|
|
Süleyman Hilmi
Tunahan
|
Son
devir din âlim ve velîlerinden.
Adı
Süleymân
Hilmi, soyadı Tunahan'dır.
Babası
zamânın
müderrislerinden Hâfız Osman Efendidir. Soyu Fâtih
Sultan Mehmed Hanın "Tuna Hanı" olarak tâyin ettiği ve kendi kız
kardeşi ile evlendirdiği İdris Beye dayanmaktadır. 1888 (H.1306)
senesinde Silistre'nin Ferhatlar köyünde doğdu. 1959 (H.1379) senesinde
İstanbul'da vefât etti. Karacaahmed Kabristanındadır.
Babası
Osman
Efendi
tahsîlini
İstanbul'da
tamamladıktan sonra Silistre'ye giderek meşhûr Satırlı Medresesinde
yıllarca müderrislik yaptı.
İlim ehli ve fazîlet
sâhibi
bir âileden
dünyâya gelen SüleymânHilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre
Rüşdiyesinde ve Silistre Satırlı Medresesinde yaptı. Bilâhare tahsîlini
tamamlamak için İstanbul'a gelerek Sahn-ı Semân (Fâtih) Medresesine
kaydoldu. Fâtih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı
Ahmed Hamdi Efendi (BüyükHamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti.
Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra 1916
senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldı. Daha
sonra o zamanki tâbiri ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere
Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü'l-Mütehassısînin tefsîr ve
hadîs kısmına devâm etti.
Son
derece parlak
bir zekâya sâhib olan
Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü'l-Mütehassısîn'den
birincilikle mezûn oldu. Aynı yıllarda Medresetü'l-Kuzâtı (Hukuk
Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan
dersiâm diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî
ilimlerini tamamladı. Mezûniyetini müteâkip İstanbul'da dersiâm olarak
vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin
kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi. Uzun müddet İstanbul'un
Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşı ve Piyâle Paşa gibi
büyük câmilerinde halka vâz ederek insanlara İslâmiyetin emir ve
yasaklarını anlattı.
Tasavvuf
yolunda Selâhüddîn ibni Mevlânâ
Sirâcüddîn Efendinin sohbetlerine devâm ederek yetişti. Süleymân Hilmi
Tunahan'ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl
Kaçar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek'e verdiği notlardan bir
bölümü
şöyledir:
"Süleymân Efendinin bâtın ilmine
yâni
tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline
mâlumdur.Zâhirî akıl ve zekâ ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir
insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir. Hattâ iç hayâtı
münkir olamaz da yine tasavvuf ve irşâda ehil bir zât ile karşılaştığı
halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar bir
araya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin
mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı
ilmelyakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri
üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş, enfüsî ve
kevnî kerâmetlerinin üstün irşâd hârikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla
müşâhede etmiş bulunuyoruz. Allah'ın bu husustaki inâyet ve lütfuna
mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna
Silsile-i sâdâd=Büyükler zinciri kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn
ibni Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, İmâm-ı Rabbânî
hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduğuna îmânımız tamdır.
Kendisinin bu cephesini anlamayanların, hiç olmazsa aksini iddiâ
etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten
çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye
ederiz."
Zâhirî ve bâtınî yönden yüksek
derece
sâhibi olan SüleymânHilmi Tunahan, îtikâdda Ehl-i sünnet, amelde Hanefî
mezhebine, tasavvufta Nakşibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet
vel-cemâate son derece bağlıydı. Kendisinden feyz
alan talebeleri ile
vâz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; "Ehl-i
sünnet vel-cemâat" akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bağlı olmalarıydı.
Yetmiş iki senelik ömrü boyunca
İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara
anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarına vesîle olan
Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde İstanbul'da Kısıklı'daki
evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanlığına defnedildi. (1,
2)
Aşağıdaki
bölümler Evliyalar Ansiklopedisinde yer almamaktadır, farklı
kaynaklardan temin edilmiştir.
SÜLEYMAN
HİLMİ
TUNAHAN (K.S.) HAZRETLERİ’NİN KRONOLOJİSİ (3)
1888
/ 1304 - Miladi
/ Rumi Süleyman Hilmi (k.s.)
Efendi, Silistre’nin Hezergrad kasabasının Ferhatlar köyünde dünyaya
geldi.
1913
/ 1329 -
Darü’l
Hilafeti’l Aliyye Medreseleri
Kısm-ı Ali (Sahn) Medresesine girdi.
1915
/ 1331 - 3.
sınıf 1. şubesini 90 üzerinden 88
puanla bitirdi.
Eylül
1916 / Eylül 1332 -
4. sınıfı 80 üzerinden 76
puanla bitirdi.
30
Eylül 1916 / 17 Eylül
1332 –
Medresetü’l-Mütehassisin’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis
bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa Medresesine kaydoldu.
1918 İstanbul
Müderrisliği Ruûsuna tayin edildi.
27
Mayıs 1919 Süleymaniye
Medresesinin
Tefsir-Hadis şubesinden mezûn oldu.
1926 Köyü
olan
Ferhatlar’ı son defa ziyaret ederek
40 gün kaldı.
1927 Babası
Osman
Efendi vefat etti.
1936 Mürşid-i
Kamil
olarak vazifeye başladı.
1939 İlk
defa
tevkif
edilerek, birinci şubenin
tabutluklarında işkence ve hakaretle dolu 3 gün geçirdi.
1941 Bulabildiği
bir
kaç talebeye ilim öğretmeye
başladı.
1944 İkinci
defa
tevkif edildi. Birinci şube
tabutluklarında, 8 gün işkenceye tabi tutuldu.
1949 Kur’ân
kurslarının açılmasına, sınırlı da
olsa müsâade eden kanunun yürürlüğe girmesiyle, Süleyman Efendi
Hazretlerinin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı.
1950 Vaizlik
belgesi
iade edildi.
1951
Süleyman
Efendi
(k.s.), Şehzadebaşı’ndan
Kısıklı’ya taşındı ve Avrupa yakasındaki talebelerin tedrisini damadı
Kemal Kacar’a bıraktı.
1951 Çamlıca’da,
Konya Lezzet Lokantası sahibi
Mustafa Bey’in köşkünün birinci katında ilk düzenli Kur’ân Kursu
faaliyeti başladı.
1952 Çamlıca’da
Aziz
Mahmud Hüdayi Hazretlerinin
Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur’an Kursu, Üsküdar müftülüğüne bağlı
olarak açıldı.
1956
Cezâyir
Müslümanlarının Fransız
sömürgeciliğiyle mücadelesi esnasında, vaazlarında "Müslüman
kardeşlerimize duâ edelim" dediği için, defalarca karakola çağrıldı ve
ifadesi alındı.
1957
Bursa’da
tertiplenen mehdilik hâdisesi üzerine
tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde, 69 yaşında olmasına rağmen 59
gün hapsedildi. İdam talebiyle yargılandı, berâat etti.
16
Eylül 1959 İstanbul
Kısıklı’daki Hâne-i
Seâdetlerinde, 72 yaşında ahirete intikâl ettiler.
Hazret-İ
Üstaz’ın (K.S.)
Ders ve Sohbetleri Esnasında Mevzulara Münasip Beyan Buyurdukları
Hadise ve Hikayelerden (3)
Hazret-i İmam-ı Azam’a sordular:
-Bu kadar ilmi nasıl
tahsil ettin?
-Kitaplardan ta’zim
ederdim. Onlar da bana ilmini teslim ettiler, buyurdu.
Kur’an-ı Kerim başta
olmak üzere, eşya-i mukaddese’ye ta-zim etmek zarureti vardır. Lakin
bir çok hoca ve talebeler, alıp koyarken, okurken dahi, ta’zime dikkat
etmedikleri gibi, kitabın elbisesi olan cild kısmına dahi ehemmiyet
verip itina etmiyorlar. Halbuki kendileri yamalı elbise, ütüsüz
pantolon giymedikleri halde, bir kendisine bir de kitabına verdiği
kıymeti kıyas etmeli. Milyonlarca lira ile yapılan Kur’an kurslarında
dahi ilk itina edilecek şey de kütüphanedir.
Geçmişte Türkiye’ye
Kabe
örtüsü getiren vazifeli biri, hürmetsiz davrandığından çarpılıp, cezaya
uğradığı ve akibet-i hali hakkında, bir veliyi muhteremin beyanları
mevcuttur.
En güzeli, Hz.
İmam-ı
Ali (r.a.) tarafından “bir harf öğreten beni köle kılar”
sözleriyle, üstaza ve hocaya karşı lazım gelen ta’zimin ehemmiyetine de
dikkatli olmalı.
Hz. İmam-ı Azam,
ayağını
muayene ettirirken, biraz ters tarafa çekmesinin sebebi tabib
tarafından sorulunca:
-O tarafta hocam Hz.
Hammad’ın evi var, demek suretiyle, hocasına karşı olan riayet ve
ta’zimin en güzel misalini vermiştir.
Kendi devrinde İmam
Ebu Yusuf gibi müctehidler ve daha bir çok alimler yetiştiren Hz.
İmam’ın (r.a.) yatsı abdesti ile sabahı kıldığı ve buna benzer
büyüklüğünden bahsedilince, şeriki olan İmam-ı Mis’ar inanmaz. Kontrol
için, yatsıyı beraber cemaatle kıldıktan sonra caminin bir yerinde geç
saatlere kadar saklanır. Çıkarken de İmam-ı azam’ın pabuçları üzerine
kum taneleri ile işaret koyar ve sabah erken geldiğinde, işaretleri ve
Hz. İmam-ı Azam’ı yerinde görür. Böylece üç gün aynı hali görüp Hz.
İmam-ı Azam’a:
- Ya İmam,ben sana
suizan
ettim, beni affet, hakkını helal et deyince, Hz. İmam:
- Sen bana suizan
etmedin, Allahü Teala’ya suizan ettin. Kendini O’na affettir. Zira bu
emanetullahtır, taşıyoruz...
Bir çok Allah
dostlarındaki anlaşılamayan haller de böyledir.
*******
Talebelerine ders
okuturken, İmam Ebu Yusuf’un anası sık sık gelir Hz. İmam-ı
Azam’a:
-Benim çocuğumu burada
tutuyorsun. Biz fukarayız, iaşe temin edeceğiz... ilh. gibi sözlerle
sitem ederdi. Hz. İmam ise mülayim lisanla:
-Valide sen sabret. Bu
çocuk sana ilmin kerametiyle, badem yağından pilav yedirecek...
buyurarak ilerde zengin olacağını işaret ettiğinde kadın ümitsiz
haliyle:
-Ey ahali! Bu şeyh
oynatmış, diyecek kadar ileri giderdi.
HİKAYE 1
Fatih Medreseleri’nden, kaabiliyeti kısa
olduğu halde, tevazu ve teslimiyetine binaen ittifak ve iltimasla
icazet alan Bektaş Hoca namıyla maruf bir zat, Edirne
taraflarında beş sene kadar imamet ettikten sonra, hocasını ziyarete
gelir. Sabah vakti kapıyı çalar. Hocası sabah kıyafeti ile açtığı
zaman, Bektaş Hoca’yı karşısında aynı sadelik ve safiyetiyle görüp
iltifat ederken, hocanın köpeği de Bektaş Hoca’ya saldırmaya devam
eder. Bektaş Hoca köpeğe:
-Sus be, ne oluyorsun.
Beş sene evvel ben de bu kapının köpeği idim, senden eskiyim, demesi
üzerine, hocası orada secdeye kapanıp üç defa:
-Ya Rabbi benim ilmimi de
buna ver, diye etmesinden sonra, iltimasla icazet alan Bektaş Hoca
imtiyazlı alim sınıfına geçip kitaplar te’lif etmiştir. Hocaya ta’zimin
kerameti.
Himmet büyük şey.
