsib görürsünüz?” diye yüzü örtülü kişiden
sordular.
O zaman Yûsuf
Halvetî onlara;
“Bu işi bizimle
istişâre
etseniz olmaz mı?” dedi.
Onlar da;
“Bu nasıl söz.
Sen kendi hocanın
dediğini bile unutmuşsun?” deyip sonra da başka birisini getirdiler ve
onun yedilere tâyini yapıldı. Sonra da yediler oradan çıkıp, herbiri
bir tarafa gitti. O yüzü örtülü zât da bir tarafa yöneldi. Yûsuf
Halvetî onun peşinden gitmek isteyince, o;
“Yûsuf ne oldun
nedir
derdin?” diye seslendi.
O zaman Yûsuf
Halvetî bu sesi tanıdı ve başını
kaldırıp baktığında onun kendi hocası Zâhid Efendi olduğunu anladı.
Özürler dileyip ağladı. Hocası onun özrünü kabûl edip bir anda
Şirvan’daki dergâhlarına döndüler. |
|
-Onk.
Dr. Haluk Nurbaki'den gerçek bir hatıra...
Ben, 40
yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım
ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir
arşiv
yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek
istiyorum.
Kanser
hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir
hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için
yurt
dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı
bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına
aldım. Ve
kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün
diğer
kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi
gerekiyordu. Bir iş
kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek
istedi.
Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.
Maalesef
bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi
üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra
kanser,
kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz
nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü
sebebiyle de
devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden
sonra
ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine
gittiğim gün,
yine güçlükle konuşarak:
-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.
-"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü,
ahireti
anlatmıyorsunuz?"
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi
karşısında
oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine
tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."
Konuşmaya
mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında
başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi
hayatın ve
saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler
"hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını
bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir
hafta
kala:
-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"
-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir.
O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."
O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu
için
Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir
iş
seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi
telefon
ederek:
-"Serap,
bir haftadır morfin yaptırmıyor."
dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim
ve
iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve
hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda
yakalanır
ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.
İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve
eğer bir
kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin
yaptırılmasını
rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece
istihareye
yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar
yaşayacağına
dair işaret sezdim.
Ertesi gün O'na:
-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin
Ve
Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son
sorusunu da
sordu:
-"Doktor bey...Azrail bana
nasıl
görünecek?"
-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç
merak
etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."
Salı
günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve
gittim.Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla
perişandı.
Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası
ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz
önce bir mucize
yaşandı!" dedi ve devam etti:
-Serap,
bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması
imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz
kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet
getirerek
vefat etmeden biraz önce de:
-Doktor
bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de
güzelmiş!..
|