HİKAYE 2
İstanbul Karagümrük’te “Üç
Baş” ismiyle maruf zat tarafından yaptırılıp ve kendi ismini
taşıyan medresenin açılış merasiminde Hz. Halid’i (r.a.)
ziyaretten gelen Padişah II. Mustafa da iştirak eder. Ve
merasimden sonra; banisi olan zata hitaben:
-Herkes dört başı bir
kuruşa traş ederken, senin cimrilik yaparak üç başı bir kuruşa traş
ettiğin ve bahilliğin, bana kadar ulaştı. Şu hale göre, bu kadar parayı
buraya nasıl harcadın sualine:
-Şevketlim, paralarımı
çok sevdiğimden ahirette de benimle beraber olsunlar diye, burada
harcadım, demiştir.
Bu
zat-ı
şerif, medrese,
mescid ve selvili avlusuyla güzel külliyenin inşası esnasında, usta ve
amelelere, inşaatın sahibini söylememeleri için sımsıkı tembih eder,
kendi yaptırdığını gizli tutardı. Hatta Padişah dahi, kendini
bildirdikten sonra öğrenmiştir. İşte bu ihlasın tesirinden dolayı, en
çetin günlerde de kapanmayıp, içinde Kur’an-ı Kerim ve diğer derslerin
okunmasına devam edildiği gibi mescidinde de namaz kılınmıştır. İhlas
ne güzel şey... (Rahmetullahi Aleyh.)
HİKAYE 3
Hoca, medresede ders
verirken talebenin biri arasıra ayağa kalkar. Hoca sebebini sorar.
Talebe:
-Efendim Hızır geliyor da
ondan.
Hoca:
-Ben niçin görmem?
Talebe:
-Sorayım
efendim,
deyip
tekrar geldiğinde sorar.
Hızır Aleyhisselam’ın:
-Hocan süsü ile çok
uğraşıyor. Medreseye gelirken ayna önünde, cübbe sarık şöyle mi
yakıştı, böyle mi yakıştı, diye fazla meşgul oluyor. Bu gibi haller
manevi terakkiye manidir, buyurduğunu hocaya bildirdiği günden
itibaren, ayna karşısına geçmeyi terkedip, süslenmekten uzak kalan
hocaefendinin, sarığı eskiyip sallanmaya başladığından “Saçaklı Hoca”
ismi verilmiştir. (Rahmetullahi Aleyh.)
Terakki-i maneviye mani
olan zinetten uzak kalmalı.
HİKAYE
4
(Server
Baba) namında bir velinin
yaşadığı zamanda devlet maliyesi çok sıkışık duruma düşer. Padişah
şöhretini duyduğu veliye haber gönderir. Veli de bir miktar iksir tozu
gönderir, bakır eritilen kazanlara atılmasını söyler. Yalnız aynı
kazandan bir kepçe kendisine verilmesini ister. Kendisine verileni de
fakirlikten şikayet eden dervişine aynen verir. Bir müddet sonra
padişah bu sırrın kendisine öğretilmesini Server Baba’dan ister ve
ısrar eder. Server Baba, “bu mümkün değil, lakin bir kolayı var.
Ben bu sırrı yazar dilimin altına koyarım. Siz de beni idam eder
alırsınız. Başka çare yok” der. İdam edilir. Dili altından alınan
kağıtta sade şu söz yazılıdır: “Ser verip sır vermeyen Server
Baba”. Eyvah ser de gitti sır da gitti, derler. (Ser ver, sır
verme) demektir.
HİKAYE 5
Fatih dersiamlarından
biri, münasebeti olmayan bir müesseseye, münasip olmadığı halde ders
verdiği için, ariflerden “Deli Hafız” namıyla maruf bir zat,
kendisine, yaptığı işin ihanet olduğunu, emaneti ehlinin gayriye
verdiğini ihtar ederse de hoca kabul etmez ve biraz kırılır. Ertesi
sabah erken, hocanın kapısını çalan hafız, pencereden kendisine bakan
ve özür dileyecek zanneden sözde alim kişiye şöyle der:
“Dün size söylemeyi
unutmuşum; onun için geldim. Bugün sana, sade bu deli Hafız kafir
diyor. Bundan elli altmış sene sonra herkes kafir diyecek” der ve döner.
-
Emaneti
ehline
vermeli...
|
SÜLEYMAN
HİLMİ TUNAHAN
HAZRETLERİ
I.BÖLÜM:
SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN
HAZRETLERİ’NİN
HAYATI VE ESERLERİ
Doğumu
Süleyman
Hilmi Tunahan Hazretleri, 1888 (h. 1304)
yılında Silistre’nin
Hezargrad kasabasının Ferhatlar köyünde doğmuştur. Tuna Nehri’nin
güney kıyısında bulunan Silistre, önceleri Rumeli Eyaleti’nin önemli
sancakları arasındayken Kanuni devrinin son dönemlerinden itibaren Özi
Eyaleti’nin Paşa Sancağı haline getirilmiştir. Hezargrad ise, önceleri
Silistre Sancağı’nın kaza merkezedir ve Tanzimat’tan sonra sancak
merkezi bir kasaba haline gelmiştir. Asıl adı, Bulgarca’da “virane”
demek olan“Razgrad”dır. Kuzeydoğusunda Silistre yer almaktadır. Bu yer
şu anda Bulgaristan sınırları içerisindedir.
Süleyman
Efendinin soyu
Fatih Sultan Mehmet zamanında yaşayan İdris
Bey’e kadar dayanmaktadır. Fatih, İdris Bey’i Tuna Han’ı tayin etmiş ve
ayrıca kendisine kız kardeşini vermiştir. Dedeleri ise Kaymak Hafız
ismiyle tanınan bir zattır. Babası Hocazade Osman Efendi,
tahsil hayatını İstanbul’da tamamladıktan sonra memleketi Silistre’ye
dönmüş ve buradaki Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik yapmış
meşhur bir alimdir. Annesinin ismi ise Hatice’dir.
Osman
Efendi ilmiyle
mil, takva sahibi bir insandır. Bu zat, tahsil
hayatını geçirdiği İstanbul’da bir gece rüyasında vücudundan kopan bir
parçanın gökyüzüne çıktığını ve etrafa ışıklar saçtığını görür. Osman
Efendi daha sonra bu rüyayı kendisinden gelecek olan ve dünyayı manen
aydınlatacak hayırlı bir evlada yorumlar. Osman Efendi tahsilini
tamamladıktan sonra memleketi Silistre’ye gelir, evlenmek için saliha
bir kız araştırır ve neticede Hatice isminde bir hanımla evlenir. Bu
evliliği neticesinde Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil
isimlerinde dört erkek evladı olur.
Osman
Efendi Silistre Satırlı Medresesi’nde müderris olduğu için
çocuklarının ilk tahsillerini kendisi vermektedir. Bu arada o,
rüyasında kendisine işaret edilen çocuğunun hangisi olduğunu
anlayabilmek için merak ve ilgiyle onların hal ve tavırlarını
izlemektedir. Bu ilk tahsil sırasında Süleyman Hilmi, zeka, anlayış,
öğrenme kabiliyeti ve bilhassa kılı kırk yararcasına bir İslmî hayat
yaşamasıyla günden güne tebarüz etmekte ve diğer kardeşlerinden farklı
olduğunu hissettirmektedir.
Bu
gelişmeler üzerine Osman Efendi rüyasında kendisine işaret edilen
evladının Süleyman Hilmi olduğunu anlar ve daha sonra gelecekte önemli
bir misyon yüklenecek olan oğluna maddi-manevi hiçbir fedakarlıktan
kaçınmayarak ayrı bir ilgi ve alaka göstererek onu yetiştirir.
Tahsil Hayatı
Süleyman
Efendi, ilk tahsilini kendi memleketindeki
Rüştiye
Mektebinde
yaptıktan sonra bir müddet babasının da müderrislik yaptığı Satırlı
Medresesinde ilim tahsil etmiştir. Daha sonra babası Osman Efendi,
oğlunu yüksek tahsil yapması için İstanbul’a göndermiş ve ona şu
nasihatlerde bulunmuştur:
-
İstanbul’da parasız
kalmak, ahirette imansız kalmak gibi zordur. Onun
için iktisatlı ol, on kuruşa alacağın bir şeyi beş kuruşa almaya gayret
et.
- Usul-ü
fıkıh ilmine
iyi çalışırsan dininde kuvvetli olursun.
- Mantık
ilminde iyi
çalışırsan ilminde kuvvetli olursun...
Süleyman
Efendi evvela Fatih Camii dersiamlarından
Bafralı Ahmed Hamdi
Efendinin yanında “ulûm-u aliye” olarak isimlendirilen sarf, nahiv,
belağat, mantık ve münazara gibi ilimleri ve “ulûm-u liye” denilen
tefsir, hadis, fıkıh ve bu ilimlerin usullerini tahsil ederek
birincilikle hocasından iczetnamesini (diploma) almıştır. (1916)
Süleyman Efendi derslere olan iştiyakı ve üstün zekasıyla hemen
dikkatleri üzerine çekmiş ve medrese muhitlerinde kendi hakkında
“yetişirse iyi bir lim olacak” görüşü yaygınlaşmıştır.
Süleyman
Efendi, Ahmed Hamdi Efendi’den icazet aldıktan
sonra
Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi kısm-ı âli (İlahiyat Fakültesi)
bölümüne kayıt yaptırmış, daha önce yapmış olduğu medrese tahsilinden
dolayı buraya üçüncü sınıftan başlamış ve iki yıl sonra da mezun
olmuştur.
Üstün
başarı ile üniversite
tahsilini bitiren Süleyman Efendi günümüz
ifadesiyle akademik kariyer yapmak için Süleymaniye Medresesi’ne bağlı
“Medrestü’l-Mütehassisîn”e (yüksek lisans-doktora) kaydolmuştur. Bu
okulun tefsir ve hadis, fıkıh, kelam ve hikmet, edebiyat olmak üzere
dört bölümü vardır. O bu bölümlerden tefsir ve hadisi seçmiştir.
Süleyman Efendi buradaki tahsilinin ilk iki yılını tamamladıktan sonra
“İstanbul Müderrisliği Ruusu” unvanını almıştır. (1918) 27 Mayıs 1919
yılında ise Medrestü’l-Mütehassisîn’in tefsir ve hadis bölümünü
birincilikle bitirmiştir.
Süleyman Efendinin
Medrestü’l-Mütehassisîn’de okuduğu dersler ve aldığı
notlar şunlardır:
- Tefsir-i Şerif 10
- Usűl-i Hadis ve
Nakd-i Rical 10
- Hadis-i Şerif 10
- Tabakat-ı Kurra ve
Müfessirîn 10
- Risale (tez) 9.2
Ayrıca Süleyman
Efendi
Tanzimat’tan sonra ilk defa açılan ve bugün
Hukuk Fakültesi karşılığında olan “Medresetü’l-Kuzat”ı birincilikle
kazanmış ve burada Roma Hukuku, Sakk-ı Şer’î, Ticaret-i Berriyye
Hukuku, Ticaret-i Bahriye Hukuku, Hukuk-u Düvel gibi dersleri başarıyla
okuyarak mezun olmuştur. Hatta o bu okulu birincilikle kazandığını
telgrafla babasına bildirmiş ancak babası hüküm verme konumundaki
insanların büyük bir mesuliyet altında olduklarını ve adaleti
gerçekleştiremeyenlerin ise cehennemlik olacaklarını bildiren hadisler
ışığında oğluna şu cevabı göndermiştir: “Süleyman! Ben seni cehenneme
göndermek için İstanbul’a yollamadım.” Bunun üzerine Süleyman Efendi
babasına bir mektup yazmış ve mektubunda kendi maksadının hakimlik
yapmayıp zamanının bütün din ilimlerinde en
zirve noktaya çıkmak
istediğini dile getirmiştir. Nitekim daha sonraki hayatına bakıldığında
da onun hakimlik yapmadığı görülecekti.
Bu şekilde Süleyman Efendi,
yüksek
tahsilini ve akademik kariyerini de
üstün bir başarıyla tamamlayarak devrinin seçkin alimleri arasına
girmiştir.
Eserleri
Süleyman Efendi
fazlaca kitap
telif etmemiştir. Kendisine neden kitap
yazmıyorsun diyenlere ise şu cevabı vermiştir:
“Selefin mum
ışığında yazdığı
baha biçilmez hazine misali eserlerin
toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satılarak çöplüklerde
çiğnendiğini, bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmış ve
çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm. Medreseleri kapanmış, yazısı
değiştirilmiş, din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda,
kitap yazmaktansa, yazılan ilmî eserleri anlayarak anlatacak ve ilmi
satırdan sadra intikal ettirip yaşatacak talebe yani canlı kitap
yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum.”
Bununla birlikte
Süleyman
Efendinin kaleme aldığı eserleri şunlardır:
1) Yepyeni
Usul ve
Tertiple
Kur’an Harf ve Harekeleri: Süleyman Efendi
Kur’an’ın öğretilmesi amacıyla tertip bu eserinde yeni ve kolay bir
usulle Kur’an-ı Kerim’i öğretmeyi hedeflemektedir. Ve bunda da başarılı
olmuş bu eser sayesinde pek çok kişi Kur’an’ı okumayı öğrenmiştir.
2) Mektuplar ve
Bazı Mesil-i
Mühimme: Bu eserde Süleyman Efendi’ye ait
mektup ve bazı yazıları toplanmıştır. Bu eserde tarikat erbabanın
hallerinden, sohbet ve adabından ve tarikat ehlinin kaçınması gerekli
olan şeylerden bahsedilmektedir.
3) Risale-i Kibrît-i Ahmer:
Bu eserde kelam ve tasavvufla alakalı
değişik mevzular işlenmektedir.Ayrıca
bu
eserlerinden başka
“Risale-i İksîr-i Ulûm ve Ma’rifet” isimli
bir eserinin daha olduğu bilinmektedir.
Vefatı
Süleyman Efendi,
yüksek
derecede şekerden dolayı 16 Eylül 1959 tarihde
71 yaşında iken dr-i bekaya irtihal eylemişlerdir.
Hastalığının
ağırlaştığı
demlerde zamanın hükümetinin de izniyle Fatih
Camiinde Fatih türbesinin yanına defnedilmesi kararlaştırılır. Ancak
daha sonra bizzat içişleri bakanı Namık Gedik’in emriyle Karaca Ahmet
mezarlığında açtırılan mezara gömülmesi için yakınları zorlanmıştır.
Altunizade’den büyük bir cemaatle yola çıkan cenaze, yolu kesilerek
Karaca Ahmet istikametine döndürülmüştür. Cenaze sahipleri feraset ve
dirayetle hadise çıkarmadan bu karara rıza göstermişler ve Süleyman
Efendi’yi Karaca Ahmet mezarlığına defnetmişlerdir.
Bugün Karaca
Ahmet’teki kabri
her gün binlerce talebesi tarafından
ziyaret edilip Fatiha okunurken; cenazelerini engelleyen Namık Gedik’in
öldükten sonra cesedi bilinmiyen bir çukura atılmıştır. Burada Düzceli
Hafız Hilmi Ak’ın anlattığı ve aynı zamanda Süleyman Efendinin açık bir
kerameti olan şu hadiseyi zikretmekte fayda mülahaza ediyorum:
“Ben İstanbul’da
okurken
Süleyman Efendi Hazretleri zaman zaman beni
yanına alırlar, sohbet meclislerinde bana Kur’an-ı Kerim okutturur ve
“aferin küçük hafız” diyerek iltifat ederlerdi. 1938 yılında yine böyle
bir sohbet meclisinde Efendi Hazretleri başını göğsüne eğerek bir
müddet tefekküre daldı ve daha sonra başını kaldırıp şunları söyledi
“Öyle devlet
adamları, öyle
hükümetler gelecek ki, bizim için
kazdırılan mezarımıza bile bizi koymayacaklar.”
Ancak ben
bu sözlerin
manasını ancak 16 Eylül 1959 günü
anlayabildim...”
II.
BÖLÜM: SÜLEYMAN EFENDİ’NİN HİZMET
ANLAYIŞI, TALEBE YETİŞTİRME METODU VE BU UĞURDA ÇEKTİĞİ ÇİLEL
2.1. İlk Müderrisliği ve
Tevhid-i Tedrisat
Kanunu’nun Kabulüyle
Gelişen Hadiseler
Süleyman Efendi, 1 Haziran 1920
tarihinde
Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye
Medresesinde müderrisliğe başlamıştır. Ancak onun müderrislik hayatı
fazla uzun sürmemiş 3 Mart 1924 yılında tevhid-i tedrisat kanunu
gereğince medreseler kapatılınca müderrisliği bırakmak zorunda
kalmıştır.
Medreselerin kapatılması haberi
İstanbul’daki
medreselerin
müderrislerinin cemiyetinde hararetli tartışmalar sebep olmuştur. O
dönemde bu müderrislerin sayısı 500-520 civarındadır. Bu kanunla
hepsinin asil vazifesi olan müderrisliklerine son verilecek, kendileri
de hükümetin uygun göreceği imamlık, vaizlik veya emeklilik gibi yeni
vazifelere tayin edileceklerdir. Müderrislerin hemen hepsi bu fiili
durumu kabullenmiş gibi görünüyorlardır. Yalnız Süleyman Efendi, bu
hadisenin din ilimlerinin ve Kur’an ilimlerinin kaybolmasına sebep
olacağını düşünmüş ve diğer arkadaşlarına şu ikazları yapmıştır:
“Ey dersiamlar! Sizler bu memlekette,
bugün için
dinin
teminatlarısınız. İkişer, üçer kişi oturup, onlara dini öğretirseniz
asgari 50 sene bir-iki nesil boyu İslam’ın ömrünü uzatmış olacaksınız.
Bunu yapmazsanız, huzur-u İlahide mesuliyetten yakanızı
kurtaramazsınız.”
Fakat zamanın idaresinin dine bakış
açısını bilen
müderrisler, hiç de
istekli görünmemişlerdir. Süleyman Efendi sonunda arkadaşlarının
bazılarını, “Biz, aşağıda isim ve imzaları bulunan dersiamlar,
hükümetimizin hara-i umumi gibi büyük bir felaketten çıkması
dolayısıyla, mali müzayaka içinde bulunduğunu dikkate alarak, dini ve
İslami ilimleri fahriyen okutmaya hazır olduğumuzu bildirir..” şeklinde
devam eden telgraf çekmeye ikna edebilmiştir. Fakat cevaben gelen
telgrafta şöyle denmektedir: “Memlekette, tevhid-i tedrisat kanunu
yürürlüktedir, hilafına hareket eden şiddetle cezayı müstelzimdir.”
Böylelikle Süleyman Efendinin
müderrisliği sona
ermiş ve kendisi
İstanbul vaizliğine atanmıştır. Bu durum karşısında hemen teslim
bayrağını çeken diğer müderris arkadaşları ona şu öğütte
bulunmuşlardır: “Artık hocalıkta bize ekmek kalmadı. Bize tevdi
edilecek yeni mesleklere gidelim.” O ise bu sözlere şu cevabi
vermiştir: “Efendiler! Hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi
değildir. Hocalık, Allah’ın, Rasulullah’ın, Kitabullah’ın ve din-i
mübin-i İslam’ın tebliğ memurluğudur.”
Süleyman Efendi İstanbul vaizliğine
tayin
edilmiştir ve önünde iki yol
vardır: O da diğer arkadaşları gibi ya vaizlik yapıp köşesine
çekilecek, hiçbir şeye karışmayacak ve yahut da dedelerinin uğrunda
oluk oluk kan döktüğü Kur’an’ı ve ondan neşet eden ilimleri, o
şehitlerin torunlarına da öğretme davasını omuzlamak suretiyle
ruhundan, özünden koparılmaya çalışılan yeni İslam ve Türk nesline
feyz-i İlahi’yi, nur-u İlahi’yi aşılama davasını üstlenecekti. Birinci
yol ne kadar rahat ve kolaysa ikinci yol da o kadar meşakkatli ve
zordu. O ikinci yolu tercih etmiş ve o günden sonra talebe okutmayı
hayatinin bir davası olarak görmüştür.
2.2. Dini Öğretmek İçin Verdiği
Mücadeleler
Her şeyden evvel Süleyman Efendi
gerek tertemiz ve şerefli
nesebi
itibariyle gerek zamanındaki geçerli ilimlerin tamamını biliyor olması
ve gerekse de şeriat-ı garca-i Muhammedi’yeydi harfiyken yaşama gayreti
sebebiyle, ulum-u diniyeyi öğretmeye tam ehil bir zattı. İşte bu
ehliyet ve dirayet, ilmiye sınıfını yeniden diriltme ve yeşertme
sevdasında onu israrli kildi.
O, talebe okutmayı seçmişti
fakat talebe
bulunmuyordu. O günkü idarenin
din üzerine uyguladığı baskı ve zulümden korkan, sinen insanlar,
bırakın okuyup yazmayı, “Allah” demekten bile korkuyorlardı. İslam’ın 5
temel şartının bile yerine getirilemediği, hatta bir hatim, bir yağmur
duası merasiminin bile tertiplenemediği, kişinin kendi evlatlarını bile
okutamadığı bir hürriyetsizlik ortamıydı. Hocalar hocalıklarını,
Müslümanlar Müslümanlıklarını gizlemek zorundaydı.
Süleyman Efendi Allah’ın dinini
öğretme işinin
kendisine yüklendiğini
ve bu işin mesuliyetinin ne demek olduğunu biliyordu. Çünkü kendisi
ilim tahsil etmişti ve bildiği şeyleri başkalarına öğretmesi
gerekiyordu. Öğretmez ise Allah indinde mesul olacağını da biliyordu.
Kendisine “kendini niçin bu kadar yıpratıyorsun?” diyenlere şu cevabı
veriyordu:“Yarın hesap günü var. Allah Teali “Süleyman! Verdiğim
ilimle ne hizmet ettin, onu sana bu kara topraklara getir de göm diye
mi verdim?” derse ne cevap veririm. Zamane alimlerinin bu husustaki
gafletleri büyüktür. Sözde varis-i enbiyayız derler. Nebilerin
bıraktığı miras şeriat-ı Ahmediye’ye hizmettir. Onlar kendi evlatlarını
dahi öğretmiyorlar.”
Evet onlar okutmuyor, Süleyman Efendi
ise okutmak
istediği halde talebe
bulmakta güçlük çekiyordu. Hatta bu meyanda bazen dersiam arkadaşlarını
ziyaret eder, torunlarını okutup okutmadıklarını sorardı. Onlardan,
“Nerede.. böyle bir devirde nasıl okutabiliriz ki...” cevabını alınca
çok üzülür ve kendisine verilmesi halinde okutabileceğini söylerdi.
Ancak bu da kabul görmezdi.
O zor günleri Süleyman Efendinin kendi
ifadelerinden okuyalım:
“Okutma imkanı yoktu fakat okuyan
dahi
bulamadım. Bir zaman geldi,
mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim bulamadım. Parayı
alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu
ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Bunun üzerine
kızlarımı okutmaya başladım. İleride torunlarım olursa onlara
öğretirler ve böylece bu ilimler yeryüzünden kaybolmaz dedim. Fakat
sonradan Cenaba-ı Hake sebepler halketti ve talebe okutma imkanı
buldum. Yaşlılardan başladık, gençler daha sonra geldi. Ve şimdi
yürüyor... Bütün bunlar, Cenaba-ı Hakk’ın bize lütfudur.”
Süleyman Efendi bir yandan İstanbul’un
değişik
camilerinde vaaz ediyor,
bir yandan da camilerin müezzinliklerinde, apartman bodrumlarında,
bulabildiği her yerde talebe okutmaya çalışıyordu. İlmiye sınıfının ilk
tohumları şekillenirken, aynı zamanda vaazlarıyla ve hususi
sohbetleriyle, ilmiye sınıfını maddeten ve manen destekleyecek
gönüllüler halkasını teşkil etmeye çalışıyordu. Önce yaşlılar gelmişti.
Gedikpaşa’daki Azakzade apartmanının bodrumunda, Avukat Osman Bey, Hacı
Refik, Mehmet Efendi’yle oluşan halkaya, daha sonra Biletçi Hüseyin
Efendi, Tüccar Çırpanlı Mustafa Efendi, Beypazarlı Terzi Ali Bey,
Kalaycı Hocalar dahil oluyor...
Yeni yeni tutuşan kandillerin
etrafında yeni
halkalar oluşuyordu.
Topçular’da, Kısıklı’da, Şehzadebaşı’nda. Bu arada gizli polis
teşkilatının amansız takipleri sürüyordu. Tutuklamalar, nezaretler,
sorgular, işkenceler, zulümler, onun azimli ve şerefli direnişi
karşısında eriyip gidiyordu. İstanbul’da bunalttılar, Kabakçı’ya oradan
Kuşkaya mağarasına...
Yine yakaladılar, Toroslar’a
gitti.
Yıldıramadılar, durduramadılar. “Bizim
hiç duracak zamanımız yok. Ümmet-i Muhammed’in evlatları cehenneme
birsel gibi akıp giderken, biz onlara seyirci kalamayız. Bu selden ne
kütük kurtarırsak kardır”diyordu. Vaizlik belgesini iptal ettiler.
Hiç oralı olmadı. Güya maddi imkansızlıklarla yoracaklar, ona
rahatsızlık vereceklerdi. “Biz, değil yorgunluk, rahatsızlık,
mezara gidiyor dahi olsak, okumak, okutmak ve hizmet denince koşarız”demişti.
|
Halisane niyetle yola çıkıldığı için
halka yavaş
yavaş genişliyordu.
Küçük de olsa bu sevindirici manzara 1943 yıllarına tekabül ediyordu.
Süleyman Efendi 1924 yılından bu yıllara kadar çalışıp didinmiş,
gözyaşları dökmüş ve bunların bir semeresi olarak bu sevindirici
tabloların ilk temelleri teessüs etmişti.
İlk zamanlar talebe bulma sıkıntısı
çeken Süleyman
Efendi elindeki
talebelere hem ders okumanın faziletlerini öğretiyor, hem de talebeliği
sevdiriyordu. Onlara bir anne ve babanın çocuklarına gösteremeyecekleri
ilgi ve şefkati gösteriyordu. Talebe onun velinimetiydi. Süleyman
Efendi talebenin her şeyiyle ilgileniyor, her türlü sıkıntılarını
gideriyor ve onlarla hemhal oluyordu.
Bir gün bir zat Süleyman Efendi’ye
müracaatla,
“Efendi hazretleri
oğlumu okutmak istiyorum ne ücret alıyorsunuz?” diye sordu. Süleyman
Efendi ise “Sen çocuğunu hemen getir, talebeden para alınmaz. Talebeye
para verilir. Okusun da, dinine, kitabına, milletine hizmet etsin”
buyurdular. O, eski bir adeti değiştirip yerine bu usulü ihdas
etmiştir
Süleyman Efendi talebenin
iaşesini kendi
karşılıyordu. Memuriyetten
aldığı paranın bir kuruşunu bile kendisi için harcamamıştır. Hatta bu
hususta şahsi mülklerini bile satarak talebelere harcamıştır. Her gün
derse başlamadan önce talebelerinin halini hatırını sorar, bir
sıkıntıları varsa onu elinden geldiğince halleder, bazen de latifeler
yapar ve bu şekilde derse başlayacak olan talebeyi psikolojik yönden
zinde tutardı. Bu sayede talebeler onu bir hocadan ziyade kendileri
üzerine titreyen merhametli bir baba olarak görürlerdi.
Talebelerine maişet endişesi içinde
olmamalarını
tavsiye eder, Allah
için okuyan kimsenin dünyalığının da iyi olacağını söylerdi.
Talebelerine “Oğlum ilimsiz ibadetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz.
İnsanların dünyaya dalıp istikbal sevdasına daldıkları şu günlerde
Mevla’nın ilmini okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren
li bir iştir. İhlas ve samimiyetle Allah Rasulü’ne yönelen, gölge gibi
dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise ahreti kazanamaz. Zira Ahiret
hakikat, dünya haleftir. Eğer ağacı kökünden götürürsen gölge de
beraberinde gelir.” diye malumat ve tavsiyelerde bulunurlardı. Bu
yumuşak muameleden talebeleri fevkalade memnun olup etkileniyorlar ve
hocalarının istediği gibi bir talebe olmaya çalışıyorlardı.
Talebelik yapmak için Anadolu’dan
çarıklarını
sürüyerek gelen köylü
çocukları izinli olarak veya Ramazan ayı münasebetiyle evlerine
İstanbul beyefendisi olarak dönüyorlardı. Bunların bu giyim kuşamı,
edepli halleri ve hepsinden önemlisi küçücük çocukların kürsülerden
halka vaaz etmesi milleti hayretler içinde bırakıyordu.
Ders okuturken çok sıkı takibat
altında olduğu
zamanlarda bile hiçbir
şekilde pes etmemiş, bunun için değişik metodlar uygulamıştır:
1) Sık sık yer değiştirme:
Süleyman Efendi
bir gün
Şehzadebaşı’ndaki caminin müezzin odasında, diğer gün Erenköy’de bir
talebesinin evinde, öbür gün bir apartmanın bodrumunda, bir sonraki gün
bir başka yerde olmak üzere sık sık yer değiştirerek dersler
okutmuştur. Bu sayede polislerin takibatından da kısmen kurtulmuştur.
Bu arada vaazlarını hiç ihmal etmemiş, akşam namazının haricindeki her
vakitte etrafındaki cemaate nasihatler etmiştir.
2) Çiftlikler kiralama:1930-36
yılları
arasında Çatalca’da
kiraladığı Halit Paşa’nın Kabakça Çitliğinde o gün bulabildiği birkaç
talebe ile derse başlamıştı. Bir taraftan ders okutuyor, diğer taraftan
da Sirkeci’ye gelerek, Anadolu’dan çalışmak için gelen gençlere birer
lira vererek okutmak için yanına alıyordu. Kabakça çitliğinde 5 ayrı
değirmende talebe okutup derse devam ederken bu durumdan şüphelenen
polisler bu kadar gencin çalışmasında bir iş var diyerek takibe
alıyorlar. Çünkü Süleyman Efendi, talebeleri işçi olarak gösteriyordu.
Süleyman Efendi bu takipten kurtulabilmek için talebeleriyle oraya 20
km uzakta olan Kuşkay dağına gitmek zorunda kalıyor, eşya ve kitaplar
sırtlarında oldukları halde orada bir kulübede derse yine devam
ediyorlar. Ancak bunu haber alan jandarmalar Süleyman Efendi’yi orada
Kur’an öğretirken yakalıyorlar. Karakola götürülürken Hazret jandarma
yüzbaşısına şöyle diyor:
“Ben hocalığı bir tarafa bırakayım.
Sen de
komutanlığı bir tarafa
bırak. Seninle bir konuşalım.”
Komutan: “Buyur hocam” deyince,
Süleyman Efendi;
“Hayır, hocam demeyeceksin. Şimdi sen
komutanlığı
bir tarafa bırak, ben
de hocalığı bir tarafa bıraktım. Birer vatandaş olarak konuşuyoruz”
diyor.
Komutan da “peki buyurun” deyince,
Hazret
komutana;
“Allah iyi ki seni bir tazı olarak
yaratmamış.
Eğer öyle olsaydı, şu
ormanlarda yakalamadık tavşan bırakmazdın. Şu dağların tepesinde
Allah’ın kitabını okutuyor diye geldin beni karakola götürüyorsun değil
mi?” diyor.
Bunun üzerine komutan başını yere eğip
hiçbir
cevap vermiyor.
Yine Süleyman Efendi Lüleburgaz’da
pancar çiftliği
kiralamış, çapa adı
altında talebe okutmuştur. Aynı maksatla Anadolu’ya geçmiş, Konya
Ereğlisi kırlarında ve yolu olmayan ancak aşiretlerin çadır kurup
hayvan otlattığı Toros dağlarının tepelerinde mandıracılık yapmış, onu
vesile kılarak talebe okutmakla meşgul olmuştur. Kazancını ise hep bu
uğurda sarf etmiştir.
Süleyman Efendi her türlü
sıkıntılara
rağmen
hizmetini devam
ettiriyordu. Ancak maddi tazyikler ve tecritlerle bu büyük dava adamını
yıldıramayanlar, bu sefer takip ve tevkiflerle ona baskı yapmaya
başladılar. 1939 yılında bir gün evinden alınarak İstanbul Emniyeti
Birinci Şubeye getirilir. Oradaki üç günlük çilesine dostları ve
yakınları da ortak edilir. Fakat mahkemeye çıkarıldığında bütün
tertipler boşa çıkar. Birinci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından
salıverilir. Tutuksuz olarak aylarca devam eden mahkeme sonunda da
beraat eder. Ancak o bulabildiği birkaç talebeye, başta çocukları olmak
üzere ders vermeye devam etmektedir.
<>1936 yılı yaz
mevsiminde kendisiyle
tanıştığını
ifade eden talebesi ve
damadı Kemal Kaçar Efendinin anlattıklarına göre bu dönem Süleyman
Efendi Hazretleri için bir çile dönemidir. Evine sayısız denecek kadar
polisler gelmiş,kendisi Emniyet Müdürlüğüne getirilip tazyik edilmiş ve
özel eşyaları bile
didik didik edilmiştir.
1939 yılında beraatle sonuçlanan
tevkiften dört
yıl sonra 1943 yılında
başka bir engel daha çıkarırlar. Tevkiften de bir şey çıkaramayanlar
1943 yılında Diyanet İşlerindeki bazı insanları da kullanarak vaizlik
yetkisini elinden alırlar ve camilerde vaaz etmekten ali koyarlar.
Süleyman Efendi bir yıl sonra 1944 yılında ikinci bir takip ve
arkasından da tevkife uğrar. Sulh Ceza Mahkemesi tutuklanmasına karar
verir. Bu defa tabutluklardaki işkence 8 gün sürer. Burada binlerce
mumluk ampuller altında uykusuz günler geçirir. Arkasından Asliye Ceza
Mahkemesi tarafından yine kefaletle tahliye ve sonuçta da yine suçsuz
görülerek beraat eder.
Evet işte Süleyman Efendi böyle
bin bir
ızdırap ve
çile ile talebeler
okutup yetiştirmiş ve yetiştirdiği bu talebelerine “Evlatlarım!
Görüyorsunuz dinin en garip olduğu bir devirde geldik. Ben sizi bunca
zor şartlar altında okuttum. Sizden para istemiyorum. Sizden istediğim
tek şey şudur: Siz de gidip Anadolu’nun her yerine kurslar, yurtlar
açın ve ümmet-i Muhammed’in evlatlarına dininizi ve kitabınızı öğretin.”
şeklinde vasiyetlerde bulunmuştur.
2.3. Kur’an Kursları’nın Resmen
Açılmasından
Sonraki Faaliyet ve
Hizmetleri
1949’da resmi Kur’an kurslarının
açılmasına izin
veren kanunla,
nizamlı, intizamlı, yerleşik olarak başlayan teşkilatlanmalar, 1950
Demokrat Parti iktidarının getirdiği nispeten rahat ortamda hızlı
inkişaf etti.
1950’lere gelindiğinde oluşan
serbestlik havası
içinde, dînî
faaliyetler kısmen rahatladı. Ve 1951’de Konya Lezzet Lokantası sahibi
Mustafa Bey’in Çamlıca’daki evinin birinci katında ilk Kur’an kursu
açıldı. İlk resmi Kur’an kursu ise 1952’de Aziz Mahmud Hüdayi
Hazretleri’nin çilehanesinin yanında bulunan bir binada Üsküdar
Müftülüğüne bağlı olarak faaliyete geçti.
Devlet tarafından açılmasına izin
verilen bu
Kur’an kurslarında
Kur’an’ın sadece yüzünden okutulmasına müsaade edilmişti. Ancak
Süleyman Efendi bu isim altında bütün dini ilimleri tam ve kamil
şekilde öğretiyor, talebelerini gayet iyi yetiştiriyordu.
Süleyman Efendi talebenin her türle
derdiyle
bizzat meşgul oluyordu.
Bir gün talebe başkanını çağırmış, yemeklerinin durumunu sormuşlardı.
Talebe başkanı, “İyi efendim, aramızda biraz para da topladık. Onunla
sirke aldım, yemeklerin yaninda domates salatası yapıp yiyoruz.”
deyince, Süleyman Efendi iç cebinden çıkardığı dörde katlanmış bir 50
lirayı başkana uzatarak, “Bir daha aranızda para toplamayın,
ihtiyacınız olunca bana haber verin” buyurmuştu.
O, daha önce de ifade edildiği gibi
“talebeden
para alınmaz, talebeye
para verilir” düsturunun ve böyle bir merhametin sahibiydi. Talebenin
ihtiyacını bizzat kendisi temin ederdi. Vaizlik maaşı dahil, devletten
aldığı ücrete hiç dokunmayıp, talebelerine sarf etmişti.
<>Süleyman
Efendinin bütün
faaliyetleri tarassut
altındaydı. Sık sık
takibatlara uğruyor fakat o, bunlara fazlaca ehemmiyet vermiyor, ders
okutmaktan ve Allah’ın dinine hizmet etmekten bir an bile geri
durmuyordu. Bütün bunları yaparken ciddi sağlık problemleri de vardır.
Yıllarca soğuk camii müezzinlikleri ve apartman bodrumlarında ders
okuta okuta romatizmaya yakalanmıştır.Ayrıca bir şekerden rahatsızlığı
vardır. Bir gün bir
talebesi “Efendim! Herkesin rahatsızlığıyla meşgul oluyor,
iyileşmelerine vesile oluyorsunuz. Biraz da kendi rahatsızlığınız ile
meşgul olsanız” dediğinde o şunları söylemiştir:“Evladım! Kendime
yirmi dakika ayırabilsem hiçbir rahatsızlığım kalmayacak. Fakat onu
bile ayıramıyorum.

|
Bu arada Süleyman Efendi
Anadolu ve
İstanbul’da
yetişen talebeleri
vatanın çeşitli yerlerine hizmete, talebe okutma ve halkı irşad etmeye
gönderiyordu. Onlardan aldığı hizmet haberleri, en sevdiği şeylerdendi.
Hepsini tek tek dinler, onları teşvik ederdi. Bir gün Prof. Dr. Asaf
Ataseven, Süleyman Efendi’yi ziyarete gittiğinde, Süleyman Efendinin
arkasında bazı yerleri işaretlenmiş bir harita görerek mahiyetini
sormuş, o da bunların, açılan Kur’an kurslarının yerleri olduğunu ifade
etmişti.
Talebelerinin
hizmete şevkle gitmesi onu
sevince
garkederdi. Bolu’da
bir gün sonra hizmete dağılacak talebelere yaşlıca bir zat: “- Nereye gönderilse
gider misiniz?”
diye sormuş,
talebelerin hepsi
ayni cevabi vermişti: “-
Nereye olsa gideriz
çünkü Hz.
Üstad bizi yalnız
bırakmaz.” “-
Siz Hz. Üstad’ı
annenizden
babanızdan daha mı
çok seviyorsunuz?” “-Evet,
biz Hz. Üstad’ı
annemizden,
babamızdan
daha çok seviyoruz.” Bunun
üzerine o zat,
hadiseyi Efendi
Hazretlerine
anlatır. Efendi
Hazretleri de: “-
Tabii... Anne babaları
onların bu
denî dünyaya
gelmelerine vesile
olmuştur. Biz ise onları lem-i ervahtan alıyoruz, dünya, kabir, mahşer
ve sualden geçirip, cennet ve cemal-i İlahiye kadar götürüyoruz”
buyururlar. 1951
yılında Süleyman
Efendi,
Şehzadebaşı’dan
Kısıklı’ya taşındı ve
Avrupa yakasındaki talebelerin tedrisini damadı Kemal Kacar’a bıraktı.
Bütün bu zorlu yıllar boyunca, Valide Sultan, Efendi Hazretleri’ne
destek oluyor, sıkıntıları, zorlukları paylaşıyordu.
Sıkıntıların çok olduğu senelerin
birinde Valide
Sultan, “60 talebenin
bir arada, huzur içinde, sıkıntısız olarak ders okuduğunu görürsem 60
kurban keseceğim” diye nezretmişti. 1955’lerde sadece bir kursta 160
talebe bir arada huzur içinde ders okuyordu. Valide Sultanımız da her
hafta bir kurban kestirip talebeye ikram ettirmek suretiyle nezrini
yerine getiriyordu.
Süleyman Efendi, Anadolu’da kurs açma
faaliyeti
üzerinde çok titiz
duruyor, bu işin manevi mesuliyetini de hesaba kattığı için hiç
gevşeklik göstermiyordu. Yeni bir Kur’an kursunun açıldığı haberi geldi
mi sanki dünya onun oluyordu. Ders okutuyor veya sohbet ediyor olsa
bile ara verip hemen şükür namazı kılıyordu. Yetiştirmiş olduğu
talebesini Anadolu’ya göndermek istediği zaman talebeleri de şevkle o
hizmete talip olurlardı. Çünkü onlar üstadlarının gittikleri her yerde
kendileriyle beraber olduğuna ve kendilerini yalnız bırakmayacağına
inanırlardı. Onu annelerinden ve babalarından daha çok seviyorlardı.
Bunun hikmetini Süleyman Efendi’ye soran Hacı Ahmet Şen’e Efendi
Hazretleri’nin verdiği cevap gayet manidardır: “Anne ve babaları
onların dünyaya gelmelerine sebeb-i zahiri oldu. Biz ise onları bu
alemden aldığımız gibi alem-i berzahtan, mahşerden, sırattan geçirip
cennet ve cemal-i İlahiye kadar götüreceğiz.”
Talebelerinin zevkle hizmete talip
olmaları onu
ziyadesiyle
sevindiriyor, onlara dünya ve Ahiret saadeti için dualar ediyordu.
Hizmete gönderdiği talebelerinin hepsi de üzerlerine düşen vazifeleri
eksiksiz olarak yerine getiriyordu. Dine, Kur’an’a, ezana susamış olan
halka hemen bir bütünlük içine girmişlerdi. Halk bu din, ilim, hizmet
aşıklarını en samimi duygularla bağrına basmıştı.Aynı zamanda da
hayrete düşüyorlardı.
Çünkü bu talebelerin yaşları çok genç,
hepsi de
delikanlı çağında
insanlar ama tabir-i caizse her biri bir iman kalesi ve ilim deryası
idiler. Nasibi olan Müslümanlar “Sizin hocanız kim? Sizleri yetiştiren
zat kim? Beni ona götürür müsün” gibi ifadeleri sarf etmekten
kendilerini alamıyorlardı. Bu hal clib-i dikkattir. Çünkü daha
emsalleri sokaklarda oynarken bu talebeler hakikat-i Muhammedi
kürsüsünden insanlığı hidayete erdirmek için inciler saçıyor, vaaz
ediyorlardı.
Büyük muharrir Necip Fazıl,
bu
talebeleri
“Son Devrin Din
Mazlumları” isimli eserinde şöyle destanlaştırmaktadır:
“Süleyman Efendi, beni bu
gençlerle
temasa
geçirmiş ve bahçemizde
yattığı halde farkında olmadığımız bir hazinenin keşfi gibi, hayretle
karşılık bir takdir duygusuna boğmuştur. Evet, o zamana kadar cansız
bir ezber zemini üzerinde öne arkaya sallantılı, papağanvri bir
tekrarlama işinden ibaret zannettiğim ve İslam’ın, fezayı milyonlarca
projektörle delici kainat görüşlerine yabancı saydığım Kur’an kursları
faaliyeti hayret ve saadetle gördüm ki: Gökten necaset yağan bir
devirde üzerlerine tek kir bulaşmamış, zeka ve irfanları her inceliğe
ulaşmış güdücüler elindedir. Ve bu genç güdücüler mevki ve istikamet
tayini noktasından bütün dost ve düşman kutupları, doktorların sıhhat
ve marazı tanıdıkları gibi teşhis ehliyetindedir. Diyebilirim ki,
Türkiye’de, Kur’an kursları topluluğu ayarında vahdet, merkeziyet ve
davalarında salabet belirtici ikinci bir teşekkül mevcut değildir. Bu
topluluk, terbiyesini Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan’dan alanların
veya alanlardan alanların tablolaştırdığı kadrodur ve bu tabloda şahıs,
fikir, ilim, usul, her unsurun doğrudan doğruya bağlı olduğu tek
mihrak, tek kelimeyle şeriattır. İşte bağlılıklarındaki kuvvete bu
manayı verdiğim, bütün gençliğe tavsiyem gibi şeriatı bu manada
idealleştirmelerini ve şeriat aşkını bu manada şuurlaştırmalarını
beklediğim ve kendilerini yeni iman neslinin en saf ve en temiz
damarlarından biri saydığım Kur’an kursları topluluğuna yakınlığım
buradan geliyor.”
Ne hazindir ki, diyanet
camiasında bazıları
bu din
alimi ordusundan
rahatsız olmuş ve onları diyanetten tasfiye etmek için değişik iftira
ve bühtanlar ortaya atarak kasıtlı senaryolar hazırlayıp kendilerine
kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardır. Üzülerek belirtmek gerekir ki her
devirde böyle iftiralara ve iftiracılara inanan ve ona taraftar olanlar
çıkmıştır. Bu ve buna benzer iftiralarla kamuoyu karıştırılmış ve bu
genç hizmet ordusunu diyanetten tasfiye işi başlamıştır.
Yine Necip Fazılbu tür
insanların
maksatlarını şöyle dile
getirmektedir:
“Herkes pireler gibi deliklerine
saklanır ve
ortaya çıkmazken tam 33
yıl bu davanın çilesini çekmiş ve büyük meselenin nirengi noktalarını
göstermiş biri olarak kaydedeyim ki; din öğreticiliği bahsinde
Süleymancılar diye yaftalanan topluluğa dil uzatanlar ve onları
köstekleyenler hakikatten uzak, sadece çekememe duygusuna bağlı,
nefsine emin olmama uhdesinden gelen tepkilerden ibarettir. Bu da pek
çoklarınca gayenin İslam değil, şahıs ve zümre hırsı olduğunun şaşmaz
ifadesidir.
2.4. Kur’an ve Arapça
Tedris Usulü ve
Takip
Ettiği Yöntemler
Süleyman Efendi ders okutma
metodu
olarak medreselerden farklı
bir
metod uygulamıştır. O, bugün eğitimcilerin ısrarla uygulanmasını
istediği“talebeyi faal hale getiren, uygulama metodunu”kullanmıştır.
Zira bu metod daha kalıcı olmakta ve daha kısa sürede daha yüksek verim
vermektedir. Medreselerde takrir metodu uygulanıyor, hoca dersi
anlatıyor talebe de hocasını dinliyor ve bütün kitapları kuru kuruya
ezberliyordu. Dolayısıyla beyinlere aşırı yük yükleniyor ve talebe
yıllarca ders okuyordu. Süleyman Efendi ise bazı dersler hariç
ezberletme yapmıyor, dersi talebenin kendisini okutturuyor ve onun
eksikliklerini tamamlıyordu. Bu sayede hem talebeye değer verildiği
için güven geliyor, hem de dersler uygulamalı olduğu için daha kalıcı
oluyordu.
Süleyman Efendi, dersleri
tercüme
kitaplardan
öğretmek yerine emsileden
başlayarak bütün büyük ulemanın bilhassa Osmanlı medreselerinde takip
edilen temel kitaplar vasıtasıyla İslamiyet’i kaynağından orijinal dili
olan Arapça’dan okutmuş ve öğretmiştir. O, eser yazmak ile vakit
geçirmektense, yazılı olan eserleri okutup, insan yetiştirmeyi, onlara
ruh vermeyi tercih etmiştir. Osmanlı medreselerini kendine numune
olarak almış ve talebelerine Osmanlı’yı misal olarak göstermiştir. Yok
olmaya yüz tutan, iman, itikat ve ibadetleri tekrar yeşertip yaşartmak
ve muhafaza edebilmek için İslam akaidinin ve ehl-i sünnet düşüncesinin
temeli yani usul-ü dinde asil olan tahkiki, füru-u dinde asil olan
taklidi öğretirken şerh-i akaidi günümüzdeki ve tarihteki sapıklıkları
tanıtmış ve dalalet fırkalarına düşmekten muhafaza etmiştir.
Süleyman Efendi, medreselerde 15-20
senede ancak
okutulup öğretilen
kitapları azami 3-5 senede okutmaya muvaffak olmuştur. Bunun sebebi
elbette ihlaslı zahiri gayretleri yanında manevi tasarruflarıydı. Onun
“Cenaba-ı Hakk’ın yüz esmasının tasarrufları bize çevrildi. Biz
bunlardan ancak bir tanesini kullanıyoruz. O da talebelerimizi çabuk
yetiştirmektir.” ifadeleri bu hakikati bildirmektedir.
Onun ilim öğretme hususunda talebe ile
nasıl
meşgul olduğunu, onlara
nasıl ders anlattığını Hacı Ali Şeker şöyle anlatmaktadır:
“Bir gün Konyalı Hacı Mustafa Efendi
ile
Kısıklı’daki kursa gitmiştik.
Efendi Hazretleri sohbet ederken bir ara talebeleri çağırdı. Nasıl ders
okuttuğunu ve niçin çabuk meyveler alındığını bize şöyle gösterdi:
Efendi Hazretleri gayet mülayim bir tavır ve kendine mahsus bir eda
ile;
“- Oku bakayım evladım” dedi. En
baştaki talebe de
kitaptan ibare
okumaya başladı. Ve kendi bildiği kadar mana verdi. Eksiklerini Efendi
Hazretleri tamamladı. O mevzuda ilave bilgiler verdi. Sıra ikinci
talebeye gelmişti. Müteakip ibareyi o da okudu. Verebildiği kadar mana
verdi. Talebeye yardımcı olabilmek için bazı hatırlatıcı sorular sordu.
Talebe o soruların cevabını verdikten sonra önündeki ibareyi daha kolay
çözmeye başladı. Talebe bir taraftan da hocasının önünde kendi
bilgilerini hatırlayarak ibareyi çözünce, iştiyaka geliyor ve daha
ilerisini okumak istiyordu. Bu esnada Efendi Hazretleri’nin mülayim bir
baba gibi okşayıcı sesi yetişiyordu:
“Sen oku evladım.. zamire dikkat et..
ikinci
baçtan okuyacaksın..
naib-i faili unutma...”Biz bu ders okuma şekline hayran olmuştuk. O
yaşıma rağmen bende ders okuma iştiyakı doğdu.”
Süleyman Efendi talebelerinin
ezbercilik yerine
dersin özünü
kavramalarına önem verirdi. İbarenin bütünü ve anlatmak isteneni
anlayabilmişlerse telaffuz ve irab hatalarına kızmaz, “dumanı doğru
çıksın yeter” derdi. Halkadaki bütün talebeye ibare okuturdu. Bu yüzden
talebeler dersten önce derse hazırlanmış olarak gelirlerdi.
Onun en önemli eğitim metodlarından
biri de
sevgidir. O, talebelerine
bir ana-baba şefkatiyle yaklaşıyor, onların her türlü dertleriyle
dertleniyor ve çaresi için maddi-manevi elinden gelen bütün
fedakarlıkları gösteriyordu.
Süleyman Efendi, bu şekilde Osmanlı’da
koskoca bir
müessese olan
medreseyi tek başına yaşatmış ve halen talebeleri de onun bu usulünü
devam ettirmektedirler. Onun vefatıyla bu hizmetlerde ve ders okutma
şekillerinde aksama olmamış ve bunlar ondan alınan manevi terbiye ve
feyzle sanki bugün ihdas edilmiş gibi tazeliğini ve orjinalligini
korumaktadır.
2.5. Kurs ve Okul
Talebelerine Yardım
Derneği Federasyonu
Kur’an kursu faaliyetleri “Kur’an
Kursları Federasyonu” adı
altında
resmi olarak yürütülmektedir. Çeşitli evrelerden sonra bu federasyon
“Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Derneği Federasyonu” adını alarak
faaliyetlerine devam etmektedir. Bu federasyonun bugünkü tüzüğünde yer
alan bazı maddeleri, onların faaliyetlerinin boyutunu göstermesi
açısından burada kısaca zikretmek istiyoruz.
Federasyonun şu andaki tüzüğüne göre
gayesi, kurs
ve okul talebelerine
yardim gayesiyle kurularak faaliyette bulunan bilumum üye derneklere ve
bunların himaye ettikleri talebelere maddeten ve manen yardımcı olmak
ve onları her bakımdan korumak, üye derneklerin faaliyetlerinde düzenli
çalışmayı ve işbirliğini temin etmek, münferit olarak halline muvaffak
olamadıkları meseleleri halletmede kendilerine yardımcı olmaktır.
Federasyon bu gayeyi gerçekleştirmek
için aşağıda
belirtilen hususlarda
çalışmalar yapmaktadır:
1. Üye derneklerin mevzuata göre her
türlü hak ve
menfaatlerini korumak
ve üyeler arasındaki sosyal dayanışma ve yardımlaşma şuurunu
geliştirmek için lüzum eden çalışmaları yapmak, tedbirleri almak.
2. Üye derneklerin ve bunların
ilgilendikleri
talebelerin haklarını ve
menfaatlerini korumak, bunlara mevzuat dahilinde daha geniş haklar ve
menfaat temini için gayret göstermek
3. Millî, ananevî, örf ve adetlerimize
uygun,
sosyal, ahlkî, manevî,
iktisdî ve kültürel hususlarda gayr-i siyasi mahiyette ilmî
konferanslar, seminerler, toplantılar ve dersler tertip etmek, dergi,
gazete ve broşür neşretmek suretiyle üye dernek mensuplarının ve
talebelerinin kültür seviyelerinin yükselmesine yardım etmek.
4. Üye derneklerden ihtiyacı
olanlara,
kendi
imkanları elverdiği
ölçüde, menkul ve gayri menkuller de dahil olmak üzere her türlü mal ve
para yardımı yapmak.
5. Yukarıda sayılan hususların
tahakkuku için
gayri menkul mal edinmek,
bina inşa ettirmek ve mezkur binaları ve müştemilatını hizmete açmak,
bina ve daire kiralamak.
6. Binaların muhafazası için icap eden
bakımı ve
tamiratı yapmak.
7. Vakıf mevzuatına uygun olarak
federasyonun
gayesine uygun vakıf
kurmak.
Görüldüğü gibi talebe yurdu
faaliyetleri bugün
resmiyet yönünden de
ciddi esaslara oturtulmuş ve herhangi bir resmi engele mahal bırakmadan
hizmete devam etmektedir. Bu topluluğun maddi ve manevi ruh mimarı olan
Süleyman Efendi hakkında M. Necati Bursalı şöyle bir tespitte
bulunmaktadır: “Süleyman Efendinin en büyük hususiyetlerinden biri de
şüphesiz ki Allah’ın kelamı olan Kur’an-i Kerim’e ettiği hizmetlerdir.
Allah demenin bile yasak edildiği o karanlık günlerde bu işi
başarabilmek için insanda Uhud Dağı gibi yürek olması gerek. Büyük
insanların çileleri de büyük olur. Süleyman Efendi de pek çok ezalar,
cefalar çekmiştir.
O, hiçbir zulüm ve cefadan yılmadı.
Kur’an
caddesinde ömür arabasını
son nefesine kadar sürdü.”
Süleyman Efendi büyük bir
mücadele ve dava
ruhuna
sahipti. Onu,
muasırlarında nadiren rastlanan bir aksiyon insanı olarak müşahede
ediyoruz. Hatta sadece kendilerine değil, ondan feyz almış, rahle-i
tedrisinde bulunmuş nice talebelerinde dahi günümüzde ayni hasleti
müşahede ediyoruz. Onun aksiyon cephesini ifade etmesi bakımından
talebelerine söylediği şu sözleri burada aynen zikretmek istiyorum:
“Biz, ömrümüzde bir defa olsun sırtımızı yaslayıp rahat oturmadık,
huzur-u İlhî’de böyle bir kaydımız yoktur. Allah (c.c) ve Rasulü buna
şahittir. Aklınızı başınıza alın.”
Buradan da anlaşıldığına göre Süleyman
Efendi,
gecesi ve gündüzüyle
bütün ömrünü Ümmet-i Muhammed’e hizmet için tahsis etmiştir. O,
“aklinizi başınıza alin” derken fani olan bu dünyada yapılacak en iyi
işin Allah’ın dinine ve kitabına hizmet olduğunu, ümmet-i Muhammed’i
hidayete erdirmek olduğunu tembih etmekte ve bu uğurda da talebelerinin
gece-gündüz çalışmalarını, zevk ü sefa peşinde koşmamalarını
istemektedir.
Yine vazifelerinin ne olduğunu
evlatlarına
hatırlatan ve ömür boyu
hizmet düsturları olan bir sözünü talebelerinden Mehmet Bozkır şöyle
anlatmaktadır:
“Evlatlarım! Bugün insanların pek
çokları
vadilerden akan sel gibi
cehenneme doğru hızla akmaktadırlar. Nasıl ki bir afet olur, dağda
derede sel ne bulursa alıp götürürse; dinsizlik, ahlaksızlık ve cehalet
de insanları böylesine cehenneme götürüyor. İnsanlar bu selden
kendilerine lazım olanları kurtarmak için nasıl çırpınırlarsa; biz ve
benim evlatlarım, ilim ve cihadla cehenneme gitmekte olan bu
insanlardan elimizden geldiği kadar kurtarmaya çalışacağız.”
<>Peki
günümüzde sayıları
üç binlerle
ifade edilen
ve dünyanın her
köşesine yayılmış olan bu talebe yurtlarının (Kur’an kurslarının) maddi
ihtiyaçları nasıl karşılanıyor? Bazılarının
tabiriyle değirmenin
suyu nereden geliyor?
Vaktiyle kimileri “Bunlar
Mussolini’den para
yardımı alıyorlar”
demişler hatta bu mevzuda Alanya’da mahkemeye verilmişler. Günlerce
süren asılsız dava beraat ile neticelenmiştir.
Süleyman Efendi cemaati, halka hizmeti Hak’a
hizmet olarak telakki
etmişler ve maddi finansı da zekat ve öşür müessesini ihya ederek
halktan temin etmişlerdir. Zekat ve mahsulün zekatı olan öşür Allah’ın
kullarına bir emridir. Süleyman Efendi bu husus üzerinde ısrarla
durmuştur. Ayni hassasiyeti bugün talebeleri de göstermektedir.
Talebeleri mahsullerin öşrünü İslam’da emredildiği şekliyle hesaplayıp
gerekli olan yerlere vermekte ve diğer Müslümanların da öşürlerini
vermelerine vesile olmaktadırlar. Bu şekilde bu kurslar zekat, öşür ve
yardımsever zenginlerin yardımlarıyla finanse edilmektedir. 2.6. Cezayir
Müslümanları İçin
Ettiği Dua ve
Kütahya-Bursa
Hadiseleri
Süleyman
Efendi dünyadaki bütün
Müslümanların derdini kendine
dert
edinmişti. 1956’da Cezayir Müslümanları Fransızlara karşı istiklal
mücadelesi verirken Türkiye hükümeti beynelmilel mahfillerde
Fransızları desteklemiş ve Milletler Cemiyeti’ndeki oylamanın
Cezayirliler aleyhine neticelenmesinde etkili olmuştu. İslam dünyasında
Türkiye’ye olan itimadın, yıllarca sürecek şekilde, kaybedilmesine
sebep olan bu politika on binlerce müslümanin kanının Fransızlarca
akıtılmasına da alet olmuştu.Cezayirli
kardeşlerimizin sızısını içinde duyan
Süleyman Efendi,
dayanamamış, vaazlarda “Cezayirli kardeşlerimize hiç olmazsa dua
edelim!” sözleriyle gönlünün feryadını aksettirmiştir. Bu dua üzerine
defaatle ifadesi alınmıştır.
1956’larda tekrar baskı ortamı
oluşmaya
başlamıştı. Zira rejimin sadece
partisi değişmiş, zihniyeti değişmemişti. Hükümet kendi kuyusunu
kazarak Müslümanlara nefes aldirmamaya başlamıştı. Küfrün en ağır
zulümleri yine en ağır vazifeyi yüklenene geldi: Bursa’da düzmece Mehdi
hadisesi olarak bildiğimiz tertip...
Namaz kılmasını bile bilmeyen bir
takım kişiler,
akşam vakti Ulu Camiye
geldiler. Ertesi gün Cuma namazında hutbe esnasında hadise çıkartıp,
müdahale edenlere de saldırdılar. Yakalandıkları vakit, tertip gereği
kendilerini Süleyman Efendinin gönderdiğini iddia ettiler.
Bunun üzerine Süleyman Efendi, 59 gün
Kütahya
Hapishanesinde tutuldu.
Lakin o, orada bile Kur’an-ı Kerim’e hizmetten geri kalmayıp nice
mahkumların hidayetlerine vesile oldu. Mahkemede
Süleyman Efendi tarafından
gönderildiklerini iddia
eden kimseler,
Süleyman Efendinin “hazirundan hangisi olduğu”nu bilemediler ve hakim
tarafından kovuldular. Süleyman Efendi beraat etti ama 59 günlük hapsin
telafisi mümkün değildi...
Hapisten çıkınca “Efendim,
rahatsızsınız biraz
dinlenin” diyenlere: “Tekeri
patlayan şoför, tamir bitince kaybettiği vakti kazanmak için daha hızlı
gider. biz de bu iki aylık kaybı daha fazla çalışıp kapatalım”
buyurmuşlardır. (4)
ULEMANIN
GÖZÜYLE SÜLEYMAN
HİLMİ TUNAHAN HAZRETLERİ (5)
Üstad
Bediüzzaman Said Nursi
Süleyman
efendi’nin yakın talebelerinden muhterem Mehmed Emre
hocaefendi anlatıyor: “Sivrihisar’da vazifeye başladığım sırada
ziyaretime gelen Emirdağ Müftüsü Mehmet Oral’a iade-i ziyarette
bulunmak üzere Emirdağ’a gitmiştim. Bahsi geçen zat beni birkaç gün
misafir etti.
Bediüzzaman
Said Nursi Hazretlerinin bu ilçede bulunduğunu öğrenince
Kur’an Kursu öğreticisi Hafız İbrahim ile birlikte üstadı ziyarete
gittik.Bu muhterem zatın ikamet ettiği ev, Kur’an Kursu’nun tam
karşısındaydı.Sokak kapısından içeri girince elle yazılmış bir kağıdın
kapısının arkasına raptedildiğini gördüm. Ve merak saikasıyla yaklaşıp
okudum.
Üstadın
ifadesiyle kaleme alınmış bulunan yazıda şöyle deniyordu: “Ben
yaşlı ve hasta bir Said’im. Beni ziyaret etmek isteyenler kitaplarımı
okusunlar.Böylece daha çok istifade ederler.”
Üstad
Hazretlerinin hizmetinde bulunan Zübeyr, bizi görünce aşağı indi
ve maksadımızı öğrenince kapının arasındaki kağıdı gösterdi. Ben “O
yazıyı siz gelmeden önce okudum. Buna rağmen ziyaret etmek istiyorum.
Kabul etmezlerse geri gideriz” dedim. Yukarıya gidip geldi ve üstadın
huzuruna kabul edileceğimizi haber verdi, sevindim.
Odadan
içeri girdiğimizde üstad,oturmakta bulunduğu karyolanın üzerinde
iki dizi üzerine gelerek boynuma sarıldı. Ben de elini öpüp oturdum.
Said Nursi hazretleri kendine mahsus şivesiyle ;
“Müftü
deyince yaşlı,ihtiyar bir kimse tasavvur ediyordum. Sen
gençmişsin. Kimde okudun?” dedi. Ben: “Süleyman efendi hazretlerinde”
cevabını verdim. Bunun üzerine; Üstad, “Ben kendini görmemişem.
Fakat manen tanırım. Ulema-i su İslam dininin şerefini ayak altına
düşürdüler. Fakat o bunu minarenin şerefesi gibi yükseltti. Onu ve
talebelerini okuduğum evradın sevabına ortak kılıyorum.” dedi.
Pırıl
pırıl parlayan gözleri,zekasındaki fevkaladeliği yansıtmaktaydı.
Bakışlarındaki maveralara uzanan bir ruh hasleti müşahede olunuyordu.
Kemalatını aynelyakin müşahede ederek yarım saat kadar huzurunda
bulunduktan sonra duasını ve müsaadesini talep ederek ayrıldım.”
(Mehmed
Emre-Hatıralarım.s:55-56-Erhan yay.)
Bediüzzaman’ın
talebelerinden Mustafa Sungur şöyle bir hatıra
nakletmektedir:
“16
Eylül 1959 tarihiydi. Bediüzzaman Hazretleri aniden şiddetle
rahatsız oldu. Bu rahatsızlığı üç gün devam etti. Gazete okumadığından
ve radyo dinlemediğinden hâl-i âlemden haberi yoktu. Üç gün sonra
İstanbul’dan Rüşdü Bey isimli talebesi geldi. Onu görünce hemen ahvâl-i
âlemden ve İstanbul’da ne olup bittiğinden sordu. O da “Üstadım,
Süleyman Efendi vefat etti” deyince, üstad birden kalkarak “Kardeşim,
Şeyh Süleyman mı? Şeyh Süleyman mı?” diyerek dikkatle sordu. “Evet
üstadım, Şeyh Süleyman” deyince Bediüzzaman şöyle dedi: “Kardeşim ne
zaman vefat etti?” Bu soruya verilen cevap bizi daha da hayrete
düşürmüştü. Zira tam vefat ettiği saat Bediüzzaman hastalanmış ve bu
manevi elemi hissetmişti. Bediüzzaman, devamla
“Kardeşim,
Allah rahmet eylesin, Allah rahmet eylesin, mübarek veli
bir zattı, mühim hizmetler ifa etti. Allah rahmet eylesin.”
(Prof.Ahmed
Akgündüz-Arşiv belgeleri ışığında Süleyman Hilmi
Tunahan-Osav yay.)
Süleyman
efendinin bendelerinden Arif Hikmet Köklü beyefendi
14.09.2001'de şu enteresan hatırayı anlatmışlardır;
"Bazı
kimseler Bediüzzaman Said Nursi aleyhinde neşriyatta
bulunuyorlardı.Onların tesirinde kalarak Şeyh Süleyman efendi
hazretlerine "Biz Said Nursi'yi nasıl bileceğiz?" diye sordum. "Bu
Bediüzzaman hazretleri Türkiye'de en sevdiğim zattır"
dediler.Yanından bir zat çıkıyordu,onu kast ederek "Siz gelmeden önce
bir zat gelmişti. Said Nursi hazretlerinin yanından gelmiş ve
sohbetinde bulunmuş. Sohbette bizim bahsimiz olmuş.Ayağa kalkarak: "Ne
kadar sevap kazanmışsam yarısını Şeyh Süleyman efendiye veriyorum"
dediğini bize nakletti. Biz de o zata dedik:"Biz de bu güne kadar
sevap ve hayır namına ne kazandı isek hepsini Said Nursi hazretlerine
hediye ediyoruz. Bunu kendisine bildirirsiniz."
...Yine
Arif beyin nakline göre Süleyman efendi şöyle buyurmuş: "Said
Nursi'ye makamını bizzat Resulullah vermiştir.En yüksek dereceye
çıkmıştır.Hz.Allah'ın ilham ettiği şekilde yazacak,onun hizmeti de öyle..."
...Halen
Hollanda'da bulunan Abdullah Tekin hocaefendi de şöyle
bir hatıra naklediyorlar: "Risale-i nurları okumakla birlikte çeşitli
hocaefendilerimizden dersler de alıyorduk. Hacı Süleyman efendi
hazretlerinden de uzun zaman ders aldık. Merhum bizim nurlarla
irtibatımızı biliyordu.Bir gün yakın talebelerine; "Bediüzzaman
Hazretlerinin talebeleriyle aranızda zerre miktar bir ihtilaf
çıkarırsanız huzur-u ilahide iki elim yakanızdadır...Abdullah evladımız
iki yerden feyiz alıyor.Bediüzzaman hazretleri o vazife ile tavzif
edilmiş, biz de bu vazife ile tavzif edilmişiz." buyurdu.
M.Fethullah
Gülen Hocaefendi:
Hocaefendi
bir makalesinde Süleyman efendi' için şunları yazmaktadır:
"Silistre'de
soylu bir ailenin çocuğu.. Hoca oğlu hoca.. Rûhî
zenginliğini İstanbul âfâkının irfanıyla kıvamına getirince, ciddî bir
vefa hissiyle maskat-i re'si olan beldeyi müderrislikle
kucaklar.Onunla
alâkalı derin bir beklenti içinde bulunan aile
fertleri,etrafını saran talebe, dost ve kardeşlerinin sadâkat ve
vefâsında onun misyonunu ve yarınlarını görür, talihlerine tebessümler
yağdırırlar.
Süleyman
Efendi, aksiyonu önde, eşine ender rastlanır yorulma
bilmeyen bir mücâhede insanıdır. Hayatı boyunca, ehl-i sünnet
ve'l-cemaat düşüncesinin sadık ve kararlı bir müdâfii olarak yaşamış..
dinî duygu ve dinî düşüncenin üst üste sarsıntılar yasadığı bir dönemde
"sath-ı mücadele" demiş; dinî düşünce ve tarih şuurunu bir kanaviçe
gibi kullanarak, ruhumuzun dantelsini örmüş.. bir baştan bir başa
ülkenin her yanında açtığı kurslar, yurtlar ve pansiyonlarla
gönüllerimize varlığımızın esaslarını duyurmaya çalışmış.. ruhların ve
ruhânilerin tayerân ettiği âleme yürüyeceği âna kadar da, bu misyonunu
edadan geri durmamıştır..
Ben,
şu birkaç satırla bu büyük hareket adamını anlatma iddiasında
değilim; olamam da. Bu kadar az bir zaman içinde, Edirne'den Ardahan'a
kadar, ülkenin her yanını, hem de engellemelere rağmen, ilim ve irfanla
bezeyen bir ruh ve mânâ insanını anlatmak, değil birkaç paragrafla,
mücellitleri bile aşan bir mevzudur.(Ruhumuzun heykelini dikerken adlı
eserinden)
Hocaefendi
İzmir'de 1970'li yıllarda yaptığı bir sohbetinde bir soru
münasebetiyle Süleyman efendiden şöyle bahsetmektedir:. "Benim
bildiğim bir şey var, Türkiye'nin en hücra yerlerine, en ücra
köylerine, dere dibindeki nahiyelerine, beldelerine, karyelerine kadar
bu memleketin karanlık gecesinde bir tek şafağın çakmadığı günlerde,
Süleyman efendi merhumun talebeleri gitti, Kur’an Kursu açtı, vatan
evladına Kur’an öğrettiler.İmam hatip yoktu, enstitü de yoktu, başka
dini müessese de yoktu, İlahiyat da bir tane adam çıkarmıyordu. Müftü
oldu, vaiz oldu, imam oldu, Kur’an Kursu muallimi oldu bu işin bir
yönüydü, böyle bir sâyi hafife almak bir mü'min için caiz değildir..
Ama
sen daha makul, daha sistemli, devrin dönen çarklarına daha muvafık
bir hizmet şekli biliyorsan, çık Allah rızası için hizmet et, seni de
ileride gelecek nesiller hizmetinle alkışlasın, dualarıyla yad
etsinler. Fakat hizmet etmiş, görünüşü itibarıyla büyük işler yapmış
kimselerin tan ve teşniini açık-kapalı ifade ve işmam eder şeylerden
içtinap etmek lazım. Hususiyle büyük hayırlara medar olmuş kimseleri
yapacağımız şey, sadece hayırla yad etmektir, içimizi aşamıyorsak en
azından hayırla yad etmektir. Saniyen, benim hayranı olduğum bir husus
var, bunu da belki elli defa nakletmişim.
İnsanlık
tarihinde diyorum, Aleyhissalatü vesselamdan sonra,
aksiyoner olarak gördüğüm bir-iki şahıs var, bir tanesi de Tuna boylu
Süleyman Hilmi efendidir. Başka hususlarını nakletmeyin ama, bir
aksiyoner görmek istiyorsanız ona bakacaksınız.
Mehmed
Kırkıncı Hocaefendi
"Bu
zat daha ne yapsın ki? Almanya’da ve yurtta her vilayette bu kadar
Kur’an kursları var. Her çocuğu Kuran’a bağladı. Arapça’yı sevdirdi.
Tedrisatı sevdirdi. Bu kadar insanin kalbini Kuran’a bağlamak Hilmi
Tunahan’a nasip oldu. Allah ondan razı ol. (Aksiyon dergisi-sayı-37)
Mehmed
Kırkıncı Hoca, dersiamlardan Dursun efendi’nin Süleyman efendi
hakkındaki bir sözünü de şöyle anlatmaktadır:
“1970’li
yıllarda
dersiâmlardan ve Mahmud Efendi’nin hocası olan Of’lu
Hacı Dursun Efendi, Erzurum’daki Kümbet Medresemizi ziyaret etmişti.
Her yönüyle büyük bir alim olan Dursun Efendi’ye herkesi sordum ve o da
anlattı. Mesele Silistre’li Süleyman Efendi’ye gelince aynen şu
cümleleri söyledi: “Süleyman Efendi de dersiâmdır; ancak o Allah’ın
hususi bir inayet ve ihsanına mazhardır ve akranlarından farklı bir
simadır. Başından beri onun böyle olduğunu hissediyorduk.”(Ahmed
Akgündüz.age.)
EMEKLİ
PİLOT ALBAY
KEMAL SEZGİN BEY ÜSTAZINI ANLATIYOR (6)
25
YIL PİLOTLUK YAPTIM. ÇOK TEHLİKELİ ANIMDA O’NDAN İSTİMDÂD ETTİM.
ALLAH’IN LÜTFÜYLE İŞTE BUGÜN YAŞIYORUM.
Efendi
Hazretleri hakkında hatıralarım pek çok. Bir tanesini anlatayım: Dedem
Fevzi Bey emekli binbaşı idi. Bende bir zamanlar onun yanında
kalıyordum. Dedem çok sade bir hayat yaşarlardı. Hatta bir odası vardı.
Orada devamlı ibadet,zikir ve fikirle meşgul olurdu. Odasında bazı kere
kilim veya halının üzerinde yatardı. Odası öyle pek mutazam değildi.
Bir gün Efendi hazretleri yine dedemin evine teşrif ettiler. Bizde
ordaydık. Efendi hazretleri: “Oh maşallah! Odan ne kadar güzel,
süslü!” diye dedeme iltifatta bulundular. Biz şaşırdık, oda okadar
güzel ve süslü değildi. Neden böyle dedi diye
sözündeki inceliği
anlayamamıştık. Efendi hazretleri gittikten sonra dedeme sorduk: dedem
dedi ki: “Evladım Efendi hazretleri odanın zahiri görüntüsünden
bahsetmedi. O, içerisinde zikir ve ibadet yapıldığı için manen süslü
olduğunu gördü de onun için böyle buyurdu.” Öyledir. İbadet
yapılan yerler manen çok güzeldir ve çok süslüdür. Ama onu kalp gözü
açık olanlar görür ve bilir.
Bir gün yine
dedem bana
şöyle bir
hatırasını anlattı: Efendi hazretleri İstanbul’un çeşitli camilerinde
ve bu meyanda Üsküdar’da vaaz ediyordu. Üsküdar’da Aziz Mahmud-u Hudai
(K.S.) o camide vaaz vermişler. Vaazdan sonra cemaat çıkıp gider ve bir
o imamla birde dedem kalır. Dedem o imam ve Efendi hazretleri Aziz
Mahmud-u Hudai’yi ziyarete gitmişler. Efendi Hazretleri türbenin bir
tarafında bir müddet murakabede kaldıktan sonra dedemle imamda arkada
bekliyorlarmış. Dedem diyor ki: “Efendi
hazretleri uzun müddet murakabede kaldıktan sonra bize döndü ve imama
şöyle dedi. Aziz Mahmud-u Hüdai hazretleri buyuruyor ki: Sen zaman
zaman imamlığı başkalarına bırakıyorsun? Biz onu buraya seçtik de
getirdik. İmamlığı başkalarına bırakmasın! Bir mazeret dolayısıyla
namazı başkasına bırakırsa o namazın parasını namazı kıldırana vermesi
lazım. Veya helalleşmesi gerekir.Aksi halde kıldırmadığı namazlardan
dolayı alacağı para ona haram olur. Haram para yiyen imamı da biz
buraya bırakmayız. Biz onu seçtik de getirdik. Söyle de dikkat etsin..!
Bunları duyan imam efendi hüngür hüngür ağlamaya
başlıyor ve Efendi hazretlerinin ellerine, ayaklarına kapanıyor. Böyle
daha bir çok hatıraları vardır.
Yine başka bir
hatıra
şöyle: Bunu
ben bizzat kendi gözlerimle görmedim ama, Efendi hazretlerine çok yakın
bir büyüğümüzden işittim. Efendi hazretleri irtihal buyurdukları zaman
defin ruhsatı için bir doktor çağırıyorlar. Doktor Müslümanlıkla pek
yakın ilgisi olan birisi de değil.
Doktor geliyor.
Efendi
hazretlerinin üzerindeki çarşafı kaldırıp göğsünü açıp bakıyor. Doktor
Efendi hazretlerinin üzerini açar açmaz bir de ne görsün!
Efendi hazretlerinin bütün vücudu nur saçıyor. Bunu gören doktor, bir
acayip oluyor ve kendisini tutamıyor. Orada Efendi hazretlerinin
ayaklarına kapanmış ve şöyle demiş: “Seni
sağlığında tanıyamamışım! Sen evliyaların evliyasısın!...İşte
defin ruhsatı vermek için ona bakmaya gelen bir doktorun onun
büyüklüğünü görünce ağlamaktan ve onun ayaklarına kapanmaktan kendini
alamamıştır.
Zaten Efendi
hazretleri pek
keramet göstermek istemezlerdi. Şöyle buyururlardı: “Evlatlarım! En büyük keramet, ümmeti
Muhammedin kalbine iman,nur ve feyizaşılamaktır.” Onun için daima
keramet göstermekten kaçınırlardı. Onun en büyük gayreti dine hizmet
ümmeti Muhammedi düşmüş olduğu bataklıktan kurtarmak ve onlara iman ve
ahlak vermekti. Hayatı boyunca bunun mücadelesini vermişti. Korkmadan
yılmadan bütün varlığını bu yolda harcamıştır. İşte onun en büyük
kerameti dine olan hizmetidir. Bundan daha büyük keramet
düşünemiyorum.Bugün eserleri meydandadır. Dünyanın her yerinde onun
eserlerine rastlamak mümkündür.
Efendi
hazretlerinin hizmet
verdiği devirler çok korkunç ve tehlikeli devirlerdi. Hiç kimse bu işe
cesaret gösteremedi. Herkes korkudan ne yapacağını şaşırdı. Bir
çoklarının kaçacak delik aradıkları o korkunç devirde Efendi hazretleri
hiç durmadan, korkmadan ve yılmadan hayatı boyunca Din-i Celil-i
İslam’ı okuttu, öğretti ve din alimi yetiştirdi. Nasıl anlatayım.
Yetişen nesiller tamamen cahil ve din duygusundan mahrum
olarak yetişiyorlardı. Ben vazifeli olarak bir çok yerlere gittim.
İngiltere ve Amerika’ya gittim. Oralarda Hıristiyanların dinlerine ne
şekilde bağlı olduklarını gördüm. Bizden giden müslümanlar oralarda çok
zayıf kalıyordu. Hatta bizim Türklerden birisi Amerika’ya gidip orda
bir hıristiyan kızıyla evlenmiş ve kızı kendi dini ile alenen ibadet
yapıyordu. Fakat müslüman olan erkek bir şey bilmediği için ne
yapacağını şaşırmıştı.Kendisiyle alay etmişlerdi. Öyle ya,
Hıristiyansan kiliseye gidersin, müslümansan camiye.... Sen hiç
birisine gitmiyorsun, o halde nesin? Diye.. Adam çok utanmış ve bizden
ilmihal kitapları istemişti. “ Aman ne olur bana namaz kılacak kadar
bir şeyler öğrenebilmem için bazı dini kitaplar gönder” diye
yalvarmıştı.
İşte Efendi
hazretleri
müslümanların dini bakımdan bu kadar zayıf olduğu devirde dini ihya
etmeye çalışmıştır. Cenaze namazı kıldıracak hoca kalmamıştı. Böyle bir
devirde hem de ne zahmetler çekerek dine hizmet etti. Hatta Efendi
hazretleri üç gün kadar dedemle de nezarete alındılar. Bunun gibi daha
bir çok sıkıntı ve zahmetlere katlanmış fakat hiçbir zaman yılmamıştır.
Ölünceye kadar bu vazifeyi devam ettirmiştir.
Hatta dedem
anlatırdı. O
zamanlar
Efendi hazretleri çeşitli yerlerde sohbetler yapardı. İsmet İnönü’nün
kardeşi Ahmet beyde Efendi hazretlerinin sohbetine gelirlermiş. Bütün
sohbetlerinde Efendi hazretleri polis nezaretinde tutulurmuş, yani
polis onu devamlı takip edermiş.
Ben Efendi
hazretlerini ara
sıra
ziyarete giderdim. Bana haber gönderdi ki; “Beni fazla ziyaret etmesin,
belki kendisine (yani bana)bir zarar gelir diye.” Bu kadar
sıkı takip
ediliyordu. Bu şartlar altında hizmet verdi ki, her zaman ölüm, hapis
ve ceza tehdidi altındaydı. Sağlığında çok güç şartlar altında hizmet
ediyorlardı, ama hamdolsun şimdi
onun talebeleri çok daha
rahat, onun yolunu devam ettiriyorlar.
Efendi
hazretlerinin batını
hallerinden biz ancak anlayabildiğimiz kadar bahsederiz. Onu tam olarak
anlamamız ve anlatmamız mümkün değildir. Ben üç dört tane imtihan
kazanmıştım. Ve mutlaka Amerika’ya gitmem gerekiyordu. Fakat bütün
çalışmalarımıza rağmen bir türlü buna muvaffak olamadık. Bir yandan
mutlaka Amerika’ya gitmem gerekirken, diğer yandan bir türlü tayin
emrim çıkmıyordu.
Kendi kendime
üzülüyor ve
düşünüp
duruyordum. Bir defasında da şöyle düşündüm: “Ah efendi hazretleri sağ
olsaydı da kendilerine sorsaydım. Amerika’ya gidebilecek miyim,
gidemeyecek miyim?” Ki, ben bu durumla karşılaştığım zaman Efendi
hazretleri irtihal etmişler ve irtihallerinden sonra bir sene geçmişti.
Ben böyle düşünürken, hemen o akşam rüyamda kendisini gördüm. Rüyada
bana aynen şöyle dedi. “Merak etme evladım, yakında gideceksin” Aradan
üç-dört gün geçti ve hemen bizim tayin emrimiz çıktı.Böylece biz
Amerika’ya gittik. Daha böyle nice hatıralar...
Küçükken
rahmetli annem
bana şöyle
derdi: “Oğlum sıkıştığın zaman Abdülkadir Geylani Hazretlerinden ve
Efendi hazretlerinden yardım iste” Zaten Efendi hazretleri Nakşi olduğu
kadar da kadiri kolundan tasarruf sahibiydi.
Ben de 25 sene
pilotluk
yaptım.
Tabii havada uçuyorsun. Hava bozuk oluyor, nice tehlikelerle
karşılaşırsın. Öyle an olur ki, Allah ile başbaşa kalırsın. Başka kimse
bulamazsın. İşte ben çok tehlikeli anlarda bile, efendi hazretlerinin
çok büyük yardımlarını gördüm. Ve hamdolsun hiçbir şey olmadan yirmi
beş sene bu vazifeyi yaptım. Hayatım boyunca onun yardımlarını gördüm.O
nun büyüklüğünü nasıl anlatayım...
Çocukları
görünce onları
çok
severdi. Onları okşayıp gönüllerini alırdı. Bizleri görünce çok
sevinirlerdi. Bunlar bugün bu kelimelerle anlatılmaz...
|
|